Behiye Aksoy  - Demiratanlar

.

.

Türk Sanat Müziği denilince akla ilk gelen isimlerden birisi de hiç şüphesiz ki Behiye Aksoy’dur. Ancak, Behiye Aksoy ”biri” değildir. O, olsa olsa ilk sırada olmak, hep en tepede kalmak ve eşine az rastlanır bir sanatçı olmak anlamında:  “bir”dir…

Demir Aytaç

Sanat Müziğimizi en iyi icra eden, sahne hakimiyeti, seyircisi ile kurmakta olduğu diyalog, kullanmakta olduğu Türkçesi ile notaya olduğu kadar notalara yüklemekte olduğu anlam ve duygu yükü ile: Behiye Aksoy yeri doldurulamayacak, eşine az rastlanabilecek büyüklükte, bir o denlide alçak gönüllü bir sanatçımızdır.

Yeni kuşakların bu güzel sesi, hakkı ile yakından tanıyamamış olmaları, sahnede seyredememiş olmaları kayıptır. Tıpkı bir Zeki Müren, bir Müzeyyen Senar gibi…

Behiye Hanım’ın renkli, renkli olduğu kadar hareketli bir yaşam tarzı olmuş ve yaşamının sonbaharı, hiç birimizin içine sindirememesi  gereken, hepimizin sorumluluk üstlenmesi gereken bir sürece girmiştir.

Şan şöhret, para-pul, kendisini dinleyebilmek için sabahlara kadar kuyruklarda bekleyen hayranlardan: köşklerden – villalardan, beş yıldızlı otellerden,  Paris’ten gelen  sahne kostümlerinden, bambaşka bir aleme hicret etmiş ve yaşamın son durağında, vefasızlıktan kurtulamamıştır. Başta oğlu olmak üzere, yakınları en iyisini yapmak, en iyisi ile devam ettirebilmek için ellerinden geleni yapmışlardır… Ancak, ”hazıra dağ dayanmaz” misali,  O’nu maddi sıkıntıların pençesinden kurtaramamışlardır. Kendisi, belki de vefasızlığı duyumsamamak için: Alzheimer hastası olarak, çok mütevazi koşullarda, huzur evinde ikamet ederken; bu toprakların insanına olan tutkusu dolayısı ile adeta inatla bizlere uzun süre veda etmemiştir.

Oğlu Ahmet ile aynı okuldan mezunuz: TED Ankara Koleji. Ahmet, benden beş yaş büyüktür. O, ilkokulu bitirdiği yıl, ben birinci sınıfa başlamıştım. Ahmet’in ilkokulu bitirdiği yıl,  Behiye Hanım yılsonu  balosuna ”veli – sanatçı ” olarak katılmış, okul müdiresi Rahmetli Fikriye Okyay, gecenin sonunda kendisini bizzat takdim etmişti. Ben, Behiye Hanım’ı ilk o gece sahnede gördüm. O yaşıma ve o günkü aklıma rağmen, hala 1,5 saat sahnedeki güzelliği, konuşmaları, bir film şeridi gibi gözlerimin önündedir.  Final parçasını okul müdiresi rahmetli Fikriye Hanım’a ithaf etmiş, ”Programımı, Fikriye Hanım’ın çok sevdiği şarkı ile tamamlıyorum” demişti…

 ”Ne sevincin ömrü varmış

Ne gün gören çok yaşarmış

Meğer hayat bir masalmış…!

Ve o geceden sonra Behiye Hanım beni hiç bırakmadı… Yaşım ilerledi, zevkler değişti, araya eğitim dolayısı ile uzun gurbet yılları girdi: Behiye Aksoy hep benle oldu. Nereye gitsem, yanımda taşıdım. Mutlu günümde O’nu dinledim, şenlendim, acı günümde O’nu dinledim ağladım. Hayatımın her evresinde  Behiye Aksoy vardı…

Yıllar sonra, sene 1974… Ankara Köşk Gazinosu… Behiye Hanım’ın platin plak ve taç  aldığı gece… Sahnede bir başka güzeldi. ”Bir Garip Yolcu” şarkısını onun kadar güzel okuyan olamadığı için, yüzbinler satan plaklara altın plak verilirken, sadece O; bu sayıların çok üstünde satış gerçekleştirdiği için, platin plak almıştı…

”Bir garip yolcuyum hayat yolunda

Yolunu kaybetmiş perişanım ben

Mecnun misali gurbet ellerde

Ümitsiz sevginin kurbanıyım ben

Yalan dünya her şey bomboş

Hancı sarhoş yolcu sarhoş…”

O güzellikler arasında, benim o geceden aklımda kalan tek bir sahne vardır: Köşk Gazinosu’nda sahneyi karşınıza aldığınız zaman, sahnenin sağında ikinci katta kalan, teknik ekipmanların bulunduğu; sahneye ve aynı zamanda salona hakim olan bölüm…

O akşam, bu özel bölüme,  Behiye Aksoy sahneye çıkmadan evvel, Ahmet yerleşti…  Bütün ekipmanı O yönetti… Her şarkı sonunda eli ile, annesine ”çok güzel oldu”  anlamındaki jestler yaptı ve O’nu hepBehiye Aksoy  - Demiratanlar1 motive etti…  Ve Behiye Hanım’ın  o bölüme bakarken, gözlerindeki ışıltı.. Öyle profesyonel sahne bakışı değil, sıcaklığı ve mutluluğu birbirine geçmiş, yürekteki sevginin gözlere yansıdığı bir ışıltı… Ve Behiye Hanım’ın da bazı  şarkılarda, seyirciyi, bizleri bırakması pahasına, bazı dizeleri, başını kaldırıp,  balkondaki o küçük odaya bakarak, sadece O’na, sadece Ahmet’e  söylemesi… Yanıyor mu Yeşil Köşk’ün Lambası’ndaki ”…Hiç Bitmiyor bu gönlümün  kavgası yar” dizeleri…

 Yıllar sonra, İstanbul’da Büyük Maksim Gazinosu’na Kolej’den mezuniyetimizin 20 yılı dolayısı ile büyük bir grup Behiye Hanım’a gitmiştik. Ne Ahmet’e haber verdik, ne Behiye Hanım’a önceden söylendi. Her zamanki gibi bir ast solist olarak, en öndeki bizim grup masamızla ilgilendi, gözlerimizin  içine baka baka şarkılarını söyledi… Ta ki.. Bizim çiçeğimiz sahneye gelene kadar. Çiçeğimizin üzerindeki ufak kartta, tek bir not yazılmıştı. ”Ankara Koleji Talebeleri”… Kartı aldı, okudu… Aynı pırıltıyı gözlerinde gördüm…  Bir an durdu. ”Bu güzel çiçekler bana Ankara Koleji öğrencilerinden gelmiş… Bu çiçekler kadar güzel ve genç olan Kolejlilere çok teşekkür ediyorum…” dedi… Ve sahneden indi, masamızın başına geldi. Mikrofonu, sadece bizim duyabilmemiz için eli ile kapattı ve bize ”gelin Fikriye Hanım’ın en çok sevdiği şarkıyı söyleyelim” dedi. Ve 42 sene  sonra, hep birlikte söyledik: ”Ne sevincin ömrü varmış / Ne gün gören çok yaşarmış/ Meğer Hayat Bir Masalmış…”

 İsyanım bu denli güçlü bir hafızanın, gelmiş olduğu durumadır!

Behiye Hanım, sahnede ağır parçalar ile klasiklerden en güzel örnekler ile başlar, her kostüm değiştirişinde tempoyu yükseltir, muhteşem finaller yapardı. Sesinin bir özelliği de, adeta okudukça açılması, açıldıkça gürleşmesi ve billur gibi şakımasıydı… Herhangi bir CD’sini alın. Kayıt kalitesi vs. de önemli değil. İyi bir müzik aletinde yüksek sesle dinleyin. Diyaframından, göğse geçerken her bir notaya yüklediği duygu yüküne bakın… Daha da önemlisi, nakarat bölümlerinde, adeta bir piyano tuşuna basarcasına her defasında aynı yük nasıl verilebilmektedir; şaşar kalırsınız…

Çok sevdiğimiz sanatçılara, onlar hayatta iken kendilerini iyi duyumsamalarını sağlamak ve onları mutlu etmek konusunda çok başarılı bir toplum değiliz.

Behiye Hanım konusunda, bu eksikliğimiz tescillenmiştir.

Her şeye rağmen: O bizi seviyor, teselli  etmeye devam ediyor… Ve adeta tüm bir yaşamı imbikten çekercesine özetlemekle kalmıyor: Dikkatlerimize sunuyor…

”Ne sevincin ömrü varmış

Ne gün gören çok yaşarmış

Meğer hayat bir masalmış

Zevk-u safa yalan imiş

Kaçan fırsat elde kuşmuş

Her şey fani, hayat boşmuş

Mecnun, Kerem boşa coşmuş

Aşk ve vefa yalan imiş

Hani Harun malı nitmiş

Hani Lokman canı nitmiş

Hani Cengiz şanı nitmiş

Yalan dünya, yalan imiş..”

Behiye Aksoy  - Demiratanlar2Behiye Aksoy Kimdir:

Behiye Aksoy, 19 Eylül 1933’te İstanbul’da doğdu. Annesi ve halasının müziğe aşina olmaları, piyano ve ud çalmalarından ve Müzeyyen Senar ve Münir Nurettin Selçuk’un o devirlerdeki siyah-beyaz filmlerde söylediği film şarkılarından feyiz alıp müziğe olan sevdası kendisiyle birlikte büyüyerek ortaokulu bitirdikten sonra Ankara Radyosu imtihanına girdi. 200 kişi arasından seçilip 1948 yılında stajyer olarak girdiği radyoda repetitör muavinliğine kadar yükseldi.

Maksim Gazinosu tarihinde, Zeki Müren’le yarışan tek kadın rakiptir. Platin rengi saçları, şık kostümleriyle kendisinden sonra yetişen şarkıcılara öncülük etti. Karakteristik hareketleri, sahnedeki büyük dehası daima ayakta alkışlandı. Plakları öyle çok ilgi gördü ki sanatçıya başarılarından ötürü altın plak değil platin taç armağan edilirdi. Müziği bıraktığı 80’li yıllara kadar daima sevilen ve gözde sanatçılardan olmayı başardı.

Halil Aksoy ile olan evliliğinden Ahmet Kazım isminde bir oğlu vardır. Sanatçı ayrıca Berker İnanoğlu ve Fahrettin Aslan’la evlenip ayrılmıştır. 1967 yılında Kederli Günlerim, 1973 yılında Falcı isimli Türk filmlerinde başrolde oynamıştır. 2001 yılında Alzheimer hastalığına yakalanan sanatçı, 2011 yılında birikimlerinin tamamını elinden çıkartarak huzurevinde yaşamayı tercih etmiştir. Aralık 2014’te yoğun bakıma alınmıştır. 31 Mayıs 2015 tarihinde aramızdan ayrılmıştır.