Çağın Başarısı Birden Çok “Yap-Boz” Çözmekte mi?

Etiketler

, , , ,

yapboz

Birden fazla “yap-boz” çözebilenler, yaptıkları iş ve meslekleri ne olursa olsun; daha yaratıcı, daha yapıcı ve daha fazla değiştirebilen/değişebilen bireyler olabilmektedir. 

Demir Aytaç

Ekonomik tercihler, 20. yüzyılın sonunda ulusları ve bireylerini teknik ve hizmet sektörü ağırlıklı bilim dallarına daha çok yönlendirmiştir. Bunun sonucunda, üniversitelerde sosyal bilim bölümlerinin bütçeleri kısıtlanmış; günün şartlarından dolayı yoğun rağbet görmekte olan güncel bilim konuları dört yıllık eğitimler ile topluma “yetişmiş” yetenek sahibi bireyler kazandırmıştır.

Güncel bilim dallarının küçümsenecek hiçbir tarafı yoktur. Hatta toplumun gündelik gereksinmelerine pratik katkıları ve eğitimini almış olanların somut neticeler ile uğraşıyor olmalarının sonucu kendilerine duydukları güven, bu bilim dallarına olan talebi daha da artırmıştır. Söz konusu dallardan mezun olanların iş bulabilmeleri kolaylaşmıştır. Ancak, burada önemle üzerinde durulması ve bilinçli olunması gereken bir nokta vardır. O da, bu eğitimi alanların gerçekte geçtiğimiz yüzyılın gereği oluşmuş bir dalda seçim yaptıklarını bilmeleri ve bilinen bilim birikiminin son halkasında,  sadece bir kesitinde uzmanlaşarak gerçeği sorgulamadan, önlerine konulan “bulmacayı çözmek”te olduklarını kavramalarıdır.   

“Bulmaca (puzzle) çözmek” ünlü Amerikalı sosyal bilimci Thomas Kuhn’a aittir. Ona göre, hepimiz eğitimini aldığımız bilim dalında,  bir bulmacanın parçalarının nereden ve nasıl geldiklerini sorgulamamak şartı ile bunları bir araya getirmekte ve ortaya çıkan resimle de somut bir şey elde etmiş olmanın başarısını ve güvenini yaşamaktayız.

Kuhn’nun bu konuyu ele aldığı ve ilk baskısını 1962 yılında yapan “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” adlı eseri, çok kısa zamanda sadece bilim dünyasının klasikleri arasına girmekle kalmamış; hepimize güncel konular ve sorunlarımız da dahil olmak üzere, yeni düşünce olanakları tanımıştır.

Kuhn bu yapıtında, Batı düşünce tarihini, bu düşüncenin temelinde olan geleneği, pozitivist düşünceyi ve bilimin ilerleme sürecini sorgulamıştır. İlerleme ve buluşları açıklamak için yalın bir mantığın yeterli olamayacağını, bilim adamlarının psikolojik ve sosyolojik tercihlerinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirterek büyük yankılar uyandırmıştır.

Thomas Khun’un bu görüşünü, Türkiye Kimya Derneğinin, 78. kuruluş yıldönümü nedeniyle 21 Mayıs 1997 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesinde “Radyoaktifliğin Keşfi ve Temel Bilimlerin Değeri” adlı konuşmasında Sayın Erdal İnönü, aşağıdaki şekilde ve hepimizin anlayabileceği dilde çok güzel özetlemiştir:

” ….Thomas Kuhn, kitabında bilimsel kurumların sadece deneylerle belirlenmediğini, bu deneyleri yorumlayan insanların içinde bulundukları kültürel ortamın da yorumlar üzerinde etkisi olduğunu iddia etmiş, bir dönemde bir bilimsel çevrenin kabul ettiği yorumların bütününe paradigma adını vermiş ve bir paradigmanın değişmesi için bir deneyin kabul edilen yoruma uymayan sonuçlar vermesinin yetmeyeceğini, ancak yeni bir kültürel ortam oluştuğunda paradigmanın değişeceğine işaret etmiştir.”

Yeni kültürel ortamın oluşmasına da, olaylara değişik açıdan bakabilen,  alışılagelmişin dışında farklı deneyim sahibi, birden fazla bulmaca çözebilme becerisine sahip kişiler öncülük edebilecektir. Konuyu tarih sürecinde ele alan, Batı buluşlarının evrimini sıralayan ve bilim tarihini sorgulayan, aynı zamanda eğitimini aldığımız ve uygulamakta olduğumuz güncel bilim ile ilgili olarak önemli ipuçları veren Thomas Kuhn’un bilim dünyasında gündemini ilk günkü gibi koruyan bu yapıtını ve bulmaca çözebilme konusunu;  değişimi isteyen, insana odaklanan kişilerin iyi anlaması ve pratikte uyguluyor olabilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bugün bizler, olağan bilim dallarında dört yıllık lisans eğitimi almış kişiler olarak esasında parçaları bir araya getirip bulmaca çözerek “doğruyu buluyor” ve çözüm üretiyoruz. Sistem parçaları sorgulamamıza bilinçli olarak izin vermiyor. “İşin bu kısmını bilenine bırakın, bizim sahamıza girmiyor. ” derken, pek bilen olmadığını da söylemiyor. Çok merak ediyorsanız, ancak din/felsefe eğitimi söz konusu olabiliyor. Kaldı ki, merak edip uğraşanlar da çok da özendirilmiyorlar.

Ancak, bütün bu açıklamalar ve bilinçlenme bizlere beraberinde başka bir fırsatı da sunuyor: En azından birden fazla bulmaca çözebilir konumda olabilmek.  Bunu da hakkı ile yapabilmek için, birden fazla bilim dalında eğitim almak ve uzmanlaşmak gerekmektedir. Birden fazla bulmaca çözebilenler, yaptıkları iş ve meslekleri ne olursa olsun; daha yaratıcı, daha yapıcı ve daha fazla değiştirebilen/değişebilen bireyler olabilmektedir.

Erdal İnönü’nün “Anılar ve Düşünceler”i sadece köklü bir aile ve yaşam tecrübesinin neticesi midir?  Yoksa şahsında fizik ve felsefe eğitimi alabilmiş (iki bulmaca çözebilen) bir iradenin çekiciliği mi yatmaktadır?

Konu ile ilgili, örnekler vermek gerekirse:

Son yıllarda Türkiye’de yazılmış en güzel yapıtlardan birisi olan, Erdal İnönü’nün “Anılar ve Düşünceler”i sadece köklü bir aile ve yaşam tecrübesinin neticesi midir?  Yoksa şahsında fizik ve felsefe eğitimi alabilmiş (iki bulmaca çözebilen) bir iradenin çekiciliği mi yatmaktadır?

21. yüzyılın adeta 1989’da başlamasında büyük rolü olan Margaret Thatcher’ın, kimya eğitiminin yanında hukuk okumuş olmasının; birden fazla konuda uzmanlaşmasının rolü yok mudur?

Satışlarını artırabilmenin yolunu arayan bir şirket, başarısını sadece işletme eğitimi almış bir yöneticiye mi, yoksa işletme eğitimi sonrası lisansüstü psikoloji eğitimi görmüş (tersi de olabilir: psikoloji lisans, işletme lisansüstü) bir yöneticiye mi bağlamalıdır. Tüketicinin almak için hazır olduğu bir üründen başka bir ürün seçeneğine geçmek zorunda kaldığı an kullandığı, kendini haklı gösterme mekanizmasının içeriğini (cognitive dissonnace) iki bulmaca çözebilmenin neticesinde daha iyi görebilen bir yöneticinin reklam ajansından beklentileri daha açık ve net olmayacak mıdır?

Aynı şekilde, küreselleşen dünyanın çetin rekabet ortamında, yeniden yapılanmak durumunda kalan şirketler, biyolojik bir örneği incelemiş olmanın iş dinamikleri ve yeni pazar koşullarını kavramada çok faydalı olacağını tespit etmişler; biyoloji ve işletme eğitimi yapmış insan kaynaklarına yönelmişlerdir. Ekolojiyi etüd edebilen yöneticilerin iş dünyasında katma değerleri her geçen gün daha fazla artmaktadır.

Bu örneklerin sayısını çoğaltmak mümkündür. Birden fazla bulmaca çözebiliyor olmak sadece iş yaşamına ışık tutmaz. Kişinin özel yaşamına, bireyler ile olan ilişkilerine, kendisini ve başkalarını iyi tanımasına zemin hazırlar.  Toplumun paradokslarına akılcı ve göreceli olarak peşin hükümsüz yaklaşım olanaklarını yaratır.

Sonuç olarak, gençlerin meslek seçimlerinde ve bilhassa lisans ve lisansüstü eğitimlerinde farklı dallara yönelmelerinde çok büyük fayda var.  Değişik bilim dallarından sentez yapabilmek, farklı konularda ihtisaslaşıp “tüm” hakkında daha net bir bilgiye sahip olabilmek için harcanan zaman ve emek; alışılageldiği gibi “bir maymun iştahlılık” ya da “bir baltaya sap olamamak” değildir. Tam tersine, buluşların ve değişimin müjdeleyicisidir. Yeni bir yüzyılın başında bu tutum bir kararsızlık olarak algılanmayacak; tersine, bu tür bir farklılaşma, toplumlar ve bireyler için rekabetçi avantaj yaratacaktır.

Gerek zaman ve gerek ise emek ve disiplin olarak değişik bilim dallarında eğitim görmüş iradelerin, birden fazla bulmaca çözebilen kişilerin aydınlığına her zamankinden daha çok gereksinim duyacağımız bir çağa girdik.  Ailelerin, akademik çevrelerin ve iş yaşamının cesurca bu konuyu desteklediği oranda; toplumsal sorunlarımıza, uluslararası rekabete ve yarınlara daha güvenle bakabileceğimize inanıyorum.

Cenap Şahabettin ve… Plevne’ye Giderken

Etiketler

, ,

Cenap Şahabetttin - Demir Aytaç

“Her kış mevsiminde kar yağışı ile birlikte,      “Elhan-ı Şita” (Kış Müzikisi) şiiri ile bizlere kendisini anımsatan ünlü şairimizin, düz yazıları da çok beğenilmiştir.

Ölümünün 80’inci yıldönümünde sizleri Cenap Şahabettin’in düz yazılarından birisini okumaya davet ediyorum.”

Cenap Şahabettin

Demir Aytaç

Cenap Şahabettin hiç kuşkusuz ki Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil ile birlikte Servet-i Fünun edebiyatının en önde gelen adlarından birisidir. Çok güzel şiirleri olmasına karşın, sık kullandığı Arapça ve Farsça sözcükler ve ağdalı Türkçe’si yeni kuşaklar tarafından hakkı ile tanınamamasına neden olmuştur. Cenap Şahabettin’in biz  bugün çok canlı, güzel olan ifadesini ve kalemindeki gücü  ancak  vecizeleri ve düz yazıları ile anlayabiliyoruz.

Değerli edebiyatçımız Prof Dr. İnci Enginün “Cenap’ın şiir anlayışı ile resim arasında bir münasebet vardır. O kelimelerle bir levha yapmak ve bu levhaya (…) ruhunu üflemek ister” dedikten sonra, “Cenap Şahabettin Servet-i Fünun’un (…) en önemli şairlerindendir, fakat, onun nesri de çok beğenilmiştir. Çok zihni bir tip olan ve mesleği gereği ülke içinde dolaşan, yurt dışına Avrupa’ya giden Cenap’ta kuvvetli bir gözlem gücü vardır. Ayrıca, nesrinde vecize halinde dillerde dolaşan çok çarpıcı cümleler bulunur” diyerek şairimizin düz yazılarındaki başarısını da vurgulamıştır.

Cenap’ın kış müzikisi anlamına gelen “Elhan-ı Şita” şiiri adeta bir müzik yapıtı ve tablo güzelliğindedir ve tasvir sanatımızın en güzel örneklerinden birisi olarak Türk edebiyatında yerini almıştır.

“Göklerden emeller gibi rizan oluyor kar
Her suda hayalin gibi puyan oluyor kar” 
 

defalarca sözlük açma ve satır satır inceleme gerektirse bile, bu çabaya değecek güzelliktedir. Bu   şiirde kış, Divan edebiyatında olduğu gibi statik değildir, yalnızca soğuk ve kar anlamına gelmez. Düşen kar tanelerine baharda kalan anılar karışır ve şiirin sonunda kış bahara, keder ve acı mutluluğa galip gelir. Değerli edebiyatçımız Prof. Dr. Mehmet Kaplan’a göre “Türk edebiyatında bir şiirin muhtevasının bu kadar dikkatli bir tanzime tabi tutulduğu görülmemiştir.” Ayrıca, meraklısı için şiirin yapısı  bir bilgisayar oyununu çözercesine zevklidir ve titiz bir inceleme gerektirmektedir. Kar ve baharın her bölümde tekrar tekrar nasıl sıraya dizildiğine ve kafiye düzeninin ne denli üzerinde çalışılması gereken bir şema olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Cenap’ın vecizeleri ise ölümünden sonra “Tiryaki Sözleri” adlı yapıtında toplanmıştır. Dili kullanmadaki başarısı, hassas ruhu ve kültürü sayesinde düşüncelerini güzel ifade edebilmiş ve bizlere kuşaktan kuşağa geçecek ifadelerini bırakmıştır. “Gurur; meziyetsiz insanın üzerinde iğreti elbise gibidir. Bir tarafından mutlaka pot verir” ya da:  “Yüksek yerlerde, hem kartala hem de yılana rastlarsınız, ama biri uçarak, diğeri de sürünerek gelmiştir” diyen Cenap adeta gündelik yaşamın içerisinde her gün bize kendisini göstermektedir.

Cenap’ın düz yazıları beni daha çok etkilemiştir. Bunlardan birisi de “Plevneye Giderken”dir. Cenap’ın babası 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sırasında Plevne’de şehit olmuştur. Henüz 6-7 yaşında olan Cenap babasının savaşa gidişini çok net anımsar. Kendisini çok etkileyen bu olayı daha sonraları düz yazılarından birisinde bizlerle paylaşmıştır. Konu ile ilgili Cenap’ın bir ikinci yazısı daha vardır ki; o da  yıllar sonra Plevne’den geçerken bir şehit çocuğunun “babası ile buluşması” ve babasına olan hasretinin acı bir ifadesidir. Ben bu iki yazının arka arkaya okunduğu zaman bir bütün olduğuna ve gerçek anlamını kazandığına inanıyorum. Her iki yazıda da Cenap’ın ifade sanatının güzelliğini ve gücünü buluyorum. Serveti Fünun şairleri, şiirlerinde müzik ve resme çok önem vermişler, içerikten daha fazla yapıtlarında tasvire odaklanmışlardır. Cenap’ın düz yazısında da bu özellik kendisini göstermektedir. Adeta bir tablo seyredercesine, manzarayı gözlerimizin önüne getirebilmektedir.

Sizleri Cenap Şahabettin’in düz yazılarından birisini okumaya davet ediyorum. Ve diliyorum ki, dünya haritasının çok stratejik bir coğrafyasında yer alan ülkemizin çocukları bundan sonra hiçbir biçimde babaları için ‘hayatını barut dumanlarına sarmış, gitmişti’ demek zorunda kalmasın.

Plevne’ye Giderken

Yeşil yolun başında bütün zabitler birer kere haykırdı. Büyük tabur durdu; bütün kalabalık durdu; herkes durdu. Ah, o zaman ben ne olacağını anlamış gibi mahzun oldum. Hayır, bu durmayı istemiyordum. Boru sesleri, trampete gürültüleri arasında yürürken ben yavaş yavaş her şeyi unutmuştum. Yürümeli, daha yürümeli idik. Ben zayıf bacaklarımda bugün her zamandan ziyade kuvvet hissediyordum. Hiç yorulmuyordum. Fakat durduk. Çünkü bütün zabitler birer kere haykırdı; çünkü tabur, büyük kalabalık, herkes durdu. O vakit bir şey oldu. Büyük tabur, bütün kalabalık birbirine karıştı. Kır sakallı, beyaz kuşaklı adamlar askerleri kollarının arasına alıyor, sıkıyor, öpüyor, bir daha öpüyor, alnından, yanaklarından, çenesinden, yüzünün rasgele bir noktasından öpüyor, sonra beyaz kuşağından kırmızı mendil çıkarıyor, kendi gözlerini kuruluyordu. Ötede bir nefer yarı çıplak bir köylü çocuğunu kokluyor, daha ötede bir köy delikanlısı bir onbaşının göğsünden ayrılmıyordu.

Bunlar hep babalar, kardeşler, evlatlardı. Kucaklaşıyorlar, tekrar kucaklaşıyorlardı. Gözlerinin etrafında kırmızı bir dolgunluk, seslerinde şişkin bir titreme vardı. Beride üst dudağı gölgeli pek genç bir zabit, şüphesiz mektepten o sene çıkmış, tabura gelmişti, bir kaya üstüne oturmuş, yumruğu şakağında, dalgındı. Sanki rüyada durgun bir havuza bakıyordu. Onun orada kucaklıyacak, öpecek, sarılacak hiç kimsesi yoktu. Orada yoktu fakat uzakta… Bilmem niçin ben, o zaman orada yalnız duran gence acımıştım. Eğer utanmasaydım mutlaka gidecek, ona bir şeyler söyliyecektim. Sanıyordum ki, o kendi kendine siyah bir şeyler düşünüyor.

Mesela İstanbul’da fakir bir anne, bir illetli baba, bir genç hemşire…

Babam, zavallı babam beni kucağına aldı: “Yaramazlık etme, anneni üzme; bak sonra darılırım…” diyordu. Beni öpüyor, okşuyordu. Ben gittikçe mahzun oluyor, hiç cevap vermiyor, önüme bakıyordum. Ah, niçin onun yüzüne bakmıyordum. O daima bir şeyler söylüyor, nasihatler ediyordu. Ben adeta: “Eğer sen gitmezsen hiç yaramazlık etmem; uslu otururum…” diye yemin etmek, onu alıkoymak için bir bahane bulmak istiyordum. Çocukluk…

Sonra herkes bir halka şeklinde toplandı. Ortada beyaz sakallı bir adam vardı. Adam, gözlerini kapadı; ellerini kaldırdı; herkes “Amin” diyordu. “Amin” dağlara kadar gidiyor, sonra dağlardan avdet ediyor gibi oluyordu. Ben hiçbir şey anlamıyordum. Fakat bu anlamazlık beni herkesle birlikte “Amin” demekten men edemiyordu. Benim küçük ellerim de semaya karşı açılmıştı. Yalnız ötede üçer üçer çatılmış duran süngüler dinleniyor, sükut ediyordu.

Birdenbire halka dağıldı. Bir karışıklık daha oldu. O zaman babam beni bir daha, bir daha, bir daha öptü; dedi ki: “Artık alın çocuğu götürün…” O zaman içimde, ta kalbimin içinde bir şeyin kırıldığını hissettim. O kırılan şey şişiyor, bütün göğsümü dolduruyor, boğazıma doğru bir tıkanıklık gibi geliyor, taşmak istiyordu. Mahzun, pek mahzundum.

Bilmem neden, eve girmek için acele ediyordum. Adeta koşuyor, beni elimden tutan uşağı çekiyor, sürüklüyordum. Uzakta, ta uzakta boru sesleri, trampete gürültülerine karışıyordu. Kendi kendime “Gittiler! Gittiler!” diyordum.

Taze bir kadın iniyor, çıkıyor, geziniyor, dağınık çamaşırları topluyor, açık kalmış bir sandığı kapatıyor, masanın çekmesini sürüyor, çekmenin anahtarını çeviriyor, duramıyor, dolaşıyor, gidenin evinde bıraktığı perişanlığı düzeltmeğe çalışıyor, bütün bu hareketler esnasında sessizce ağlıyordu. Bu, benim annemdi.

Kardeşim, o zaman üç yaşında bir habersiz, koca bahçenin çamurlu bir köşesinden yorgun gelmiş, hayretle bakıyordu. Kim bilir? Belki de gidenin her akşamki avdetini bekliyordu.      Öteki, hemşirem, daha üç ay beşiğinde ilk tebessümleri kendi kendine talim ediyordu. Hizmetçi kız, aşçı kadın, hepsi orada idiler. Yalnız bir kişi eksikti. Bir yumruk kadar aklımla bir dakika düşündüm: Giden babamdı. Babam, benim için bir dayanak, bir siperdi. Ben bir sepet gibi onun koluna asılır, korktukça onun göğsüne saklanır, bütün şikayetlerimi ona söyler, daima ondan imdat isterdim. Şimdi o gitmişti. Ben bunların hepsinden mahrum kalmıştım. Gitmişti. “Gene gelecek” diyorlardı. Fakat ya gelmiyecek olursa!

O zaman içimde, ta kalbimin içinde kırılan şeyin nazik bir oyuncaktan, güzel bir bebekten daha pek çok sevgili bir şey olduğunu anladım. Göğsümde şişip duran şey birdenbire doldu, taştı. O zaman: anladım; o zaman pek çok ağladım. O kadar ağladım ki, sessizce ağlayan annemi susturdum. Şimdi annem beni kucağına almıştı; haykırıyordu “Ah, yarabbi, hıçkırıklar evladımı boğacak! Su, su çabuk su getirin.” Bütün kendi hicran ve acılarını unutmuştu. Benim yüzümü yıkıyor beni teselli ediyordu. Zavallı kadın!..

O gece hiçbirimiz akşam yemeğine kendimizde iştah bulamamıştık. Ben yatağımda uykuyu taklit ettiğim zaman annem “Aman yarabbi, evladıma bir güzel rüya!” dedi, Zavallı kadın…

O gitti; bilmem nereye? Galiba Pilevne’ye gitti. Gitti ve gelmedi, bir daha hiç, hiç gelmedi.

Ben bundan yirmi sene evvel bugün sizin olduğunuz gibi, ey aziz kardeşlerim, bir yetim olmuştum. Benimki de sizinkiler gibi hayatını barut dumanlarına sarmış, gitmişti. Bugünkü siz yirmi sene evvelki bensiniz. Ben sizin bütün hislerinizi, bütün ruhunuzu bilirim. Ben o yarayı bilirim. O yarayı seviniz.

Söyledim, söyledim. Çocukluğumun bütün ağlıyan kalbini söyledim. Çünkü herkes size vermek istiyor. Ben sizden almak, iştirak suretiyle sizin kaderinizden bir kısmı almak istiyorum.

*   *  *

Yıllar sonra Cenap Şahabettin Plevne’den tren ile geçerken babasıyla buluşmuş ve hislerini bizlerle “Avrupa Mektupları”nda aşağıdaki biçimde paylaşmıştır:

Sabaha karşı Plevne civarından geçiyorduk. Alaca karanlıkta pencereyi açtım. Plevne ovasını görmek, arz üzerinde hakir bir mezarı bile kalmayan zavallı babamın ruhunu biraz teneffüs etmek istiyordum. Eyvah, yüksek ve zengin ekinleri okşayan gece rüzgarı –madde ve hakikat gibi insafsız– dedi ki: “Babanın kanını emen bu toprak şimdi babanın cisim ve ruhundan yabancı açlıklara gıda başakları hazırlıyor.”

Şimdi ufuk kızarıyor, kızarıyordu; Osmanlı bayrağı gibi al, kan gibi al olmuştu:

“Bir şehid ruhu için bu sabah ufku ne güzel bir kefendi. Baba, seni bu ağustos ayının son seherinde Plevne ufkunun bu geniş, kanlı mendili içinde kokladım.”

Reşat Nuri Güntekin ve… Mektuplar

Etiketler

, ,

Reşat Nuri Güntekin
              .
.
               “…sevgi ve şefkat denen şeyde
                   ne mucizeler var yarabbi…”
.
.
.

Reşat Nuri Güntekin

Demir Aytaç

Türk edebiyatının en büyük yazarlarından Reşat Nuri Güntekin, aramızdan 7 Aralık 1956 yılında ayrıldı. Ölümünün 57’inci yılında kendisini, her zaman olduğu gibi, sevgi ve saygıyla anıyorum.

Cumhuriyet tarihimizi iyi anlayabilmek, dilimizin üstün yönlerini doğru saptayabilmek ve bir roman yazarının neler yaratabileceğini ve toplumu nasıl etkisi altına alabileceğini görebilmek için Reşat Nuri’yi çok iyi tanımak ve anlamak gerekir.

Reşat Nuri Güntekin, yaşamını bu toplumun insanına adamış, kendisi de bir eğitmen olduğu için yapıtlarında okuyucusunu sürekli eğitmeye çalışmış, satır aralarında iyi kalpli olabilmeyi en güzel biçimde işlemiş, yapıtlarını en içten, en güzel Türkçe ile yazmış, çok değerli, bir o denli de duygusal yazarımızdır.

Yazarımız, en karakteristik toplumsal ilginçlikleri zarif bir söyleşiyle belirterek, bizi en duygulu zamanımızda bile, gülmeye zorunlu kılan bir mizah gücüne de sahiptir. Yapıtlarındaki kahramanların yelpazesi çok geniştir ve toplumun her kesiminden kişileri içermektedir. Reşat Nuri’yi okuyanlar sayfaların, satırların içinde kaybolurlar. Farkına varmadan bir yaşamın içine girer ve onu yaşadıklarını sanırlar. Çünkü, hepsi doğadan gelmektedir. Yaşamın içinden gelen bir güçle çarpıcı ve sürükleyicidir. Anlatımındaki duyarlılık dolu hava ve canlılık bir anda ruhumuzu sarar. Yazar okuyucusunu adeta hiçbir sıkıntıya sokmadan, sanatın zirvesine çıkarmak istemektedir. Ve Reşat Nuri için yazmak, adeta bir musluğu çevirmek denli kolaydır. Okuyucu ise bu musluğu bir kez açmaya görsün, ince başlayan bir suyun zamanla nasıl gürleşeceğini, çok kısa bir zamanda derelerin nasıl ırmaklara dönüşebileceğini ve inanılmaz bir güç ve hızla nasıl dalga dalga, çoşa çoşa akacağını seyredecektir.

Reşat Nuri, “Çalıkuşu”nu yazdığı zaman 33 yaşındaydı. Meşrutiyet’e dek İstanbul sınırları içinde kapalı duran Türk edebiyatı, ilk kez Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu”su ile Anadolu’nun çeşitli bölge ve insanlarına açılmıştır. Yayımlandığı tarihte ülke işgal altındadır, Cumhuriyet henüz ilan edilmemiştir ve Atatürk Devrimleri ortada yoktur.

Romancımız, yapıtında işgal altındaki kentlerimizi yalnızca kurtarmakla kalmamış adeta Cumhuriyet’i ilan etmiş, Feride’yi Anadolu’ya Türk Devrimleri’nin bir temsilcisi olarak 1922’de yollamayı başarmıştır. Cevat Dursunoğlu anılarında, “Cepheye giden her subayın manevra sandığında bir ‘Çalıkuşu’ vardı” diyor. Nurullah Ataç, “İşgal bitmişcesine, Feride’nin İzmir’e öğretmen olarak gitmesi rüyaların en güzeliydi” derken yapıtın etkisini çok güzel açıklamaktadır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Çalıkuşu’nun dili için, “O rahat ve güzel bir dildi. Değerler üzerinde tatlı bir anlaşmaydı. Dünyamızı sarsmadan bizi tatmin eden bir sorumluluk fikri idi” demektedir.

Tanzimat ve Servet-i Fünun romanlarından sonra, “Çalıkuşu” bir zirve olmuştur. Adeta, yapma çiçeklerden sonra gerçek bahçeyi bulan insanlar gibi, toplum “Çalıkuşu”na sahip çıkmıştır. Feride’nin arkasından kentler, köyler aşarak onunla acının ateşinde kavrulur inlersiniz. Yazar “Çalıkuşu”nun benliğini, kendi benliğinde doldurmuş ve kendi ruhunu onun ruhunda eritmiştir. Bugün bile “Çalıkuşu” sadeleştirilmeksizin okunabilmektedir. Atatürk, “Çalıkuşu”nu okuyunca yalnızca etkilenmemiş, ayrıca Reşat Nuri ile birlikte üç yıl Türkçe’mizin sadeleştirilmesi üzerinde çalışmıştır.

Tiyatro yaşamımızda ilk olarak üst üste yüz kez sahnelenen oyun, “Yaprak Dökümü”dür. Bu yapıtında yazarımız para ve paranın getirdiği çağdaş yaşama biçimini, yeni bir ahlakın etki ve sonuçlarını en ince ayrıntısına dek aktarmıştır.

“Acımak”da mülkiye mezunu, kaymakam ve vali vekilliği gibi yüksek idari işler yapmış bir insanın, yaşamının sonunu dilenci olarak geçirmesini anlatacak ve “Nasıl bir kuyunun derinliği ona atılan taşların çıkardığı seslerle ölçülebiliyorsa, insan ruhunun da derinliği ancak acımak hissi ile ölçülebilir” diyerek, bizlere kuşaktan kuşağa geçecek özdeyişi emanet edecektir.

“Anadolu Notları”nda yurdumuzun her köşesi tüm gerçekleriyle incelenmiş, adeta bilimsel bir çalışmanın verebileceği ipuçları okuyucuya sunulmuştur. Kitabın bir bölümünde sanatın gücünden söz edilmektedir:

Reşat Nuri Güntekin, Niğde-Kayseri arası yolculuktadır. Yanında oturan Niğdeli bir vatandaş otobüsün camından, kentin eteklerinde, iyi seçilemeyen bir noktayı gösterir ve Güntekin’e, “Aaa, bak Faruk Nafiz’ın hanı” der. Kılık kıyafetinden esnaf olduğu anlaşılan bu yolcunun, “Han Duvarları” şiirini bilmesi, üstelik yolculuk sırasında ilk kez karşılaştığı bir yabancının bu şiiri ve şairi bilmesi gerektiğini düşünmesi, adeta günlük ve olağan birşeyden bahsedercesine, amacını anlatmakta olduğuna inanması, Reşat Nuri’yi çok etkilemiş ve olaya şu tanıyı koymuştur:

“Sanatın gücüne bakın. İyi yazılmış bir şiir, koskoca bir hanı koynundaki tapu senedine rağmen asıl sahibinin elinden alıyor ve Faruk Nafiz’e mal ediyordu.”

Bana “Reşat Nuri’nin en büyük özelliği nedir?” diye soracak olursanız yanıtım hiç kuşkusuz “Yaşatmak istediği memleket sevgisidir” olacaktır. Bu sevgi hiçbir zaman, yüksek sesle ön plana çıkarılmamış, açık açık “şöyle sevin, böyle değerini bilin” biçiminde dile getirilmemiş, ancak her yapıtında, satır aralarında en güzel, en sade biçimde ve sarsılmayacak bir güçte tüm okuyuculara işlenmiş ve  yerleştirilmiştir.

Reşat Nuri Güntekin’in öykülerinin hepsi ayrı ayrı çok güzeldir. Ancak, “Bilek Saati”, “Gamsızın Ölümü”, “Kuş Yemi”, “Mektuplar” ve “Kirazlar” mutlaka okunmalıdır. Seçim yapmanın çok zor olduğu bu güzel öykülerden “Mektuplar”ı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ölümünün 57’nci yılında, takvim yapraklarına bakacak olursak Reşat Nuri ile aramızdaki uzaklık bir yıl daha artıyor fakat her geçen yıl kendisine daha çok yaklaşıyor, bize emanet etmiş olduğu güzellikleri daha iyi anlıyor, değerini biliyor ve kendisini daha çok seviyoruz.

Mektuplar Reşat Nuri Güntekin

(Kimsesiz çocuklara mahsus leyli(yatılı) bir mektebin teneffüs bahçesi… Açık bir ilkbahar sabahı… Talebe, meraklı bir top oyununa dalmış… Bahçenin bir köşesinde harap gövdesi çakı, bıçak yaralarıyla dolmuş asırlık bir çınarın altında tek bir çocuk: Nihat… Nihat, sarışın, hasta çehreli, daima mahzun bir çocuktur…  Yaşı onyedidir, fakat onüçten fazla görünmez. Fazıl aynı yaşta, fakat iriyarı, fütursuz bir talebe.)

Fazıl: (Nihat’a yaklaşarak) “Hesap vazifeni ver de kopya edivereyim.”

Nihat: “Hesap vazifemi yapmadım. Bugün hesap dersinde bulunmayacağım…”

Fazıl: “Ne o?… Sen, izinli mi çıkıyorsun?”

Nihat: “Hayır… Şimdi siz derse girerken, ben çamaşırhane kapısından kaçacağım da…”

Fazıl: “Ne diyorsun Nihat?… Sen çıldırdın mı? Her zaman sen, bizi haylazlığımız için ayıplardın… Ne oldu birdenbire sana?”

Nihat: “Çok mühim bir işim çıktı.”

Fazıl: “İzin iste…”

Nihat: “Vermezler…”

Fazıl: “Vermezlerse yarın çıkarsın… Yarın Perşembe…”

Nihat: “Bugün behemehal(mutlaka) çıkmalıyım… İzin vermezlerse kaçmak lazım gelecek… Tabii bu, daha fena olur.”

Fazıl: “Peki, mühim iş nedir? Nereye gideceksin?”

Nihat: (Daima mahzun bir tevekkülle gülümseyen gözlerinde kindar bir parıltı ile) “Babamın evine…”

Fazıl: (Şaşkın) “Babanın evine mi? Ay, senin baban var mı? Sen de benim gibi yetim değil misin?”

Nihat: “Evet var. Hem de mühim bir adam.”

Fazıl: “Seninle beş seneden beri arkadaşız… Benden niçin sakladın? Büyükannenden başka kimsen yok sanıyordum.”

Nihat: “Var Fazıl… Fakat ne o beni arar, ne ben onu…”

Fazıl: “Niçin? Adamın babası sağ olsun da aramasın?… Demek senin baban çok fena bir adam…”

Nihat: “Ben de öyle zannediyordum. Fakat şimdi anlıyorum ki söyledikleri kadar fena değil… Yalnız zavallı bir adam…”

Fazıl: “Ben, bu işi çok merak ettim. Hem sen niçin bir gün bile beklemeye tahammül etmeden babanı görmek istiyorsun?”

Nihat: (Gözlerinde aynı kinli parıltı ile) “Yedi sene önce mihnet ve sefalet içinde ölen annemle kendi çektimlerimin acısını almak için.”

Fazıl: “Nihat, sen deli olmuşsun kardeşim… İyi ki bana söyledin. Mümkün değil seni bırakmam…”

Nihat: “Gösterdiğim samimiyet için beni pişman etme Fazıl… Hem benim yapacağım şey fena bir iş değil… Bilsen sen de bana hak veririsin… Derdimi bugüne kadar kimseye söylemedim; fakat sana söyleyeyim… Benim babam yüksek bir memurdur Fazıl… Yedi, sekiz yaşıma kadar çok bahtiyar oldum… O günlerin hayali hâlâ aklımdan gitmez. Bahçedeki havuzda kayık yüzdürdüğümü, sofada sandalyeleri arka arkaya dizerek şimendifer oynadığımı hâlâ görürüm.

“Babama samanla dolmuş bir tilki hediye etmişlerdi. Bir gün onun üstüne binerek at oynuyordum. Babam yandaki odada kendi kendine oturuyordu. Babama uzun boylu, kara sakallı bir misafir geldi. Bir zaman sonra babamın hiddetle bağırıp çağırmağa başladığını işittim. Kara sakallı adam sert sert bir şeyler söylüyordu. Yavaşca tilkinin üzerinden indim, kapı aralığından içeri baktım. Babam, elinde karmakarışık mektuplarla odada dolaşıyordu. Sonra, birdenbire bir kanepenin üstüne oturdu, yüzünü, elleri içine aldı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Babamın hiç ağladığını görmemiştim. Yavaşca içeri girdim. Dizlerini okşadım: ‘Baba… Ağlama baba… Ben de ağlarım, sus!’ diye onu teselli etmek istedim. Fakat babam, birdenbire yerinden fırladı, kolumu yakaladı, bohça gibi beni odanın ortasına fırlattı. Başım mangalın kenarına çarpmıştı., haykıra haykıra ağlamaya başladım… Hizmetçi Fatma kadın beni kucağına aldı, bahçeye götürdü, masallar söyleyerek beni avutmaya çalıştı… (Derin bir göğüs geçirir) O gün, benim son bahtiyar günüm oldu…”

Fazıl: “Vah, zavallı kardeşim… Peki, ne imiş o adamın babana söylediği?”

Nihat: (Gözlerinde şimdi iki damla yaşla) “Seneler geçtiği halde hâlâ söylemeye utanıyorum. Çok güç şey… Fazıl, o adamın getirdiği mektuplar benim anneminmiş. Annem meğer onları yabancı bir erkeğe yazmış.”

Fazıl: “Aman, ne fena şey! Fakat ben senin yerinde olsam o annenin adını ağzıma almazdım…”

Nihat: “Böyle söyleme Fazıl… Allah, o acıyı kimseye tattırmasın… O günden sonra aylarca annemi görmedim. Evin içinde herkes mahzun, herkes durgundu… Babamı yalnız yemeklerde görüyordum… Eskiden beni dizlerinden indirmeyen babam, yüzüme bakmak istemiyordu… Artık, hizmetçi Fatma kadınla beraber yatıp kalkıyordum. Ne olduğunu, annemin niçin evden gittiğini bilmiyordum. Fakat felaketin büyüklüğünü anlıyor, etrafımdakilerden bir şey sormaya cesaret edemiyordum. Aradan galiba yedi, sekiz ay kadar geçtmişti. Evin içinde yeni bir hayat ve neşe uyanmaya başlamıştı. Bunun sebebini anlamakta gecikmedim… Annemin yerine başka bir kadın geliyordu. İşte o vakit birçok davalar olmuş, babam, yarı zorla, yarı gönül rızasıyle beni anneme vermeye muvafakat etmiş…  Bir gün babam, beni küçük bir bohça ile beraber komşu kadınlardan birine teslim etti, büyükannemin Unkapanı’ndaki evine gönderdi.

O günden sonra onu pek nadiren görmeye başladım. Ara sıra ramazanda, bayramlarda annem beni babamın elini öpmeye gönderiyordu. Artık aklım ermeye başlamıştı. Gittiğim yer benim babamın evi, kendi evimdi. Böyle olduğu halde kapıdan içeri girerken boynum bükülüyor, içime bir garip heyecan arız oluyordu. Bu evde kendimi bir köpek yavrusu gibi sefil, hakir, lüzumsuz görüyordum. Üvey annemden hizmetçilere varıncaya kadar hepsinin öyle tuhaf bir bakışları vardı ki, yüreğimi parça parça ediyordu.

“Ya üvey kardeşlerim… Benim vaktiyle kayık yüzdürdüğüm havuzun etrafında koşuşan, vaktiyle suladığım ağaçlardan bana meyve ikram eden bu küçük çocukları görmek istemiyordum. Ziyaret günlerimin acısını hâlâ unutamam. Eve geldikten sonra günlerce annemin yüzüne bakmak istemiyor, günlerce gizli gizli dargın duruyordum. Uğradığım hakaretler, gördüğüm haksızlıklar, çektiğim sıkıntılar hep onun yüzünden değil miydi? Babamdan ayrıldıktan beş sene sonra annem veremden öldü. Öldüğü vakit saçlarında bir tane beyaz tel yoktu. Annemin ölümünden sonra büyükannem bana bakmak için güçlük çekmeye başladı. Tekrar babamın yanına göndermek istedi. Fakat bu sefer babam beni kabul etmedi. İhtimal üvey annem buna razı olmadı. O vakit, büyük annem birçok yerlere ricaya gitti. Beni ‘Kimsesiz’ diye bir mektebe kabul ettirdi.”

Fazıl: “Seninle bu kadar iyi arkadaş olduğumuz halde niçin bunları benden sakladın Nihat?”

Nihat: “Utandım. Daha doğrusu senin de bana hor bakmandan korktum…”

Fazıl: “Zavallı Nihat. (Bir sükut) Bugün niçin babanın evine gitmek istiyorsun?..”

Nihat: “Söyledim ya… Annemin öcünü almak için… Annemin yerini çalan, beni babamın evinden, kendi evimden yabancı gibi kovduran üvey annemin annemden daha temiz olmadığını ispat için…”

Fazıl: “Ne söylüyorsun Nihat?”

Nihat: “Evet… Bu, beni gördükçe dudak büken, babamın beni himaye etmesine mani olan, annemden daima hakaretle bahseden faziletli hanımın bir de sevgilisi varmış… Bunu bana annemin eski bir komşusu haber verdi. Evvela inanmadım; fakat temin etti. Üvey annemin sevdiği adam, bu komşunun evinde kiracıymış… Hatta deste deste mektupları varmış… O hanıma anneme olan muhabbeti namına yalvardım… Dün akşam, geç vakit burada beni görmeğe geldi, mektuplardan üç tanesini bana gösterdi.”

Fazıl: “Demek sen şimdi?..”

Nihat: “Evet, bu mektupları elimle babama teslim edeceğim.”

Fazıl: “Fakat baban çok muztarip olacak, Nihat…”

Fazıl: “Annem muztarip olmadı mı, ben muztarip olmadım mı?  (Derin bir kin ile) Sıra şimdi de onlara geldi…”

Fazıl: “Nihat, sen gayet sakin, yumuşak, merhametli bir çocuktun…”

Nihat: “‘Başı dara gelirse kedi kaplan olur’ derler…”

Fazıl: “Sen, mümkün değil böyle bir şey yapamazsın…”

Nihat: “Göreceğiz… Trampet çalındı… Haydi, sen, yanımdan git… Ben, şimdi görünmeden çamaşırhaneye   gireceğim…”

(Akşam… Teneffüste aynı ağacın altında.)

Fazıl: “Müdür mektepten kaçtığın için ne dedi?”

Nihat: “Çok kızdı, bir izinsiz verdi.”

Fazıl: “Ucuz kurtuldun.”

Nihat: “O da öyle söyledi: ‘Nihat, senden bunu beklemezdim! Fakat altı seneden beri birinci defa oluyor… Bir daha olmasın!’ dedi.”

Fazıl: “Söylediğini yaptın mı?”

Nihat: …

Fazıl: “Niçin cevap vermiyorsun? Bana söylemen lazım…”

Nihat: (Gözleri önünde, bir değnek parçasıyla toprağa bir hendese şekli çizerek söze başlar) “Beni görünce hepsi birden şaşırdılar… Üç seneden beri oraya ayak atmamıştım. Ne istediğimi sordular. ‘Babamı göreceğim’ dedim. Babamın yanında bir misafir vardı… Sofada bir sandalyeye oturarak beklemeye başladım. Sofalar, bahçeler bana küçülmüş gibi görünüyordu. Fakat eşya değişmemişti.

“Şurada annemin akşamları tentene ördüğü koltuk… Bu yanda altına saklanarak misafirleri korkuttuğum büyük kanepe… Duvarda şaha kalmış bir atı zapteden Arap kölenin resmi… Hatta kapının bir kenarına vaktiyle çizdiğim bir resim bile kaybolmamış… Kapılardan biri yavaşça açıldı… O kadar dalgındım ki, annemin çıkmasını bekledim… Fakat onun yerine üvey kardeşim Adnan çıktı… Adnan, eskiden vahşi, soğuk bir çocuktu. Beni gördükçe bucak bucak kaçardı. Bu sefer de öyle yapmasını bekledim. Fakat Adnan, beni görür görmez bir sevinç çığlığı kopardı: ‘Ağabey… Ağabeyim gelmiş!’ diye kucağıma sıçradı. Kardeşim, küçük kollarını boynumdan ayırmıyor; gözlerimi, saçlarımı, buselere garkediyordu. Dizlerime oturarak konuşmaya başladı. O eski vahşi, ürkek çocuk öyle munis olmuştu ki… Bu çocuk her şeye rağmen benim kardeşimdi. Adnan bir zamandan beri daima beni hatırlıyormuş, küçük arkadaşlarına benden bahsediyormuş. Geçenlerde, ‘Beni ağabeyimin mektebine götür!’ diye babasına yalvarmış… Bir gün de bana kendi eliyle bir mektup yazmış, postaya vermek üzere annesine bırakmış… Kardeşim gözlerimin içine bakarak: ‘O mektubu aldın değil mi, ağabey?’ dedi. Gayriihtiyari yalan söyledim. ‘Aldım Adnan’ dedim. Çocuk, benimle mutlaka bir oyun oynamak istiyordu. ‘Ben sandalyelerden bir şimendifer yaparak sizi gezdireyim, e mi ağabey’ dedi. Vücuduma tuhaf bir titreme yapışmıştı. Adnan, sandalyeleri, ihtimal, aynı sandalyeleri arka arkaya dizdi. Beni elimden sürükleyerek onlardan birine oturttu. Kardeşim önümde incecik bir ses ile düdük çalarak sandalyeleri sarsarken, ben de arkasında ellerimi yüzüme kapayarak yavaş yavaş ağlamaya başladım. Uzun boylu adamın babama mektupları getirdiği gün ben aynı yaşta idim. Ben de o gün bu sandalyeler üzerinde aynı oyunu oynuyordum. Zavallı küçük, belki beş dakika sonra bu odada babasının derin derin inlediğini duyacak, teselli etmek için koştuğu bu kucaktan, ihtimal, aynı huşunetle atılacaktı. Bu aldatılmış bedbaht adamın kucağından atılan yavrular için düştükleri yerden kalkabilmek, tekrar gülmek, tekrar mesut olmak ihtimali yoktu. Onlar müebbeden sürünmeye mahkumdular.

“Kardeşimi yavaşca kucağıma çektim. Yüzümü onun kıvırcık saçlarına saklayarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim. Sonra, çocuğu tekrar tekrar gözlerinden öptüm, kimseye bir şey söylemeden başım önümde, omuzlarım düşmüş, için için ağlayarak o evden çıktım.”

Nâzım Hikmet ve… Noel Baba

Etiketler

, ,

Nazım Hikmet ve Noel Baba
 
“Anadolu’da bir köy
mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani…”
 
 
 Nâzım Hikmet

Demir Aytaç

Nâzım Hikmet’in şiirinin özü Anadolu’dan ve Anadolu insanından gelir. İyi yetişmiş       aristokrat bir ailenin çocuğudur. Yabancı güçlerin ülkeyi işgal etmesinden sonra her Türk evladı gibi Anadolu’ya geçmiş ve gerçek anlamda kendi insanıyla, kendi toprağı ile orada tanışmıştır.

“Her iyi insanın doktrine edilmemiş bir sosyalist olduğu” savı kendisine yetmemiş; gördüğü insan manzarası karşısında, o günün koşullarında seçimini yapmış; çözümü, “güzel günler vaat eden bir gelecek”te bulmuş ve tüm bir yaşamı bu davaya adamıştır.

Bireyin referansı şiir, şiir de davası olunca, resmî ideolojiye ters düşmüş, ülkesini terk etmek zorunda kalmış ve zamanında seveni ve sevmeyeni olmuştur. Ancak, bugün için toplumun büyük bir kesimi Nâzım’ın bir dil virtüözü olduğu ve şiirlerinde bizlere benzeri olmayan bir Türkçe tanıttığı  konusunda hemfikirdir. Pablo Neruda gibi bir şairin “Biz onun yanında şair sayılmayız” dediği Nâzım Hikmet’in şiirleri tüm dünyada kabul görmüş, takdir edilerek ve sevilerek okunmuştur.

Bireyin bir yenilik ya da buluş gerçekleştirebilmesi için ön koşul, karşı çıkacağı geleneği çok iyi bilmesidir. İster sanatta, ister bilimde, isterse yaşam biçiminde, hiçbir yenilik boşlukta yaratılmaz, eski geleneklere karşı çıkılarak yapılır. Ancak, geçmişi iyi bilenler gelecekte köklü değişikliklere yol açabilecek girişimlerde bulunabilirler. Devrimlerin ve bilimdeki aşamaların temel paradoksu ya da diyalektik sürtüşmesi de budur: Geçmişe bağlı kalırken değişimi gerçekleştirmek.

Nâzım, Türk şiirinde yaşadığı çağın başında bu değişimi gerçekleştirmiş, adeta tek sesli olan şiirimiz, onun sayesinde bir senfoni gibi çok sesli bir müzik durumuna gelmiştir. Hem de öyle bir müzik ki, serbest yazılmasına karşın içinde aruzun, kafiyenin, divan şiirinin tadı var. Pir Sultan’ın, Dadaloğlu’nun, Yunus Emre’nin, Fuzuli’nin, Karacaoğlanlar’ın benliği var. Bizden bir şiir, ancak dünya ile bütünleşebilmiş. Bu denli büyük başarılar içten gelen büyük bir samimiyetten doğar. Nâzım için şiir yazmak, adeta bir çeşmenin musluğunu açarcasına kolaydı…

Bence Nâzım’ı almış olduğumuz eğitim, yetişme koşullarımız ve bilinçaltı önyargılarımızdan sıyrılarak, üzerinden zaman geçtikçe yeni duygular ve yeni görüşlerle yorumlamak, zamana ve mekana göre değerlendirmek daha doğrudur.

“Yaşamak!
Bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi
kardeşcesine”

dizeleri ile değişen çağımızda ve bireyselliğin ön plana çıktığı günümüzde toplum olarak hep birlikte ortak paydalarda buluşamaz mıyız?

“Prag şehri yaldızlı bir
dumandır.
Vıltava suyunun köpüklerine
Martı kuşlarıyla gelir İstanbul”
diyen Nâzım’ın memleket özlemi ne kadar derindir.
Ya da;
Bir vapur geçer Varna
önünden,
uy Karadeniz gümüş telleri,
bir vapur geçer Boğaz’a doğru.
Nâzım usulcacık okşar
vapuru,
Yanar elleri…”

dizelerinde şairin çekmekte olduğu hasreti paylaşmamak olası mıdır?

Ve oğlu Memed’e yazdığı son mektubunda belirttiği gibi birbirimizi kucaklayamaz mıyız?

“Dünyada kiracı gibi değil,
yazlığına gelmiş gibi de değil,
yaşa dünyada babanın
eviymiş gibi…
Tohuma, toprağa,
denize inan,
İnsanı hepsinden önce.
Bulutu, makinayı, kitabı sev,
insanı hepsinden önce…”

***

“İki şey var ancak ölümle
unutulur
Anamızın yüzüyle şehrimizin
yüzü”

Vatan özlemini böylesi bir  güzellikle ifade eden Nâzım   Hikmet uzun yıllardan buyana, büyük özlem duyduğu ülke topraklarının dışında, gurbet ellerde uyumaktadır.

Nâzım Hikmet hepimizin belleklerinde bir mısradır. Şiirlerinin erişile- mez güzelliği, gönüllerimizi sarmaktadır. İnce, zarif ve derin ruhu, fikirleri ile birleşip, yılların üstünden öteki çağlara uzanmaktadır.

Kurtuluş Savaşı’mızı, insanlık aşkını, özgürlüğü, barışı, yaşam kavgasını, vatan hasretini bir çeşme gibi şiirlerinden içtiğimiz Nâzım Hikmet, fikir kavgasını zulmun ve haksızlığın en karanlık günlerinde elinde yükseltebilen Nâzım Hikmet, şairliği bir şeref ve haysiyet mertebesine erdiren Nâzım Hikmet, elbette bir avuç toprağa gömülmüş ve orada kaybolmuş değildir.

“İçimizde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zaman…”

diyen şairimizin ileriki sayfalarda kısa bir öyküsünü sizlerle paylaşıyorum. Ve diliyorum ki, her ince ruhlu insan, iyi kalpli insan, sokak çocuklarımıza sahip çıkabilsin…

Nâzım Hikmet’in Yaşamından Notlar

 •Selanik’te doğdu (15 Ocak 1902). •İlköğrenimini Göztepe Taşmektep, Galatasaray Lisesi ilk bölümü, Nişantaşı Nümune Mektebi’nde, ortaöğrenimini Bahriye Mektebi’nde tamamladı (1918). •Sağlık nedeniyle donanmadan ayrılmak zorunda kaldı. Millî Mücadele’ye katılma amacıyla Anadolu’ya geçti (Ocak 1921). •Bolu Lisesi’nde kısa bir süre öğretmenlik yaptı. •Bir süre Batum’da kaldıktan sonra Rusya’ya giderek Moskova Doğu Üniversitesi’nde (KUTV) ekonomi ve toplumbilim okudu (1922-1924). •Yurda döndü. •Aydınlık dergisinde çıkan şiirlerinden ötürü “gıyaben” mahkumiyet kararı verildiğini öğrenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gitti. •Af yasasının çıkması üzerine döndüğünde bir süre Hopa Cezaevi’nde tutuklu kaldı (1928). •İstanbul’a yerleşerek çeşitli gazete ve dergilerde, film stüdyolarında çalıştı. •İlk oyunlarını, şiir kitaplarını yayımladı. •Bir süre tutuklu kaldıktan sonra Cumhuriyetin 10’uncu yıldönümünde tahliye edildi. •Akşam, Son Posta, Tan gazetelerinde fıkra yazarlığı ve başyazarlık yaptı. •Yaşamını oyun, roman, şiir, fıkra türündeki çalışmalarıyla sürdürdü. •1938’de hapse mahkûm edildi. •TCK’nun 77 ve 68. maddeleri uyarınca cezası 28 yıl 4 aya indirildi. •Temmuz 1950’de çıkarılan af yasası kapsamına alınması için adına dergi çıkarıldı. •Çeşitli anlayıştaki düşün, sanat bilim adamları, hukukçular sorumlu makamlara başvurdular. •Geri kalan cezası affedilerek tahliye edildi. •Bir süre sonra Türkiye’den ayrıldı. •Moskova’da öldü.

Noel Baba

Nazim Hikmet

Kara bir kış, bir Kânunuevvel gecesi idi…

Sırtında beyaz bir kürkle gelen Noel Baba, bir senelik yoldan hediye diye buzdan boncuklar getirmişti…

Boğazlanan bir puhunun boğuk ıslıkları gibi haykıran rüzgâr, uğultularla tahta evlerin hurda iskeletini  sarsıyordu…

Noel Baba beyaz, kalın gocuğunu kutuplardan veyahut da Sibirya’dan almışa benziyordu…

Tipi, zincirinden kurtulan azgın bir deliden daha deliydi.

***

Kar…

Akşamdan beri lapa lapa, fasılasız yağıyor, sokaklarda görünen tek tük havagazı fenerleri donuk göz kırpışıyla yanıp sönüyordu…

Bu acı, bu ilikleri donduran soğuk gecede, karla örtülen tenha sokağın dar bir köşesinde yırtık paçavra ve çullara bürünen bir hayalet vardı.

Bu bir insan yavrusuydu.

Büyük, süslü ve nakışlı bir zadegân malikânesinin duvar dibinde köpeklerle koyun koyuna yatıyordu… Fırtınanın, tipinin uğultuları arasında donan ellerini zayıf nefesi ile ısıtmaya çalışıyor, yırtık çuluna biraz daha bürünüyordu.

Bu yedi sekiz yaşında kadar, altın saçlı, sevimli bir küçük, bir kaldırım çocuğu idi.

O cemiyetin kimsesizi idi.

***

Kardan bir gocuk içinde ve kardan bir şilte üzerinde ısınmak için nefesi ile ellerini ovuşturan küçük yavru, tipinin kırbacı altında uyuşmuştu. Yarı donmuş sıska dizlerine yaslanarak mecalsiz vücudunu yavaşça kaldırdı.

Köpekler, karanlıkta parlayan fosforlu gözleriyle ona yan yan baktılar ve sanki, “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” diye sormak istediler!

O, hayata gözlerini açtığı zaman kendini orada, sefiller, mücrimler ve mahkûmlar yetiştiren kaldırımlarda bulmuştu.

***

Küçük çocuk biraz ilerledi… Kar gittikçe daha kesif yağıyor… Keskin, sert, bir tipi, kasırga halini alarak çatıları sarsıyor… Ağaçların dallarını büküyor… Kırıyor ve koparıyordu…

Küçük yavru malikânenin kapalı alt kat pencerelerinin  önüne doğru yaklaştı…

Soğuktan donmak üzere bulunuyordu.

Gece!

Her yer, her taraf zifiri karanlık içinde, gece içindeydi. Müphem göz kırpışlarıyla titreyen tek tük sokak fenerleri de soğuktan ürperiyorlardı!

Küçük sefil, beyaz konağın alt kat pancurlarının önünden geçti. Artık binanın bahçesinde bulunuyordu… Gecenin karanlığında gözüne solgun, silik bir ziya ilişmişti… Konağın arka cihetindeki kulübeye benzeyen bir yerden beliren bu ziyaya doğru yürüdü…

Çocuk, geçerken bu pancurlardan birinin önünde durdu ve içeriye baktı. Pancur hafifçe çatlamış olduğundan içerisi görünüyordu. Bu görünen yerde bir aydınlık vardı. Burası temiz, güzel ve muhteşem bir salondu… Küçük sefil bu renkli salondaki renkli dekorlara, büyük çini sobaya, sobada kıvrılan, kıvranan alevlere ve kapısı açık iç odanın ilerisinde görünen beyaz örtülü geniş masaya baktı… Masada renkli ziyalı bir çam ağacı vardı. Çamın dallarına çeşit  çeşit, minimini oyuncaklar, kotiyonlar asılmıştı…

Bu bir Noel ağacı idi… Ve oyuncaklar çok şık, çok zarifti. Küçüğün gözlerinde hafif bir nem, bir şebnem toplanmıştı… O, titreyen vücudunun ıstırabından başka, midesinin körleşen sızısının da uyandığını hisseder gibi oldu… Ve oradan uzaklaştı.

***

Kaldırım çocuğu konağın arka cihetindeki kulübemsi bir yerden görünen silik, donuk ziyaya doğru yaklaştı… Yürüyemiyor, uyuşan bacaklarıyla güçlükle adım atmaya uğraşıyordu. Kar ve açlık donmaya başlayan bacaklarının dermanını kesmişti. İki adım daha attı. Kulübemsi yerin önüne geldi ve durdu. Burası ahıra veya kümese benzer bir yerdi. Bu ahıra veya kümese benzeyen yeri, yandaki bir odanın penceresinden akseden bir idare lambasının ziyası kısmen aydınlatmıştı. Çocuk bu yarı harap yerin kapısının aralık olduğunu gördü. Aralık olmasa bile onu açacak kadar bir mecali kaldığını duyuyordu…

Tahta kapıyı sıska omuzunu dayayarak itti… Ve içeri girdi… Küçük sefil, etrafına bakınınca bulunduğu yerin boş bir baraka olduğunu anladı. Köşede bir yığın saman duruyordu…

Burası bir samanlıktı…

Çocuk samanları eşeledi, içine gömüldü ve gözlerini kapadı. Minimini kafasına, beynine acı bir düşüncenin sızısı, ezası saplanmıştı. Onun insanlar içinde, kimsesi yoktu. İnsanlar içinde yalnızdı! Ne barınacak yeri, ne tanıyanı, okşayanı ne de son bir ümidi ve hayali vardı…

Babası, bir taş ocağında çalışırken yıkıntı altında kalarak ezilmişti… Annesinin, ancak, gene fırtınalı, tipili kara bir kış gecesi, ot bir yatakta gözleri kapandığını hayal meyal hatırlayabiliyordu.

İçine gömüldüğü saman yığını çelimsiz vücudunu biraz örtmüş ve ısıtmıştı. Burada hiç değilse, harap da olsa, başının üstünde bir çatı vardı. Kar yağmıyor ve tipi, bora içeri girmiyordu. Fakat açlık hâkimdi.

***

Ertesi sabah, erkenden süt hayvanlarına yem almak için barakaya giren bir hizmetçi, saman yığını içinde cansız bir çocuk bulmuştu. Çocuğun kapalı avucunda bir demet başak çöpü vardı. Bu onun Noel Baba hediyesiydi.

Sözlük: Kânunuevvel: Aralık ayı. Puhu: Baykuşgillerden, orman, dağ ve kayalıklarda yaşayan, uzunluğu 65 cm., sırtı koyu kahverengi bir kuş türü. Fasıla: Aralık, ara, kesinti. Zadegân: Soylular, aristokrasi. Cemiyet: Dernek, topluluk, toplum. Mecal: Güçlük, dinçlik. Mücrim: Suçlu. Kesif: Yoğun, saydam olmayan, sık, kalın. Müphem: Belirsiz. Ziya: Işık, aydınlık. Cihet: Yön, yan, taraf. Kotiyon: Kağıttan yapılmış süsler. Şebnem: Çiy. Aksetmek:Yankılanmak, yankı vermek, yansılanmak. Eza: Üzme, sıkıntı verme, üzgü.

ATATÜRK, BU ÜLKENİN HAYAT ŞARTIDIR!

Etiketler

, , ,

Cemile Aytaç - AtatürkTED Ankara Koleji’nde Cemile Aytaç’ın öğrencisi olan Serap Kayatekin, öğretmeninin 10 Kasım 1973 tarihinde Atatürk’ü anma töreninde yaptığı konuşması sırasındaki gözlem ve duygularını açıklıyor:

 Öğretmenimin Unutamadığım Konuşması

10 Kasım 1973 sabahı, Ankara Koleji öğrencileri olarak, Atatürk’ü anmak için toplanmıştık. Ben, o yıl lise son sınıftaydım ve o sabahı çok net anımsıyorum.

Saygı duruşundan hemen sonra, konuşma yapmak üzere, lise 1 edebiyat öğretmenim Cemile Aytaç, anons edilince çok heyecanlandım.

Biz onu öğrencilik yaşamımızın hiçbir gününde sivil kıyafet ile görmedik. Her sabah öğretmenler odasına gelir, lacivert önlüğünü giyer ve yıl boyunca karşımıza hep aynı lacivert önlüğü ile çıkardı.

Adı anons edildiği zaman, omuzundaki paltoyu yanında duran öğretmen arkadaşına verdi. Hepimiz soğuk havaya karşın tedbirliyken; o Atatürk’ün huzuruna paltosu ile çıkmadı, lacivert önlüğüyle kürsüye geldi.

Konuşmasına başlamadan önce, bize karşı sol tarafta olan Atatürk büstüne döndü ve büyük bir saygı ile öne doğru eğilerek selamladı. Sonra bizlere bir tek satırında bile kağıda bakmaksızın; ezbere –hiç falsosuz– bu yazıyı sundu. Ama, ne sunmak!.. Kendisinin ne denli güçlü bir hatip olduğunu  ve toplulukları, ses ve hitabet gücü ile nasıl etkilediğini, kelimeler ile izah etmek olası değildir. O sabah orada olmak lazımdı… Nefes almamacasına dinledik.

Ben o sabahı, sevgili öğretmenimin konuşmasını, konuşmasının içinden unutamadığım tümceleri, yaşamımın en korunması gereken anıları arasında saklıyorum.

Serap KAYATEKİN

 

Öğretmen Cemile Aytaç’ın,

TED Ankara Koleji bahçesinde, ilk – orta ve lise öğrencilerine,

10 Kasım 1973 sabahı  yaptığı konuşma metni:

 

ATATÜRK, BU ÜLKENİN HAYAT ŞARTIDIR!

Gözlerimizde birer damla yaş, kalplerimizde sessiz hıçkırıklar yine Atatürk’ün huzurundayız.

Bugün, bütün Türk milleti derin bir sükut içinde O’nun ruhunu taziz etmektedir. Bu sükut, bir deniz uğultusu gibi içi ses doludur. Bütün acılarımızla, sevgilerimizle, hasret ve hatıralarımızla bu seste tekrar toplanmış bulunuyoruz.

Gözlerimizin önündeki ışık yüzü henüz solmamıştır. Vatan üstündeki yiğit sesi hâlâ her taraftan işitilmektedir. Mustafa Kemal adı gönüllerimizde dalgalanan bir bayrak, Gazi ünvanı damarlarımızda vuran bir nabız, Atatürk ismi içimizde açan bir güneş, bir doğup bir daha batmayan bir güneştir.

O’nu bir meşale gibi bütün yurdu aydınlata aydınlata dolaşan güzel başı ile aramızda görememek, elbette kayıpların en büyüğüdür. Türk Tarihi Mustafa Kemal’i, asırların içinden süze süze getirmiş ve bir 19 Mayıs sabahı Türk milettine,  tarihinin en büyük mükafatı olarak sunmuştur. O’nun atılışlarında binlerce neslin hamlesinden Türk ruhunun şahlanışı vardır. O’nun haykırışlarında binlerce senenin mahrumiyetinden bir isyan, bir feryat vardır. Onun içindir ki, ölümü ile kürenin üstünde büyük bir ışık sönmüş ve dünya biraz küçülmüştür.

Gençler!..  insanlar çeşit çeşit ölebilirler… Ölmeden evvel ölebilirler. Sayılı senelerini bitirdikleri için ölebilirler. Fakat, bir insan daha vardır ki, onu hadiseler yıprandıramaz. Seneler tüketemez. Herkese boyun eğdiren ecel onun manevi varlığına dokunamaz. Bu ölüme meydan okuyan, öldükten sonrada yaşayan insandır. Yeryüzünde hiçbir şey kaybolmaz. Millet için yaşayanlar, milleti yaşadıkça yaşarlar. Atatürk onun için yaşıyor. Atatürk Türklük aşkı idi. Türklük bu dünyada var oldukça O da Türklük’le beraber var olacaktır. Atatürk fikir hürriyetinin, cumhuriyetin, insanlığın, dünya barışının ve medeniyet aşkının timsali idi. Bu değerler yeryüzünde bulundukça, O da beraber bulunacaktır.

1881 Atatürk’ün doğum tarihidir. 1938 ise asla ölüm tarihi olamaz. Bu tarih ancak fani vücudunun dünyayı terk ettiği, gözlerini bu dünyaya yumduğu tarihtir. Bu iki tarih arasındaki hayatı ise bir destandır. Bir efsanedir. Bir ömür ki, senelerin zinciri değil şahikaların silsilesidir.

O’nu bir gün yer yer dökülen vatan parçalarını toplamak için Bingazi’de, Trablusgarp’ta; başka bir gün elde kalan son çarelere tutunmak için Arabistan ve Suriye çöllerinde, başka bir gün vatanın muhtaç olduğu her yerde görürsünüz. Bir gün Çanakkale’de     ordudan daha kuvvetli bir kumandandır. Bütün dünyaya buradan geçilmez diyecek ve onun dediği olacaktır. Bir gün anavatan dört tarafını saran yangınlarla, cayır cayır yanarken ve sarsıla sarsıla yıkılırken O’nun omuzlarındadır. Türklük bahtının kara matemini dinlerken, muzdarip başı onun göğsündedir.

1919’da Samsun’a çıkmış, ayak bastığı toprak yeni bir hayat titremeleri ile uyanmış; Erzurum’da görünmüş dağınıklıkları toplamış, imandan bir hisar olmuş; Sivas’a gelmiş perişanlıkları millet yapmış; Ankara’ya geldiği gün dünya yeni bir Türk Devletinin şerefle yükseldiğini görmüş, zaferlerini kazandığı inkilaplarını ilan ettiği gün ise; cihanın hayranlığını üstünde toplamış ve O’nu bir millet öbür millete göstermiştir.

Gençler! Atatürk bir isyandı. Türk’ün yokluğunu ilan edenlere karşı varlığını ispat eden bir isyan… Atatürk bir imandı! Milletine inanmanın ondaki sonsuz kudrete dayanarak muvaffak olmanın imanı… Bu kaynaklar yaşadıkça hepimiz ondan kuvvet alacağız. Bu tükenmez hazinenin yolunu da bize açmış olan Atatürk, Türk Milleti ile ebedi olarak yaşayacaktır.

Atatürk memleketi için emsalsiz şeyler yaptı. Yer yer isyanlar, hIyanetler, irticalarla dolu perişan bir cemiyet yerine; kuvvetli bir millet, ileriye doğru hamleleri ile itibarlı bir        devlet, muasır ve medeni bir Türkiye yarattı. Şimdi bir kelime ile Atatürk sizlersiniz… O, zerreler halinde bizlere dağılmış ve şuleler halinde gözlerinize aksetmiştir. Fani vücudu  karşı tepede, fakat ruhu ve aşkı sizin kalplerinizdedir.

Atatürk’ü sevmek demek evvela çok çalışmak demektir. Bu memleketi yükseltme aşkını içinde kor halinde duymak demektir. Bu sabah takvim, Atatürk ile aramızdaki yılların bir  yıl daha arttığını gösteriyor. Fakat, biz her geçen sene O’na daha çok yaklaşma ihtiyacını duymuyor muyuz? Memleketi baştan başa kaplayan ruhu, yine hareketlerimizin tek ve eşsiz hakimi değil mi?… Atatürk bu memleketin hayat şartıdır. O’nun meşalesi daima yurdun üstünde parlayacaktır. Bu sönmez ve ilahi bir ışıktır. Bu ışık bütün gelecek nesiller için bir kuvvet kaynağı olacaktır. Memleketin yükselmesi için çeşitli sahalarda daima yeni Atatürk’lere ihtiyaç vardır. Bir gün sizin içinizden de bu yolda, bu tarzda insanlar çıkacağına inanıyoruz. Bu bizim öğretmenlik hayatımızın en büyük bahtiyarlığı ve mükafatı olacaktır. Vatanı yükseltme çalışmaları arasında, tek tek sizlerin çehrelerini arayacağız. Onun için 10 Kasım sadece bir matem günü değildir. Aynı zamanda kararlarımızı, taahhütlerimizi yenileme günüdür. Kendimize ve milletimize hesap verme günüdür. Atatürk yolunda kalplerimizi ve vazifelerimizi kontrol günüdür.

Atatürk’ün ölmez ruhunu ve sizin güzel çehrelerinizi bu sabah bu fikir ve bu hislerle selâmlıyorum.”

                                                      * * *

Not: Babaannem Cemile Aytaç’ı ( 1931’de Elazığ’da Atatürk’ün huzurunda konuşma yapmış, “Cumhuriyet’in kuruluş dönemi” öğretmenlerindendir)  25 Temmuz 2007’de 97 yaşında kaybettik. Kendisini son günlerinde  Başkent Hastanesi devamlı bakım ünitesinde gördüm. Çok sevdiği “İzmir Yolları” nda şiirini başucunda ezbere okudum. Yüzündeki ifade değişti, hastalığın verdiği yorgun ifadenin yerini, tatlı bir tebessüm aldı.  Şiirdeki bir kaç hatamı ve diksiyonumu düzeltti.

Odası Anıt Kabir’e bakıyordu. Geceleri Anıt Kabir aydınlanmış hali ile çok güzel görünüyordu. 24 Temmuz  gecesi, odasına girdiğimde, benim elimi tuttu ve Anıt Kabir’i diğer eli ile işaret ederek: “Demir’ciğim, çok şanslı göçüyorum, O’nu selamlayarak hayata veda ediyorum” dedi… Bu bana söylemiş olduğu son sözleri ve en güzel emanetidir…

Hayat Dört Mevsim – Aysel Kızıltaş

Etiketler

, , ,

Aysel Kızıltas - Hayat Dört Mevsim

“…insan hafızası ne garip, hemen hatıralar geri geliverdi yıllardır saklandıkları kutucuklarından…”

Aysel Kızıltaş’ın

Son Öykü Kitabı

“Hayat Dört Mevsim”

Demir Aytaç

.

Aysel Kızıltaş’ın yazılarını “Datça Havadis” gazetesinde zevkle takip ediyorum. Kendisi Datça’da ikamet eden bir yazar olarak, yazılarında sadece Datça’nın güzelliklerine dikkat çekmekle kalmıyor, yelpazesi çok geniş olan konu başlıkları ile de her hafta okuyucusu ile buluşuyor.

Hassas bir  ruhun derinlik ve inceliklerini görebileceğiniz yazılarında, Aysel Hanım çok beğendiğim anekdotlara ve özdeyişlere yer veriyor ve yazı metnini  çok güzel ve anlamlı taçlandırıyor. Sadelik içinde, sanatın doruğuna çıkabilen bir uslup ve kalemi var ki; kanımca, zor, makbul ve güzel olanıda budur.

Gönülü – gönül ile buluşturan, gündelik yaşamın koşuşturması içerisinde, “mutlulukları teğet geçmeyin” diyen yazarın son çıkan öykü kitabı “Hayat Dört Mevsim” i zevkle okudum.

Son kitabı “Hayat Dört Mevsim” de birbirinden güzel 19 kısa öykü var.

Öykü yazarlığı göreceli olarak roman yazmaktan daha zordur. Yeriniz kısıtlıdır. Kurgunuz detaylara inemez, arka planlar işlenemez, okuyucu gerektiği biçimde olaylara ve karakterlere hazırlanamaz. Şairin dediği gibi: ”Mektubumun uzun oluşunun kusuruna bakmayınız, kısa yazacak kadar çok zamanım yoktu” tezi en çok öyküler için geçerlidir.

Aysel Hanım bu limitlerin tam bilincinde, önündeki kanvası en etkin bir şekilde kullanıyor. Görüntünün kalabalık olmamasına, renklerin birbirine geçişine, alan doldurma tekniklerine çok dikkat ediyor. Kalemi ve uslubu çok sade. Tasvirler çok güçlü. Bu kadar güzel, çoşkulu, renkli  bir manzara, nasıl bu denli sade ve dingin; ancak bir o kadar kuvvetli okuyucuya duyumsattırılabilir, şaşıp kalıyorsunuz! Aysel Kızıltaş, yaşananı duymak için gayret sarf etmiyor. Hayatın akışı, kalbin sesi ona çok doğal geliyor. Karakterler tüm sırlarını ona açarken, eşsiz bir büyüteç ile toplumun her kesimini sergiliyor ve  emeğini size hiç hissettirmiyor.  Yazarın öykülerinde bir tezi var ise, oda yaşatmak istediği mutluluk.

Öyküler ilk başta kendi halinde. Sakin, yormayan, güzel vakit geçirebileceğiniz tarzda. Ne zamanki, karakterler sırlarını vermeye başlıyor, Aysel Hanım çok iyi kullandığı  büyütecini olayın üzerine odaklıyor ve okuyucuya ipuçlarını vermeye başlıyor. Bu aşamadan sonra  katmanlı okuyabilen, farkındalıklar arasında bağ kurabilen okuycu için Aysel Kızıltaş’ın gücü ortaya çıkıyor. Bundan sonrası, artık satırların arasında içiniz sıkışabilir, öykülerin arasında kaybolabilirsiniz!

Açın bakın, “Kaderin Oyunu” nu okuyun. Nuri bey ile beraber adeta kasabayı gezecek,  yaşayacaksınız. Onun hayallerine ortak olacak, dertleri ile ezileceksiniz. Sade bir yaşamın, kişinin kendine yetebilmesinin; ne denli büyük bir mutluluk olduğunu duyumsarken: Kin, nefret, rekabet ve ihtiras gibi ruh sefaletlerinden adeta farkına varmadan arınmaya davet edildiğinizi göreceksiniz. Ve bir gün gelecek, hoyrat bir tayin, bu mutluluğa son verecektir. Amirinin, Nuri Bey’e tayin edilişini söylerkenki tutumu, insana olan yabancılaşmayı, Aysel Hanım, seramik vazodaki plastik çiçeklerdeki duyarsızılıkla okuyucuya çok güzel özümsetiyor. “İnsani, insan yapan edebiyat sanatı” nın en güzel tarafı bu olsa gerek. Öyküyü okuyan herhangi bir yöneticinin bundan sonra, hangi makam ve mevkide olursa olsun; verimlilik, iş gücü planlaması ve işhayatı gerçekleri adına, bir çalışanının başka bir şehire tayin ederken, süreci Aysel Kızıltaş’ın süzgeçinden geçirmeden uyguluyor olabilmesi çok zordur.

“Kalbi Kırık Bir Öykü” de, üç kız kardeşin : Şermin, Nermin ve Sevgi’nin mutluluk dolu dünyalarına giriyorsunuz. Güzel havayı, paylaşımı, çoşkuyu aile olmanın erdemlerini soluyorsunuz. Zaman aile reisini, babayı zayıf bir anında yakalıyor. Ve aile birliği bozuluyor… Yıllar sonra en küçük kardeş Sevgi büyüyecek ve “Babamı elimizden alan o kadın mıydı?, deniz miydi? kader miydi? diye  soracak, ve nihayet daha olgun bir yaşa erdiğinde: “sevdada hesap sorulmaz” diyebilecektir. Sevgi, “evlat şapkası” giymiş bir kadın olarak yıllar sonra babayı anlamaya çalışırken, anne – “eş olma şapkası” ile: “acısı küllense bile, öfkesi küllenmedi” çizgisinde duracaktır. Yazar, bu kısa öyküde, bütün karakterlere aynı mesafede durabilmekte, adeta hepsini anlamaya çalışmakta, satır aralarında eğitici olmaya çalışırken; bir anlık bir zayıflığın nelere mal olabileceğine dikkat çekmektedir. Hem de, erkeği çok iyi bir baba, çok iyi bir insan ve düzgün bir kişi çigisinde muhafaza etmeye  özen göstererek. Adeta, Tolstoy’un, “ yapan O değil, içindeki hayvandı” dercesine…   

Yazar, “İtiraf” ın Dilrubası’na “…hastenenin kafeteryasında bir çay içimine yılları sığdırmakla” kalmamış, aynı zamanda tüm gençlere eğitici bir örnek olabilecek hayat hikayesini, güzel bir uslup ve kurgu ile kısa bir öyküye de  sığdırabilmiştir!

Öykülerin sayısını çoğaltmak mümkün. Ancak, okuyucunun işbu öykülerle kendisinin buluşmasını arzu ederim.

Kitabın adıda çok güzel seçilmiş. Aysel Kızıltaş, “Hayat Dört Mevsim” derken, öykülerinide adeta dört mevsime serpiştirmiş… Hangi yaşta olursanız olun, kendi mevsiminizi, kendi birikiminizle öykülerden birisinde buluyorsunuz.

Bu öykü kitabını en çok gençlerin okumasını isterim. Gönül arzu ederki, birinci mevsimin sonu ve ikinci mevsimin başındaki gençler, öyküleri üçüncü ve dördüncü mevsimin tecrübeleri ile okuyabilsinler… Ama bu mümkün değil! Aysel Hanım’da bir yerde, “yaşamın müsvettisi yok –  temize çekemezsiniz” diyor… Ve, en azından gençlere yaşatmak istediği mutluluğun ipuçlarını veriyor…

“Hayat Dört Mevsim” i ben çok sevdim, beğendim. Samimi ve içten olduğu için sevdim. Hayatın tecrübesini, yazar ibriğinden çok iyi  damıttığı için sevdim. Yazarın ruhunun inceliklerini, kalbinin derinliklerini görebildiğim için sevdim.

İyi bir kitap okuyabilmenin mutluluğunu bana yaşatan Aysel Kızıltaş’a içten teşekkür ederim.

Aysel Kızıltaş İzmit Lisesinde okurken bir yıl için AFS bursu ile Amerika’ya gitti. Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği mezunudur. Datça’da yaşamaktadır.  “Datça Havadis” gazetesinde köşe yazarıdır. Aysel Kızıltaş’ın ilk öykü kitabı “Herkesin Bir Öyküsü Var” 2009 yılında yayınlandı. Kitap 6. Sabit İnce Edebiyat Ödülleri Yarışması’nda üçüncülük ödülü aldı. Evli ve iki çocuk sahibidir.  

 

 

 

Kemalettin Kamu – “İzmir’e Tahassür” ve “İzmir Yollarında”

Etiketler

, , , , , , ,

Kemalettin Kamu - Demir Aytaç

“Güzel bir şiir, gerçek şiir daha ilk okuyuşta

hafızada kalan şiirdir” diyen Kemalettin Kamu

şiirlerinde bunu başarmıştır.

Demir Aytaç

Her ülkenin tarihinde unutamadığı kara günler vardır. 15 Mayıs İzmir’in işgali de, bizler için böylesine bir tarihtir.

15 Mayıs 1919 Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan bir gece yarısı, tüm İzmir halkı sokaklardaki davul sesleri, minarelerden gelen ezan ve sela sesleri ile uyanmıştır:

“Ey Ahali! Ey Türkler, uyanın! İzmir elden gidiyor. Çarşı-dükkan açık. Silahını, bombasını alan Maşatlık’ta toplansın. Vatanını seven koşsun…”

İzmir’in tüm erkekleri, dükkanlarda ne bulabilmişse, elde avuçta ne varsa Maşatlık’a koşmuş, kadınlar ve çocuklar büyük bir korku ile evlere sinmiş ve tarifsiz bir acı içerisinde bekleyiş başlamıştır. Maşatlık’ta İzmir’i ölünceye dek savunan yüzlerce kahraman Türk evladının tümü şehit olmuş ve işgal gücü akşama dek İzmir’in her semtini işgal etmiştir. O tarihten itibaren de İzmir’de kalan Türkler için ve İzmir’i terk etmek zorunda kalanlar için çok acı, kederli günler başlamıştır. İşte, bu acıyı Türk Edebiyatı’na şiirleri ile aktarabilmiş en büyük şairlerimizden birisi de hiç kuşkusuz ki, Kemalettin Kamu’dur. Vatanın işgaline ülkenin başka bir yöresinde daha önceleri tanık olmuş, doğduğu yeri bırakmak zorunda kalmış bir çocuk olarak İzmir’in acısını yüreğinde duyumsayan şairimiz, adeta o günleri İzmir’de yaşamışcasına çok güzel işlemiştir. Şairimiz, İstanbul Erkek Öğretmen Okulu öğrencisiyken, Milli Mücadele’ye katılmak için, Anadolu’ya geçmiş ve Kurtuluş Savaşı’na bizzat katılmıştır.

Kemalettin Kamu ilk şiirlerini Kurtuluş Savaşı öncesi yazmasına karşın, gerçek ününü Cumhuriyet döneminde yapmış ve 1940’lı yılların en sevilen şairi olmuştur. Şiire ilk önce aruz ile başlamış daha sonra heceyi benimsemiş ve en çok da onbirli kalıbı (6+5) kullanmıştır. Dil konusunda Ömer Seyfettin’in takipçisi olduğunu söyleyen şairimiz ayrıca aruz için, “Arap ve Acem sözlerinin milli bir felaket gibi dilimizi istila etmesidir…” demiştir.

Kemalettin Kamu babasının görevi dolayısıyla Bayburt’ta doğmuş, Erzurum’un Kılcıoğlu diye bilinen köklü ailelerindendir. Birinci Dünya Savaşı’nda Ruslar’ın Erzurum’a dek girmeleri, Refahiye’de babası Osman Nuri efendinin ölmesi, annesi ile birlikte, kendisinin çocuk yaşlarda başka kentlere göç etmesine neden olmuştur. Vatan topraklarını terk etmenin, arkada bırakılanlara özlemin acısı “Hicret Akşamları” şiirinde çok güzel dile getirilmiştir.

Küçük yaşta sevilen yer, kişi ve göç koşullarını yaşayan şairimiz, daha sonraları mesleği gereği uzun yıllar yurt dışında kalmış ve yaşam boyu duyumsanan hasret, Kemalettin Kamu’yu büyük bir gurbet şairi yapmıştır.

Kemalettin Kamu’nun şiirlerini iki gruba ayırmak gereklidir. Birincisi, Milli Mücadele Şiirleri, ikincisi de gurbet şiirleridir. Her iki grup da çok sevilmiş, zamanında şiir defterlerine yazılmış ve hafızalardan silinmemiştir.

Şairin hepimizin ezbere bildiği “Gurbet” şiiri Amir Ateş ve Yıldırım Gürses tarafından ayrı ayrı bestelenmiştir.

“Gurbet o kadar acı
Ki ne varsa içimde;
Hepsi bana yabancı
Hepsi başka biçimde!
Eriyorum gitgide
Elveda her ümide
Gurbet benliğimi de
Bitirdi bir biçimde.
Ne arzum, ne emelim…
Yaralanmış bir elim…
Ben gurbette değilim
Gurbet benim içimde.”
 

diyen şairimiz; gurbeti de, milli mücadele şiirlerini de çok ayrı bir tat, çok farklı bir ifade ile yazmıştır. Kendisine göre “Güzel bir şiir, gerçek şiir daha ilk okuyuşta hafızada kalan şiirdir” ve Kemalettin Kamu her iki şiir grubunda da bunu başarmıştır.

“Hicret Akşamları”, “Gurbette Renkler”, “Bingöl Çobanları”, “Zafer”, “Büyük Gün”, “Gurbet” ve “Kimsesizlik” gibi çok sevdiğim ve ezbere bildiğim şiirlere karşın ben 9 Eylül İzmir’in kurtuluşu dolayısı ile Kemalettin Kamu’dan sizlere İzmir ile ilgili 2 şiirini sunmak istiyorum.

Bunlardan birincisi, İzmir’e özlem anlamına gelen “İzmir’e Tahassür” şiiridir. İzmir’in işgal günlerinde, Kordon’da asılı yabancı bayrakları görmemek için, bir gün bile Kordon’a gitmeyi kabul etmeyen, daha sonra İzmir’den ayrılmak zorunda kalan, 9-10 yaşlarındaki bir İzmirli kızın işgal yıllarındaki acısı, isyanı ve duygularını anlatan şiirdir.

İkinci şiir ise, Kurtuluş Savaşı’mızın ne zorluklarla ve ne geleceklerden vazgeçerek kazanıldığını çok iyi ifade eden; İzmir kapılarında 22 yaşında bir gencin, şehit olmadan önce annesine yazmış olduğu son mektuptur.

İzmir’in kurtuluş coşkusunu yaşadığımız bu ayda bu iki şiiri yeni kuşakların tanıması, öğrenebilmesi dileğiyle sunuyorum. Ve İzmir’in işgal sabahı savaşım veren, başta ilk şehit Hasan Tahsin olmak üzere tüm şehitlerimizi, İzmir’in işgalinden 2 gün sonra tüm dünyaya Türk’ün savaşım vermeksizin vatanından vazgeçmeyeceğini duyuran Ayvalık’taki alayımızı ve alay komutanı Albay Ali Çetinkaya’yı ve bugün yaşadığımız tüm güzellikleri borçlu olduğumuz Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Cumhuriyet döneminin ilk kuşağını çok büyük bir sevgi, özlem ve saygıyla anıyorum.

 İzmir’e Tahassür 

Anne, deniz nerde, yalımız nerde?
Hani gideceğiz İzmir’e der de
Beni uyuturdun dizinde anne! 
 
Geçende ablam da öyle diyordu
Bu bahar İzmir’e girmezse ordu
Kanmam sözünüze sizin de anne! 
 
Yeşil bir bahara büründü dağlar
Bülbüllü bahçeler, üzümlü bağlar
Kimlerin işine yarıyor anne! 
 
O bağlar nerede, bahçeler nerde?
Her akşam güneşin battığı yerde
Gözlerim İzmir’i arıyor anne! 
 
Şimdi bir kuş olsam, kanadım olsa
İzmir’e giden yol eğer bu yolsa
Bir başıma bile giderim anne! 
 
Bir çetin bilmece sorsam Paşa’dan
Söylemem memleket bağışlamadan
Mutlaka İzmir’i isterim anne! 
 
Kemalettin Kamu
 
—————————————–
 
İzmir Yollarında 
 
Belki şimdi sana son
Sözlerimi yazmadan
Gözlerim kapanacak…
Belki var daha beş on
Dakikalık bir zamân.
Anne, için yanacak
Mektubum okunurken
Beliren bir emeli
Çok görme bana sakın
Ben Tanrı’ya en yakın
Bir yola sapıyorum
Milletimin uğrunda
Türbemi yapıyorum
Düşündüm huzûrunda
Ebedî bir akşamın…
Düşündüm ki, babamın
Dizi dibinde geçen
Yirmi iki seneden
Elimizde kalan ne?
Sorarım sana, anne:
Mâdem ki gün gelecek,
Herkes aynı meleğin
Önünde eğilecek..
Niçin o güne değin
Çan sesleri duyayım?
Bugün de bir yarın da!
Bırakın uyuyayım
İzmir kapılarında!
Anne elveda artık,
Şu iki üç asırlık
Gecenin gündüzünü
Görmeden gidiyorum.
Ne beis var diyorum,
O günün seherinde
Senin ince yüzünü
Görüyor gibiyim ya…
Ey genç gecelerinde
Beşiğimi bekleyen!
Ediyorum emanet
Seni Anadolu’ya!
Sütünden, emeğinden
Ne verdinse helâl et.
Söyle Hacer’e o da
Hakkını helâl etsin,
Gönülcüğü dilerse
Başkalarına gitsin…
Ben ermeden murada
Ecel kırdı kolumu;
Artık beyhude yere
Beklemesin yolumu.
O ne anne, o güzel
Gözlerinden akan ne?
Geri dönmedim  diye
Ağlıyor musun anne?
 
 Kemalettin Kamu
 

Halide Edib – Mustafa Kemal’in Yorulmayan Savaşçısı

Etiketler

, ,

Halide Edib.

.

İşgalci düşman karşısında, çıkarcı sahte dinci karşısında, cahillik karşısında, cephede, kürsüde, edebiyatta ve politikada

Mustafa Kemal’in Yorulmayan Savaşçısı

HALİDE EDİB

Demir Aytaç

Atatürk, uzaklaştıkça yüksekliği daha iyi görülen bir dağ gibidir. Onun için uygarlık yolunda ilerledikçe, her 30 Ağustos’da onu daha iyi anlıyoruz.

Savaşımlar yaşamsal olunca, gönüllere etkisi de o denli ağırlıklı olmaktadır. Kurtuluş Savaşı sonrası oluşan Türk edebiyatı o günlerin ruhunu yakalayabilmek için büyük bir olanak, yeni kuşakların kendi tarihlerini daha iyi öğrenebilmeleri ve anlayabilmeleri icin önkoşuldur.

Yahya Kemal’e göre; ‘Bir milletin sıhhatli bir şahsiyete sahip olabilmesi için tıpkı bir insan gibi bir hafızaya da sahip olması lazım gelir.” Kendisine göre ancak anılarına, tarihine değer veren ve onlara sahip çıkan uluslar büyük ulus olabilirler. Yahya Kemal bu bilinçlenmenin gereğini açıkladıktan sonra “…ancak, bu zemine oturtulan eser hiçbir zaman maziyi diriltmek anlamına gelmez” diyerek, “…devirler, şahsiyetler ve hadiseler ayrı ayrı kendi şartları içinde değerlendirilmelidir” şeklinde ‘hermeneutics’ bilinçlenmenin, yani olayların zamana ve kişilere göre farklı yorumlanması gerektiği gerçeğinin altını çizmiştir.

Kurtuluş Savaşı’nın Türk edebiyatına etkisi söz konusu edildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri de hiç kuşkusuz Halide Edib Adıvar’dır. Kurtuluş Savaşı’nın ilk romanı Halide Edib’in “Ateşten Gömlek”idir. Yapıt filme çekilmiş ve İngilizce, Arapça, Fransızca, Almanca, Rusça ve İsveççe’ye çevrilmiştir.

Halide Edib bu tarihi süreci, esas itibariyle Fatih ve Sultanahmet mitingleri ile başlatmıştır.

Sultanahmet’in Halide Edib’in kalbinde her zaman çok ayrı bir yeri vardır. (“Mor Salkımlı Ev” romanında bu ruhu yakalamak kolaydır.) Sultanahmet mitingi hiç kuşkusuz yaşamının çok önemli ve unutamayacağı bir anıdır. Ancak, yazarımız çocukluk döneminde ve özellikle Ramazan aylarında bu mekanı zihnine köklü biçimde yerleştirmiş ve ömrü boyunca da etkisinde kalmıştır. Balkan Savaşı sonrası ise, yaralı askerlere bakabilmek için meydana yakın bir hastaneye gidip gelirken çocukluk anılarının etkisinde, Sultanahmet mitingi ruhunun ilk filizlerini kalbinde güçle duymuştur. Bu duygusunu bizimle şu biçimde paylaşmaktadır:

“Ben her sabah Fatih’ten yürüyerek Sultanahmet civarında bu hastaneye geliyor ve akşamları geç vakitlere kadar burada kalıyordum. Issız ve çamurlu sokakların köşelerinde duvarlara dayanarak yürüyen yaralı askerler ve tir tir titreyen muhacirlerden başka kimseyi göremiyordum.

“(..) Milletime ve memleketime herhangi bir vaziyet içinde kalbimdeki muhabbetin hakiki mahiyetini o günlerde anladım. Bu muhabbetin siyasi düşünceler, ideolojiler ile münasebeti yoktu. Bu muhabbet, herhangi bir ananın iptidai ve tabiattan gelen elde olmayan kudret ve hakimiyetini ifade ediyordu.

“(..) Hastaneye gelirken tek başıma Sultanahmet meydanında durur, içimde sonsuz bir hüzünle minarelere bakar, yabancı bir ordunun bu diyara girmesi ihtimali kalbimde öyle bir acı uyandırırdı ki yüzüstü yatıp taşları öpmek isterdim. Evet, beni bu yerden hiçbir yabancı kuvvet ve tehlike ayıramazdı. Bu toprakların mukadderatını daima paylaştık ve paylaşacagız.”

Ve beklenen hazin son gelmiştir. İzmir 15 Mayıs 1919 günü işgal edilmiştir. İzmir’in işgalinden hemen sonra, Atatürk’ün Samsuna çıktığı 19 Mayıs 1919 günü, Halide Edib, Fatih Belediye Dairesi’nin önündeki Tayyare Şehitleri Anıtı’nın bulunduğu alanda toplanan 70 bin kişiye, Türkiye’de ilk kez mitingde konuşabilen kadın olarak hitap etmiş ve “Adım adım kendi önümüzdeki milletleri başımıza efendi yapmak istiyorlar…

Avrupa’ya karşı mevcudiyetimizi göstermek ve sesimizi, hakkımızı işittirmek için bugün kuvvetli ve metin bir millet halinde bulunmak lazımdır. Hisse malik olan milletler ölmez, öldürülemez” diyebilmiştir.

6 Haziran 1919 günü, tarihi Sultanahmet mitinginde ise, “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır” dedikten sonra, insanlık ve adalet esaslarına sadık kalınacağına ve hangi koşul altında olursa olsun, hiçbir güce boyun eğilmeyeceğine ilişkin 200 bini aşkın vatandaşa, İstanbul’u işgal edecek güçlerin uçaklarının tepesinde dolaştığı bir ortamda, yemin ettirebilmiştir.

Halide Edib, İstanbul’un işgalinden sonra iki çocuğunu İstanbul’da bırakmak uğruna Anadolu’ya geçmiş ve onbaşı, çavuş, başçavuş rütbeleriyle Kurtuluş Savaşı’na bizzat katılmıştır. İşte, “Ateşten Gömlek” bu deneyimin sonucudur ve kesinlikle okunmalıdır. Halide Edib bu yapıtını Sakarya Ordusu’na takdim etmiş ve “Ateşten Gömlek” adını ödünç aldığı Yakup Kadri Bey’e (Karaosmanoğlu) yazdığı mektupta, “Eser Sakarya’nındır. Fena olabilir; fakat benim sanatımın yapabileceği en iyi şeydir. İnsan en çok sevdiklerine ancak en iyi yapabileceği şeyi verebiliyor” demiştir.

Yazarın Kurtuluş edebiyatı ile ilgili yönünü konunun uzmanı değerli edebiyatçımız Prof. Dr. İnci Enginün bizlere şu biçimde anlatmaktadır:

“Biz Halide Edib’in yazılarında belirli bir zaman içinde yaşanmış olayları ve onları yaşayanları, sadece milli değil, fakat beşeri ve evrensel boyutlarıyla tanırız. Halide Edib’in Sakarya Savaşı’nda başkomutan, kumandan, subaylar ve neferleri, millet ile birlikte gösteren muhteşem tasviri vardır ki, bugün de onları okurken heyecanlanmamak, bize bu vatanı bırakmak için savaşanları saygı ile anmamak imkansızdır.

Edebiyatımızın en güzel parçalarından ‘Duatepe ve Kırmızıtepe’ adlı röportaj—öykülerinde unutulmayacak tablolar alır.”

Sanıyorum hiçbir şey Halide Edib’in Kurtuluş Savaşı ruhunu, tüm hazırlıkların tamamlanıp tarihi anın geldiği büyük taarruz sabahı, “Dişlerimin altında taş, başımın üstünde duman ve ateş var, boş ellerimi kaldırıyor ve haykırıyorum” diyerek, dağın başına kadar gelip tüm millet adına Mustafa Kemal ve Türk ordusunun arkasından yapmış oldugu duadaki kadar güzel ifade edemez:

“Ey ulu Tanrı!..

Bir an için Türk’ün sesini dinle. İbrahim’in İsmail’i kurban ettiği Halide Edibgünlerden beri hangi millet senin takdis ettigin istiklal ve senin verdiğin aziz iman için bu kadar ebedi bir meşakkat ve işkence içinde daima gözlerinde iman şulesiyle öldü?

“Sevgililerimizin en çoğu yok oldu. Kuru topraklar üzerindeki son yurdumuz için bile dünya Cehennemi Anadolu’ya indi. Saçı bitmedik yetimler, kimsesiz kadınlar, beli bükük ihtiyarlarıyla altımızda bir avuç toprak, başımızda bir dam bırakmak istemeyen herifler ve haydutlara karşı bu temiz ve şehit milletten ne zaman rahmetini esirgemeyeceksin?

“Yine zannediyorum ki bütün esarette inleyen kardeşlerimizin hepsi; İstanbul’un minarelerinden, Bursa’nın türbelerinden, İzmir’in harabelerinden ve bu ordu gerisinde bütün varlığı ile çalışan millet kafilesinden hepsi; bu an benimle beraber ellerini göğe kaldırmış, kararmış, katı, rençper elleri ve arasında gül yaprağı gibi taze çocuk elleri ile beraber; kendi kurtuluşları için bu cehennem ateşinde dövüşen kardeşlerinin açacağı kurtuluş yoluna dua ediyor…”

30 Ağustos zaferi sonrası, İzmir artık ufukta efsaneleşen, simgeleşen bir idealdir. Bizim için İzmir artık bir kentin adı değildir, bir ülküdür, bir inançtır. Onsekiz milyon nüfus tek bir ses, tek bir çarpıntıdır: “İzmir.. İzmir!..” Ve ordu, yayından çıkmış bir ok gibidir. Kıtalar, dağların üstünden şahlanan dalgalar gibi, köpüre köpüre İzmir’e koşmaktadır.

İzmir’e koşanlar arasında Halide Edib de vardır.

“(…) Dağlar gibi şehit mezarlarını geçiyoruz. (…) İşte bu siper taşlarında henüz ıslak duran kızıl kanlar arasında, bir tümsek üzerinde bir şehit mezarına çarptım. Üstüne fişek kutusunun tahtasından bir kitabe konulmuş ve üzerinde ‘Genceli şehit Hüseyin Avni Efendi’ yazılı. Diz çöktüm. İçimdeki kasırgayı bu isimsiz güzel için gözyaşlarım ile okudum:

“Büyük fikirler için ölen ve azap çeken insan kalplerinin Allah’a en yakın olduklarına iman ettim. Genç ve aziz şehit! Kardeş bir memleketten gelmiş, sen de bizimle omuz omuza dövüşmüşsün! Yine iman mücadelesinin yüce bir dağının en yüksek noktasında; İzmir kapılarında ebediyen uyuyorsun! Burada, senin şehit mezarını Allah’ın kandilleri mavi gökten aydınlatacak ve yanındaki adsız silah arkadaşlarınla türbeleriniz bu aziz yurdu koruyan ilahi hatıralar gibi kalacak. Fakat, gün gelir de bazen gökler karanlık; mezarın genç kalbinin hasret çektiği sevgili hatıralarla buraları yadırgar, eziklik duyarsa, işte o zaman kurtuluşu uğrunda kanını akıttığın bu diyarda senin için hatırasında bir ana köşesi saklayan bir Türk kadını olduğunu hatırla! Ve mezarında beşiğinde yattığın günler kadar rahat uyu!..”

Halide Edib’i sadece Kurtuluş Savaşı romancısı olarak sınırlandırmak, yukarıdaki alıntılarda din unsurunun ağır basmasından ötürü bu yönünü genelleştirmek, kendisine ve yeni kuşaklara yapılacak büyük bir haksızlık olur. İçinde yetiştiği ve eğitimini aldığı İslam dünyası dolayısıyla, yazarımız İslam dininin üstün değerlerini her zaman ön planda tutmuş ve her yapıtında sade bir biçimde yaşatmıştır.

İşte o Halide Edib’tir ki, “Vurun Kahpeye”de Çanakkale şehitlerimiz için inanılmaz güzellikte bir mevlit sahnesi sunarken, Hacı Fettah gibi dini iyi anlamamış yobazların elinde, din unsurunun nerelere gidebileceğini en güzel biçimde yakalamıştır.

Bence Halide Edib’in titizlikle üzerinde durulması gereken özelliklerinden biri, belki de en önemlisi Doğu ile Batı kültürlerinin sentezini yapmada göstermiş olduğu olağanüstü başarıdır. Bu başarıda yetişmiş olduğu ortam ve aile yapısından ötürü oluşan köklü bir Doğu kültürünün yanı sıra, almış olduğu eğitim, dil bilgisi ve kurmuş olduğu dostluklar ile Batı’ya sağlıklı açılabilen pencerenin rolü çok büyüktür. Doğu ile Batı gerek toplum ve kültür, gerekse bireysel davranışlar olarak bütün yapıtlarında işlenmiş, ön planda olmadığı kurgularda destekleyici tema olarak verilmiştir. Batılılaşmaya gönülden inanmış bir insan olarak her alanda bu savı savunmuştur. Ancak, bu güçlü inancı, onu hiçbir zaman kendi özdeğerlerimizden koparmamış, tam tersine sanatı, müziği, dili ve dini ile kendi değerlerimizin tamamının sahibi kılmıştır. Onun Batı düşkünlüğü hiçbir zaman fanteziye ve bilinçsiz bir hayranlığa dönüşmemiş, hatta Kurtuluş Savaşı deneyimi ile Batı’ya olan güveni belirli bir oranda sarsılmış, yılların birikimi ile bugün bile geçerli olabilecek bir noktaya, ‘Biz Amerika’nın ana esaslarından ziyade, kısa süren geçici modalarını kendimize maletmek temayülünü gösteriyoruz” çizgisine getirmiştir.

Halide EdibHalide Edib topluma yararlı olabilmek için iyi yetişmiş insan gücü üzerinde çok durmuş ve yapıtlarında bu tezi defalarca işlemiştir. Memleketin ilerleyebilmesi için iyi yetişmiş öğretmenlere gereksinimi vurgulamış, kadın haklarında ve eşitliğinde, Osmanlı’nın çarşafta olduğu bir dönemde bile konu ile ilgili günlük makaleler yazmıştır.

“Beşiği sallayan el dünyaya hükmeder” diyen yazar, çocuk eğitimine ve bu eğitimde özellikle annenin rolüne çok önem vermiştir.

Birinci eşinin, ikinci bir eş almak istemesi, savunduğu fikirlere ters geldiği ve çokeşliliğe karşı olduğu için bu evliliğini bitirmesine neden olmuştur. Kendisine göre evlilik tekeşli olmalıdır. Aksi takdirde eşler arasında büyük kıskançlıklar, rekabet ve gönül yaraları olacaktır. Aynı şekilde çocuklar anneleri tarafından, aile ortamı içerisinde yetiştirilmelidir. Bu tür konuların toplum sağlığı ve mutluluğu için yaşamsal olduğuna inanan Halide Edib: “(..) İhtilal ve siyaset safhaları gelip geçer, fakat millet hayatının içtimai ve insani bakımdan içinde döndüğü girdap daimidir” demiştir.

Yazara yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri de kendisinin Amerikan mandacısı olarak gösterilmesidir. Halide Edib’in Kurtuluş Savaşı öncesi, İngiliz sömürgeciliğine karşı, Amerikan  mandacılığını çaresizlik içinde makul bir seçenek olarak gördüğü doğrudur. 1950 sonrasında, siyasete atıldığı ve kısa bir süre milletvekili olduğu dönemde, mandacılık konusu gündelik siyaset malzemesi olarak kullanılmış ve yazarı, aşağıdaki satırlardaki açıklamayı yapacak biçimde kızdırmıştır:

“(..) 1919 yıllarını bilmiyorlar mı? Herkes mandacıydı. Amerika uzaktır, belki bir gün kurtuluruz diye düşünüyorduk. Mustafa Kemal sordu, böyle cevap verdik. Sonra dedi ki Mustafa Kemal Paşa: ‘Hayır döğüşeceğiz, kalkın Ankara’ya gelin!’

Kalktık koşa koşa Ankara’ya gittik. İstanbul’dan kaçtık, döğüştük. Ben, Mustafa Kemal miydim ki bu kadar uzağı göreyim? Öylesine Mustafa Kemal’den yanaydık ki, bizi de İstanbul hükümeti onunla birlikte idama mahkum etti.”

Halide Edib’in Kurtuluş Savaşı ile ilgili yapıtlarını okuyacaklar, o günlerde ulusumuzun içinde bulunduğu durum ve gelişen olaylara ilişkin esaslı bir tarih bilgisine sahip olacaklardır.

Tarihi öğrenebilmenin yanında o devri yaşayacaklardır. Sayılara ve test yöntemlerine indirgenmiş edebiyat ve tarih kitaplarımızda, o günlerin ruhunu yaşatmak olası değildir.

Halide Edib’i dikkatli okuyanlar, yazarın, “(..) milletinin ve memleketinin istikbali tehlikede olmamak şartıyla ben daima harp aleyhtarıyım” diyen satırlarında, savaşa ne kadar karşı olduğunu, Kurtuluş Savaşı sırasında bile işgal güçleri tarafından yapılan zulmü insanlığın yüzkarası olarak değerlendirebildiğini ve “zavallı Yunanlılar, zavallı Türkler, zavallı Dünya!” diyebileceğini ve “Her zaman, herhangi şart içinde ıstırap çekenlere kalbim ve kollarım açıktır” duyguları ile kalbinin ve ruhunun tüm gücü ile tüm insanlığa açık olduğunu anlayacaklardır.

Kurtuluş Savaşı yapıtları da dahil olmak üzere, Halide Edib’in kaleminde hiçbir zaman ırk, din ve dil farkını ön plana çıkartan bir milliyetçilik, kendi özdeğerlerimizi yüceltirken, başkalarınınkini küçük düşüren, küçük gören bir tutum bulamazsınız. Kaldı ki, yıllar sonra dünyadaki gelişmeleri görmüş bir kişi olarak, “(..) Bu güzel idealin (milliyetçiliğin) herhangi siyasi gayeye alet edildiği zaman en korkunç ve vahşi bir şekil alması ihtimaline de inanıyordum. Ve hala bu inancım bakidir” diyecek ve bu konudaki görüşünü şöyle özetleyecektir:

“(..) Ben milliyetçiliğin, muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim. Fakat milliyetçilik ölçüsü kaçırıldığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya, yeryüzünü bir salhaneye [mezbahaya] döndürdüklerini gördüm. Mamafih ölçüsünü kaçıran sağ yahut sol ideoloji de milliyetçiliği gölgede bırakacak, daha kanlı feci bir dünya yarattılar.

“(..) İnsanlar için birbirini anlamak, sulh içinde beraber yaşamak her halde şu veyahut bu esasa dayanmak, şu veya bu ideale saplanmakla dahi mümkün olmuyor. (…) Burada hep, Kant’ın, bir sözünü hatırlarım: ‘Dünya sahnesine insanların girişini, şiddetle bir nefret duymadan seyretmek mümkün değildir. Çünkü insanların birbirlerine yaptıkları kötülük tabiatın yaptığından çok daha fazladır.’”

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi, Halide Edib bir sentez, bir vizyon ve toplumun parodokslarına ışık tutabilecek bir kaynaktır ve Kurtuluş Savaşı yapıtları ile sınırlandırılmamalıdır.

“Hangi yapıtından başlayalım?” diye düşünecek olursak, benim önerim, Kurtuluş Savaşı yapıtlarının “Ateşten Gömlek”, “Vurun Kahpeye”, “Zeyno’nun Oğlu”, “Dağa Çıkan Kurt”un mutlaka okunması, betimleme sanatının sevgi ve kadın ağırlıklı konuların olağanüstü güzel işlendiği “Seviyye Talib”, “Handan”, “Mev’ud Hüküm”, “Son Eser”, “Kalp Ağrısı” kaçırılmaması, Türkçülük akımından  etkilenerek yazdığı “Yeni Turan”da bir hayal gibi gözüken kadın haklarımızın evriminin izlenmesi, toplumsal olayları ve kültürü inceledigi “Sinekli Bakkal”, “Tatarcık”, “Sonsuz Panayır”, “Sevda Sokağı Komedyası” yapıtlarına yer verilmesi gereğidir. “Mor Salkımlı Ev”i bilinçli olarak en sona bırakıyorum. Yazarın kendi hakkında bütün bilgileri bulabileceğimiz bu yapıt; kendisini, kalemini tanıdıktan, ruhunun inceliklerini öğrendikten ve heyecanlarını paylaştıktan sonra çok daha keyifli olacağına inanıyorum. Bana “tek bir yapıtını söyle” derseniz, bir seçim yapmak mümkün olmamasına karşın, kısa bir öykü olan “Kabak Çekirdekçi”nin gönlümdeki yerinin ayrı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

Satırlarıma son vermeden önce, önemli bir noktayı belirtmek durumundayım. Halide Edib’in sade fakat yer yer hatalı olan Türkçesi çok tartışılmıştır. Kendisinde, bir Reşat Nuri’de bulduğumuz açık ve düzgün Türkçe’nin olmadığı doğrudur. Ancak, öyle bir betimleme sanatı, alışılagelmişin dışında öyle bir ifade gücü vardı ki; başka bir sıcaklık ile kalplere seslenir ve bir anda satırlarının tutsağı olursunuz. Dili konusunda yapılan eleştirilerin belki de en güzeli, F. A. Aykaç’ın, yazarın dilini, “bir balığa benzetmesi ve kılçıkları ayıklandıktan sonra tadına doyum olmayacağı” anlamına gelen yorumudur.

30 Ağustos’un coşkusunu yaşadığımız bu günlerde, Kurtuluş Savaşı ruhunu bizlere üst düzey güzellikte aktarabilen, yaşatabilen yazarımızı bir kez daha minnet ile anıyorum. Ve başta Atatürk olmak üzere, bu vatana gönül vermiş herkesi sevgi ve saygı ile selamlıyorum..

Ölümünden Sonra Dediler ki…

“(..) Bundan başka üslubunun da özgür ve özel bir çeşnisi vardı. Kendisinden önceki nesillerin hiçbirine benzemiyordu ve o zamanki yazı Türkçesine yeni bir ses, yeni bir ahenk getirmişti. (..) Bu sayededir ki alışılmış ifade şekillerine sığmayan bir ruh müziğinin yankılarını dinleyebilmişizdir… Handan, Seviyye Talib ve Mev’ud Hüküm romanı kelimelerle, anlatılan hikayelerden ziyade birer senfoniyi andırmıştır. Nitekim bu görüşümü onunla yakından tanışmak şerefine erdiğim zaman bizzat kendisine söyleyince hiç itiraz etmemiş ‘Kimbilir, belki de öyledir’ demişti.” Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Milliyet Gazetesi, 12.1.1964)

“Sevgilerinde samimi, nefretlerinde ise müsamahalı idi. Dümen suyuna gidip alkış toplamayı, fikir hürriyetine bir saygısızlık addederdi. Halide Hanım, bütün hayatı boyunca, eteklerine çamur değmemesine dikkat etmekten gözleri büyümüş bir insandı. Biz onun ölümüyle, büyük bir romancının yanı sıra, böyle büyük bir insanı kaybettik.” Sabri Esat Siyavuşgil (Yeni Sabah Gazetesi, 11.1.1964)

Milletler İdealsiz Olamaz – Margaret Thatcher

Margeret Thatcher Demir Aytaç

.

.

Thatcher, toplumun bir ideal olmaksızın fedakârlığa katlanamayacağını görmüştür.Ona göre, gerçek siyasi savaş insanların kalbinde ve kafalarında verilmektedir.

.

.

.

.

Son günlerde, vefatı dolayısı ile 1980’li yıllarda dünya siyasetine ağırlığını koymuş İngiltere eski Başbakanı Margaret Thatcher’ı bir kez daha okuyorum.

Margaret Thatcher’e göre, gündelik sorunlar her zaman olacaktır, hatta ekonomik sorunlar çok ağırlaşmış ve öncelikli konumda da olabilirler. Ancak, savunduğu tez: Manevi yöne öncelik verildiği ve insanların önce kalbi kazanıldığı zaman, sorunların üstesinden gelmek olasıdır. Strateji, topluma bu ideali zamanında verebilmek, toplumun güvenini kazanmak ve beceri sahibi deneyimli kişiler olarak da toplumu peşinden sürükleyebilmektir. Margaret Thatcher, insanın inandığı ve güvendiği bir ortamda daha çok motive olabileceğine ve harekete geçerek harikalar yaratacağına inanmıştır.

Margaret Thatcher’ın başlangıç noktası, toplumda belirli dönemlerde uygulanan siyaset sonucu (ki ona göre ülkesinde kendisinden önce yanlış politikalar uygulanmıştır) belli bir bıkkınlığın, düş kırıklığının hakim olduğu ve yurttaşlarının kendilerine güvenlerini kaybettikleridir. Böyle bir ortamda yapılması gereken vizyonu doğru belirlemek, hangi stratejiler ve çalışmalarla amaca ulaşılacağını göstermek ve topluma ulaşılacak noktayı doğru sunmak ve belli bir ideale kanalize olmaktır.

Sözgelimi Margaret Thatcher, 79 seçimleri öncesi İngiltere’nin birçok güncel, acil ve önemli konusu varken, halkının karşısına çok basit, her vatandaşının anlayacağı bir açıklama ile çıkmış ve: “Hükümet bir ev hanımının yaptığını yapmalıdır. Evin hanımının, ev ekonomisinde para sıkıntısı varsa,  ilk yapacağı iş hangi hesaplarımızda bir terslik var diye bakmaktır” demiştir. Hemen arkasından da ekonomik sorunların önemli, ancak üstesinden gelinebileceğini, temel önceliğin İngiliz insanının kendisinde olan güvenini kazanması olduğunu söylemiştir.Margeret Thatcher Demir Aytaç

Thatcher, özetle şöyle demektedir: “Ekonomik konular ve hayat pahalılığı, ekmek ve geçim derdi çok somut konulardır, ancak bunlar kadar önemli olan topluma bir ideal verebilmektedir. İşimizin başlangıç noktası budur… Benim İngiltere’de son yıllarda belirlediğim ve öncelikli bulduğum sorun; tarihi şan ve şerefle dolu bir milletin bugün içinde bulunduğu moral bozukluğu ve geleceğe güvenini yitirmiş olmasıdır… Ne zaman ki, onlara, bir İngiliz’in başarabileceğini ve eski lider günlerine dönebileceğini anlatmaya başladım, beni dinlemeye başladılar… Ne zaman ki, bilgisayarı, buzdolabını, elektrikli motoru, steteskopu, buharlı makineyi, rayon kumaşını, paslanmaz çeliği, televizyonu, penisilini, radarı, jet motorunu ve daha bir sürü şeyi İngiliz insanının keşfettiğini söyledim, kendilerini sorgulamaya başladılar… Ne zaman ki, Amerika’dan sonra en fazla Nobel ödülü alan İngiliz insanıdır gerçeğinin altını çizdim, kendilerine olan güveni anımsadılar.” Ve devam etmektedir: “Meşaleyi tarih boyunca biz taşıdık. Dünyanın neresine gitsem insanlar bana soruyor, ‘İngiltere’ye ne oldu, kafanızı niye toprağa gömmektesiniz?’ diye… Ve halkım da bana soruyor; ‘Başarma şansımız var mı?’ Ben de meydanlarda, konuşmalarımda, bunun yanıtının kendilerini nasıl bir insan olarak gördüklerine bağlı olduğunu söylüyorum.

Onlara, biz nasıl insanlarız? Biz eskiden dünyanın fabrikasıydık. İnsanlar ikna edildikleri için değil, en iyisi İngiliz malı olduğu için satın alırlardı diyorum ve ekonomik problemlerin nedenleri ve başlangıç noktalarının hiç bir zaman ekonomik olamayacağını söylüyorum. Bu problemlerin insan tabiatında, inançlarında ve değerlerinde derin kökleri vardır. Ekonomik sorunlar, yalnızca ekonomik çözümlerle bitmez… Çok değerli, belki de en akıllı insanlarımızın düş kırıklığı içerisinde, göç etmeyi düşünmelerine şaşmamak gerekli. Ancak, hatalılar… Çok çabuk pes ediyorlar. Bu güne dek değer verdiğimiz şeylerin her biri bugünkü kadar tehdit altında olmamıştı. Ancak bu değerler henüz bitmemiştir. Onun için gitmeyin burada kalın. Savaşımı birlikte verelim. Eski bildiğiniz İngiltere olalım ve çocuklarımıza öyle bir İngiltere bırakalım.” diyerek meydanlara çıktım demektedir. Bu inancını da iktidarının her aşamasında en önde tutmuş ve sonuna kadar da taviz vermemiştir.

Thatcher, hep kalplere seslenmiş, toplumun bir ideal olmaksızın fedakârlığa katlanamayacağını görmüş ve daha ileri ve daha güzel bir İngiltere için, yeni kuşaklara, kendilerine emanet edilenden daha iyisini bırakabilmek için çok çalışmıştır. Kendisine göre, gerçek siyasi savaş insanların kalbinde ve kafalarında verilmektedir.

O Thatcher ki, Pazar ekonomisini ve serbest ticareti en yoğun savunduğu günlerde bile, kürsüden “Dış pazarlarda bir Marks and Spencer daha” diye seslenebilmiş ve yerli malı kullanımına biraz daha ağırlık vermemiz gerekir biçiminde İngiliz halkını uyarabilmiştir.

Margaret Thatcher’ın ısrarla üzerinde durduğu ve temel alınması gereken mesaj toplumun idealsiz olamayacağıdır. Ona göre, ekonomik büyüme ve verimlilik tek başına yeterli değildir. Önce halk gelecektir. Halkın gereksinmeleri, ümitleri, tercihleri, değerleri ve ideallerini anlamak gerekir.

Tabii ki, liderlik çok önemlidir. Ancak, insanların nereye gitmek istediklerini bilmiyorsanız onları uzun süre idare etmek ve liderlik yapmak olası değildir.

Füruzan ve…“Parasız Yatılı”

Etiketler

, ,

 Furuzan Demir Aytaç

 

“Sanatçıların dünyaya getirdiği ince duyarlılıklar, keskin bir zekâyla yol alan sorgulayıcı kafa tutuşlar, algılama derinlikleri toplumların yaşadıklarını sorgulamasında bence en baş noktada yerini alır. Kişiler, özellikle de yurttaşlar, eğer böylesi bir eğitimden geçtiyse; etik ve estetik arayışlarını yükselterek hayatı da kavrarlar…”   

 

 

Füruzan

Füruzan’ın “Parasız Yatılı” adlı öyküsü, Türk edebiyatı yeni kuşak öykülerimiz arasında klasikleşmiş denebilecek bir başyapıttır ve kesinlikle okunmalıdır.

Füruzan’ın kendisini, standart eğitimin dışında, yetiştirebilmiş olması (konusunda yüksek öğrenim görmemiştir) birey iradesinin isterse sevdiği bir dalda ne denli güçlü ve başarılı olabileceğinin en somut, belki de en güzel örneklerinden birisidir.

Bu açıdan baktığım  zaman, değerli yazarımız bana Batı’dan Ayn Rand’i anımsatır. Tabii ki Füruzan ile Ayn Rand arasında görüşleri ve savundukları düşünceler açısından benzerlik olmadığı gibi, çok büyük fark vardır. Ancak Ayn Rand de benim için çok önemli, başka bir irade ve bireyin başka bir başarı örneğidir. Ayn Rand, 20 yaşından sonra Rusya’dan Amerika’ya göç etmiş ve yabancı dil olarak İngilizce’yi sonradan öğrenmesine karşın bu dilde yazdığı yapıtları ile Batı’nın çok önemli yazarları arasında yer almıştır. Kendisini 1970’li yılların başında Amerika’da bir seminerde dinlemiştim. Bu seminerde kendisine uzun yıllar büyük emek harcayarak yazdığı bir kitabı anımsatılmış ve romanı bir daha kaleme alacak olsa herhangi bir değişiklik yapıp yapmayacağı sorulmuştu. Ayn Rand, 10 yılda yazdığı bu uzun romanında yalnızca tek bir sahneye değinmiş ve o karede de “sevmek” sözü yerine bugün tekrar yazacak olsa “âşık olma”yı yeğleyebileceğini belirtmişti. Yıllar sonra çok uzun bir romanda tek bir sözcüğe alternatif başka bir söz seçiminden başka hiçbir değişiklik yapma gereği duymamasından etkilenmiştim.

Ve bu irade benzerliğinden yola çıkarak “Parasız Yatılı”yı her okuyuşumda aynı sorunun Füruzan’a da sorulsa yanıtının hemen hemen aynı olabileceğini ve bu güzel öyküde kendisinin de hiçbir değişiklik yapmayacağına ilişkin güçlü bir inanç duyumsamışımdır.

 “Parasız Yatılı” bir bütün olarak bu düşüncemi perçinleyecek denli güzel, o denli dikkatli ve bir o denli de ölçülü yazılmıştır ki, her tümcesi yerindedir ve tek bir satırına dokunmamak gerekir… Bu denli büyük başarılar “insanı insan yapan edebiyat sanatının” yaşamımızı her geçen gün güzelleştirmeye devam eden unsurları değil midir?

Füruzan yapıtlarında kadınlar, çocuklar, işçiler, göç etmek zorunda kalan insanlar üzerinde durur. Ayrı ayrı bu yaşamları bize çok canlı aktarır. Olaylar karşısında eşine az rastlabilecek bir büyüteci, derine inebilme konusunda güçlü bir madenciliği vardır. Çocuk konusunda kalemini kesinlikle çok ayrı bir yere oturtmamız gerekir.

Füruzan ilk kitabı olan “Parasız Yatılı”yla 1972 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı, 12 Mart dönemini anlattığı ilk romanı “47’liler” ile de 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazanmıştır. Yapıtları birçok yabancı dile çevrilmiş, sinemaya uyarlanmıştır.

Füruzan’ın “Balkan Yolcusu” adlı kitabı ilk olarak 1994 yılında “İşte Bizim Rumeli” adıyla yayımlandı. Bosna-Hersek, Makedonya, Yunanistan ve Bulgaristan gezilerini “İşte Bizim Rumeli” adlı yapıtında toplayan yazar, çekilen acı karşısında “gezi” sözcüğünü kullanamamakta ve bizlere duygularını aşağıdaki biçimde paylaşmaktadır:

“Savaş acısıyla dolu darmadağın edilmiş kentlerin çaresizlikle kuşatılmış insanların içine yapılmış bu yolculuğa ‘gezi’ demek artık saygısızlık gibi geliyor bana. Günümüzün çok popüler sözcüğü gezi, bir turistik rehavetin, keyifli dinlencenin eşlik anlamıyla yüklü olduğundan kitabı tanımda çok hafif kalıyor. Tekrar baskısında benim başka bir sözcük bulmam gerekli, bulmalıyım da… Hayır, o bir gezi değil; bin yılımız biterken dünyamızın içinde savrulduğu tükenmeyen bir öfkenin, dinmeyen bir öldürme isterisinin tanıklığına çıkılmış kederli bir yolculuktu…”

Ben, abartısız hiç aşırıya kaçmayan Fürüzan’ın “Parasız Yatılı” sının satırlarında, duygu yüklü “eski”lerimizden Reşat Nuri’nin ruhunun inceliklerini, Halide Edib’in kaleminin gücünü, Cenap Şahabettin’in, Refik Halit Karay’ın çocuk üzerindeki unutulmaz duygularının, bugünün gerçeklerinde adeta tekrar yaşatıldığını bulmuş ve bu öyküyü her zaman çok sevmişimdir.

 “Parasız Yatılı” yalnızca çok güzel bir öykü olarak okunmamalı, her eğitim yılı başlangıcında hepimize, topluma olan görev ve sorumluluklarımızı anımsatabilecek güzel bir denetim mekanizması olarak da değerlendirilmelidir.

Ayrıca, yazarın “Sokaklarından Gemilerin Geçtiği Kent” öyküsü de çok güçlüdür.

Füruzan’ı bize sunmuş olduğu tüm güzellikler adına birkez daha sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

ParasIz YatIlI

“Sen çıkınca işin bitip, gene yürüyerek iner, Mısır Çarşısı’ndaki beğendiğimiz börekçi var ya,     kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. N’olacak kırk yılda bir ziyafet. Onun için Cağaloğlu’na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? İstersek tatlı bile yeriz. Köprü’den de eğlene güle döneriz.”

Anne kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. Annesi Parasız Yatılı Furuzan Demir Aytaçdurmadan konuşuyordu. Böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

Çocuk o zaman üçüncü sınıftaydı. Önlüğü ağarık bir kara olmuştu. Kış basmıştı. Bu, köşedeki kömürcüden kömür alma günlerinin başlamasıydı. Mangal yakmayı öğrenmişti. Kapıda ilk çırayı ateşleyip kömürleri dikine onların üzerine yerleştiriyordu. Boruyu koyunca çıtırtılar başlıyor, küçük kıvılcımlar çevreye saçılıyordu. Kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutup arka sırada oturmayı, Kızılay Kolu’ndan yemek yemeyi, ulusal bayramlarda şiir okumamayı, ilk yalazların maviliği yitene dek bekliyordu sokak kapısında. Odalarına mangalı aldığında ürktüğü şeyler yok oluyor, eski ceviz masalarında (annesinin en onurlandığı eşyalarıydı) çalışmaya oturuyordu. Mangalın o harlı halini çok seviyordu. Annesi korları küllemenin gerektiğini, çünkü bununla ancak ertesi güne ısınacak ateşleri kalabileceğini söylerdi. Külleri güzel, parlak korların üstüne kapayıp birini (en kızılını, en mavi mavi olanını açıkta bırakırdı) derslerinden ara verip mangala baktığında sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırırdı. İşte o, “Hastabakıcı olursun” dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde her şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

“Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. Başhemşireye çıktım, iriyarı bir kadın. Bir bir sordu. ‘Daha önce çalıştın mı? Kocan ne zaman öldü? Bu iş dur durak bilmez, fazla marifetli olmak lazım değil, çalışkan olmak gerek. Yatak düzeltmeyi, tükürük hokkalarını dökmeyi, ördekleri temiz tutmayı becermek yeter. Belki zamanla hastaların ateşini alacak kadar başarılı olursun. Haftada iki gün izinli çıkarsın, pazar gecesi dönersin. Çocuğun var mı? Bırakacak kimsen yok ha?

Kendini yönetir, uslu diyorsun. Ama küçükmüş. Hiç sınıfta kalmadı mı? Aferin ona. Genç güzel kadınsın. Burada oluru olmazı bulunur. Ciddî ol. Bir şey denirse senden bilirim. Malûm kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikâyesi. Boya filan da istemez. Kendinden mi yanağının, dudağının rengi? İşte bilmem artık. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Bir işte kalıcı olmak isteyen başta gelenlerine uyar. Uykun hafif mi?’ Düşün bir iş bulduk artık. İlk parayla bir çeki kömür alacağım. Sana da lastik çizme. Belki izinli geldiğim günler sinemaya bile gideriz. Hiç belli olmaz. İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir? Çıkıp ev sahibine haber vermeliyiz. Artık akşamları yoğurt alırken sokak kapısını hızlı çarpmasın.

“Dedim ya biz çalıştıktan sonra… Uykum da hafif. Bölük pörçük uyumaya alıştım yıllardır…”

Annesi işe başlayınca onun ismi “bizim hastanedeki işimiz” oldu. İlk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. Peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşatacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. “Yaşlı değildi” demişti annesi. Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Muşambalarını annesi gereksiz yere bir iki kez silmişti. Tükenmez tabağındaki peynirlerin cızırtısı dinmemişti. Tahin helvasının şekeri gevşemiş, pürüzleniyordu.

“Ev sahibi ile konuştum. Hiç korkma, geceleri oda kapısını kapa sıkıca, uyu. O sabah namaza kalktığında, seni, kapıyı vurup uyandıracak. ‘Çocuktur o’ dedim. ‘Çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.’ Her sabah helvayla ekmek yersin. Çay zaten sevmiyorsun. Elim yanıyor, diyorsun. Okuldan gelince mangalımızı yakar sıcacık oturursun. Gece kapağı ört ateşe. Ha benim kızım, sakın unutma. Benim aklımı evde bırakma. Sen akıllı kızsın. Geceleri hiç korkma. Dedim ya ev yalnız değil. Sen korkak değilsindir. Bak sana neler alacağım. Ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalan tavuklar falan olurmuş haşlanmış. Sarıveririm pakete, gizli değil ha, zaten döküyorlarmış. Ziyafet çekeriz kendimize.”

“Ben o yemekleri istemem anne. Yalnız hani, ‘Ördekleri temiz tutmak lazım’ demişti ya, o kadını,       ördekleri anlatırsın bana.”

 Annesi susmuştu. Tam dudaklarında duran bir şeyi söylemekten vazgeçiverip… Gece yatağa girdiklerinde (beraber yatıyorlardı epeydir) yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. Oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. Onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda, açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

“Şort, lastik pabuç, şoset çorap beyaz olacak. Beyaz fanila bluz gerek. İki tane olursa daha iyi. Terleyince değişmek için. Yürüyüşte 23 Nisan, 29 Ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli, bakımlı. Ben, ‘Yapamadık’ anlamam. İstedikten sonra, istemek yeter. Yardım kolundaki çocuklarımız için de düşündüklerimiz var tabiî. Ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. Önlükle katılacaklar. Önlükler gıcır gıcır ütülü. Kızlarda tafta kordela. Temiz, tertemiz olmalı herkes.

“Her Türk çocuğunun vasfıdır temiz olmak. Ne diyorum size? Dişler her gün ovulmalı. Kulaklarda sarı topak kirler görürsem ‘Ağrıdı, akıntı yaptı anlamam’ yersiniz cetveli.”

Alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. Ders arasında öğrenciler muslukların başına doluşurdu. Hepsi su içerlerdi. Susayan da susamayan da. İtişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi, bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. Ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girilince öne geçerdi.

Annesinin sırtına sarılmıştı. “Her dediğini yaparım anne, sen üzülme. Zaten öğlenleri okulda yemek yiyorum. Aklın bende kalmasın.” Annesi hiç kıpırdamamıştı. Uyumadığı belliydi. Bedeni rahat, gevşemiş değildi. Annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. Geceyi dinlemişti uzun süre. Uyumak istemiyordu. İlk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

 Sabah kalktığında kapı vuruluyordu. Annesi yoktu. Okul önlüğü, kalın iplik çorapları, yün hırkası düzenli iskemledeydi. Dışardan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, “Halida’nım teyze,” diye seslenmişti. Ev sahibi kadın helaya (aynı helayı kullanırlardı) kovayla su döküyordu. Giyinip masanın başına oturmuştu. Kış aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı. Okul çantasını alıp odadan çıkarken (hiçbir şey yememişti o sabah) gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. Sonra da sessiz ağlamağa başlamıştı.

“Sen pekiyi ile bitirdin okulu. İlkokulu yoksul bir çocuğun pekiyi ile bitirmesi kolay iş değil. Parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. Öyle dediler bana. Muhtarlıkta fakirlik ilmü haberi çıkarırken tanımadığım bir kadın, ‘Ben de oğlumu zabit okuluna sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım’ dedi. “Mal kim? Biz kim? Malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? Bizim için olmaz öyle şey. O kadın doğru bilmiyor. Hal kağıdını aldığım gibi çıktım. Kimselere de danışmadım hiç. Zabit okulları pahalıdır. Yok silahtı, yok zabit elbisesiydi di mi ya? Hem canım sormadım. Gerekmez de. Sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çıtır çıtır bileceksin. Gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarından yüz yüzelli kişiyi alıyorlarmış. Gene de sen kazanacaksın, gör bak… Benim akıllı uslu kızımsın. İsterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ‘Ne gerek? Benim kızım kalmaz sınıfta. Devlet masraflarına ziyan vermez.’ Bunları okulun müdürüne, böyle bir anlatırım. Hemen anlar. Hem canım o da bizim gibi bir insan. ‘Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları’ derim. ‘Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Birgün bile çıtırtısı duyulmamıştır’ derim… ‘Sanki o çocuk olmamıştır’ derim.”

 Yokuştan yukarı çıkarlarken sırt hamallarının yüklendiği kâğıt topların üstüne doğru yağmur çiselemeye başladı. Yumuşak bir haziran yağmuruydu. Kızla annesi gerekmeden, karşıya geçmek için polisin arabaları durdurmasını bekliyorlardı. Yağmurun yağışı hızlanmıştı. İkisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını taşlı tokasıyle toplamıştı.

“Korkuyor musun? Hiç konuştuğun yok sabahtan beri. Hadi hadi Salıpazarı’ndan bu taşlı tokanın eşini alacağım sana. Sonra bizi tayin edecekler. Sen okulu bitirip öğretmen olunca. O zaman çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Belki, bir de küçük halı alırız. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. Hele o lizol kokusu yok mu, içini üşütüyor insanın. Bir de hep ölümü düşünmek. Şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. Herkes ‘İstanbul’da kalalım’ dermiş. Hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. Hükümet tabiî seni alır. Biz İstanbul’u ne yapacağız? Bize bir ev, kışın kömürlüğümüzde odun-kömür gerek. Bir de mutfağımız olur değil mi? Eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. Sormadım ordan burdan bu işi. Sade sen öğretmen olunca n’olacak, onları öğrendim. Bize, nereye tayin çıkarsa oraya gideriz di mi?”

“Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı, anne? Onu da öğrendin mi?”

“Öyle ya, yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar.”

“Öyleyse ben burayı kazanırım. Üzülme. Sınavı pekiyiyle bitiririm. Artık burda,arkadaşlarım olur. Haftada iki gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. Sana da konuk günlerinde bakkal bisküvisi alırım.”

 Sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. Yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. Ara sokaktan yürüdüler. Yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. İçeriden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

“Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım?”

Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü, taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarda bir şeye bakıyordu.

Anne, saygılı sordu:

“Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.”

Hademe kadın ilgisiz:

“Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir” dedi. “Hiç gecikmezler.”

Çocuk annesinden ayrıldı. Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi, görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

Çocuk dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.

TÜRKAN ŞORAY : Sinemam ve Ben

Etiketler

, ,

Turkan Soray Sinemam ve Ben Demir Aytac

 TÜRKAN ŞORAY

Sanat Yaşamının 52.Yılında Kendi Kitabını Yazdı:

“Sinemam ve Ben” 

Türkan Şoray, yine
zamanlaması çok iyi bir hamle yaptı ve kendi kitabını yazdı.

Kitabı bitirdiğinizde Şoray adeta size: “Yıllarca beni güzelliğim ile bildiniz, ancak
benim düşüncelerim, görüşlerim, hayata bakışım ve yaşamım; fiziki görünüşüm
kadar güzeldir…” dedirtiyor.

Yazan: Demir AYTAÇ

Zarafet sözcüğü hepimizin dilinde, gündelik yaşamımızda sık kullandığımız bir sözcük. Ancak, içeriğinde çok detaylar var, arkasında katmanları mevcut. Türkan Şoray, eşine az rastlanabilecek bir irade ve güç ile yıllardır bu sözcüğün hakkını tam anlamıyla yerine getirebilen ender kişilerden birisi olarak örnek konumunu koruyor.

Konusunda yüksek öğrenim görmemiş Türkan Şoray, ince zekası ile: sürdürülebilir bir efsane olmuş ve toplumda çok az kişiye nasip olabilecek ağırlıklı bir konuma kalıcı olarak yerleşmiştir. Bu başarıda hiç şüphesiz, Türkan Hanım’ın sanat gücü, üstün yeteneği, oyunculuk kabiliyeti, iş disiplini, özel yaşamındaki titizliği, değişime ayak uydurabilmesi, toplumun değerlerine ters düşmemesi için gösterdiği özveri ve güzelliği mutlaka çok büyük bir etkendir. Bütün bunların sonucunda ortaya “partiler üstü statüsü” ile hem halkın, hem de aydınların onayladığı bir tablo çıkmıştır. Türk halkı yıllarca Türkan Hanım ile ağlamış, onunla gülmüş ve mutluluğu kendisinde bulmuştur.

Türkan Hanım’ın son günlerde çok konuşulan, okunan “Sinemam ve Ben” adlı kitabının ilk bakışta en büyük özelliği, tabii ki eserin kendisi tarafından yazılmasıdır. Kanımca, bu kitabı yazarı ile beraber değerli kılan: Şoray’ın “O efsane imajının aksine çok sade bir dil le yazılmış olmasıdır.” Okuyucuyu hiç yormuyor. Karşılıklı sohbet edercesine, sizi kendi kariyer yolculuğuna davet ediyor.

Hakkında kitaplar yazılan, araştırmalar yapılan, akademik platformlarda tartışılan, Türkiye’de bugün beş kuşağa aynı anda hitap edebilen, tanınabilirlik anketlerinde bütün kategorileri altüst edip adı siyasi liderlerin önünde çıkan, her dönem kendisini yenileyerek zirvede kalmayı başaran, Euromigas Başkanı Adinolfi’nin “Dünya çapında bir oyuncu” olarak nitelendirdiği Türkan Şoray; kendi kitabında sinemayı anlatırken, aslında kendisi ile ilgili ipuçları veriyor.

Bir insan sinemada sanatı ve güzelliği ile bu kadar uzun bir süre nasıl bir numara konumunda olabilir? Bu pozisyonu sağlamlaştırırken yaşamın her alanına nasıl hitap edilebilir? Türk toplumunun değerlerine ters düşmeden bir değerler bütünü olarak nasıl her on senede bir en radikal değişimleri yapabilmiştir? Muhafazakar bir insan, gerektiğinde nasıl zamanın önünde gidebilmiştir? gibi bir çok önemli konuyu direkt anlatmıyor. Sinema kariyerinden söz ederken, çok alçak gönüllü, kimseyi kırmadan, eleştirmeden, herhangi bir iddiada bulunmadan, sakin sessiz işbu sorulara kafanızı takıyor, sonra da gündelik olağan işlerden bahsedercesine, çok doğalmış gibi satır aralarında bu soruların yanıtını size veriyor.

Ve kitabın sonuna geldiğinizde, Türkan Hanım, sinemada tüm zamanların en büyük sanatçısı konumuna nasıl gelmiş? 52 yıl gibi inanılması ve başarılması çok güç sürdürülebilir bir marka başarısını nasıl sağlamış? Temel ilke ve değerlerinden hiç taviz vermeksizin, nasıl devamlı değişebilmiş? O, söylemeden siz keşfediyorsunuz!

Perihan Mağden, Türkan Şoray için: “Ömrümde gördüğüm en zarif, en ince, en kibar, en başkalarını kırmaktan korkan insandır. (…) Gerçek üstü bir yanı var güzelliğinin… Bu kadarı da olmaz dedirten bir yanı…” diyor ve ilave ediyor: “En az altı, yedi kez izlemiş olduğumuz bir Türkan Şoray filmini bir kez daha kalbimiz ona karşı duyduğumuz sevgiden çatlayarak izliyoruz… Onun büyüsü bu. Başka hangi artist yılan gözlü kem sözlü kimilerinin ‘ deli saçması’ diye niteleyebileceği filmleriyle insanı ekranın karşısına böylesine kayıtsız şartsız bir sevgi seliyle mıhlar? Yalnız O!”

Fatih Özgüven, “Türkan Şoray bu ülkeye ilişkin tuhaf ve yorucu bir sürekliliğin tariflerinden biridir… Türkan Şoray, insana bazen bu ülkede adı konamayan bütün (dişi/ erkek) duyguların, acıların emanetçisi gibi gelir. Bu yüzden Türkan Şoray’ın hepimizin üzerinde hakkı vardır. Türkan Şoray sonsuz kırılgandır, hem de sonsuz dayanıklı bir maddeden yapılmış gibidir. Türkan Şoray’dan vazgeçmeye karar verirsiniz. O bunu hisseder, bir kere daha biçim değiştirir.” diyor ve ekliyor: “Türkan Şoray duygulandırır. Türkan Şoray üzer. Türkan Şoray insana her zaman tam olarak adını koyamadığı bir şeyi hatırlatır. 1950’lerden itibaren hangi yılda doğmuş olursanız olun, Türkan Şoray insanın hayatını kaplar…”

Değerli sosyoloğumuz Nilüfer Göle, Türk sinemasının değişmez kare ası (Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik ve Filiz Akın) için yorum yaparken; birinciliği Türkan Hanım’a vermekte ve : “(…) onun kalbi sinema için atan bir genç kız kalbine benziyor. (…) hiç kimseyi incitmeden imajına sadık kalma çabası çok yüksek. (…) Türkan Şoray’ın bu topraklara has bir güzelliği var. Bundan da daha önemlisi çok alaturka. Hatta alaturkacılığın küçümsendiği dönemlerde, Zeki Müren gibi o da alaturkayı baştacı etmeyi o güzelliği ile bildi ve başardı. Hakikaten anlamlı, manalı, hüzünlü, kırılgan ama susan sultan, hanımefendi…” demektedir.

Geçtiğimiz günlerde Türkan Hanım’la yapılan bir söyleşide, bir cümlesi dikkatimi çekti. Şöyle diyor Şoray: “… bir hususa çok dikkat ederim. Eğer sinemamızın başarısı söz konusu ise hep ‘Türk sineması’ demişimdir. Yok kötü ve eleştirilecek bir husus tartışılıyorsa ‘yerli sinemamızın’ imkanları derim. Gençlerin bu detaylara dikkat etmesi lazım. Başarı ufak ayrıntılardadır.” Belki de, Şoray başarısının ipuçlarından birisi de bu cümlesinde yakalamak olasıdır.

Bircan Usallı Silan Türk Sineması kare asını anlattığı ‘Dört Yapraklı Yonca’ adlı yapıtında, Türkan Hanım için: “…Türk sinemasına tam kırk yıl vermiş ve bu kırk yıl boyunca da hep zirvede kalmayı başarmış bir insan hayatta en büyük eksikliğinin yüksek öğrenim görmemek olduğunu her vesile ile dile getirmektedir.’ diyor ve Şoray’a bu konuyu niye bu kadar çok tekrarlıyor, niçin ön plana çıkarıyor, her söyleşide veya adına düzenlenen konferanslarda altına basa basa niye bu kadar deşifre ediyor diye sorduğunu söylüyor. Aldığı yanıt için ise, yaşamım boyunca başucumda taşıyacağım niteliktedir diyor. Türkan Hanım’ın verdiği yanıt; gerçekten tüm gençlere örnek olacak güzellikte, her zaman güncelliğini koruyacak niteliktedir.

“Dürüst olmak hem kendime hem de herkese karşı, kendime olan güvenimi ve saygımı artırıyor… Bir ikinci neden ise okumanın ne kadar önemli olduğunun altını çizmek istemem. Her şeye sahip olsanız da eğer okuyamadıysanız, hep yüreğinizin bir yanında eksik sevinç oluyor. Bu bilinsin istiyorum.”

Türkan Şoray, kanımca yine zamanlaması çok iyi ve çok yerinde bir hamle yaptı ve kendi kitabını yazdı. Kitabı bitirdiğinizde Şoray adeta size: “Yıllarca beni güzelliğim ile bildiniz, ancak benim düşüncelerim, görüşlerim, hayata bakışım ve yaşamım fiziki görünüşüm kadar güzeldir…” dedirtiyor.

52 inci sanat yılında, Türkan Şoray’a ailesi ile beraber sağlıklı, mutlu ve daha nice başarılı yıllar diliyor, “tüm zamanlarda tüm gönüllerin sultanı”nı saygıyla selamlıyor: Yıllarca bizi çok mutlu ettiği için hepimiz adına çok içten teşekkür ediyorum…