Etiketler

, , ,

Müzeyyen Senar - Demir Aytaç

Müzeyyen Senar ihtiyarlamadan öldü…

Şarkıları o kadar yaşamın içinden ki, kendisi de onların arkasında bir o denli taze…

Demir Aytaç

Müzeyyen Senar, Cumhuriyetimize ve kurucularına şahit olmuş: Bir neslin, sonraki nesile emanet ettiği; gönüllerde sultan, nağmelerde otorite, sahnede efe, örfte istikrar, kaybolan değerlere karşın dimdik durabilen bir abide…

Her bir eseri yorumlayışı çarpıcıdır. Üslubunda kendine has müstesna bir hava ve canlılık vardır. Bütün ruhumuzu sürükler… Kendi değimi ile O, “şarki söylemez güfteyi anlatır…

“Güfteyi anlatmak”, şairi tanımak demektir. Şairi tanımak birikim ister.  Şiirin sözlerini derinine incelterek süzmek ister.  Katmanlı bakabilmeyi gerektirir. Güfteye bu kadar hakim olduktan sonra, Müzeyyen Senar’a göre, icra edecek sanatçı;  bestekarında besteyi yaparken neler duyumsadığını anlamak zorundadır. Ve bizimle bu duygusunu çok net paylaşır:   “Özellikle konserlerde bir şarkıyı icra ederken,  o şarkının bestekârı ve şairi düşünür ve o duygu yoğunluğu içinde kaybolurum. Şarkı bittiğinde alkışları duyduğumda tekrar kendime gelirim. Bazen, çok kere görülmüştür, içimden öyle bir şey kopar ki, gözyaşlarımı tutamam.”

Bu denli büyük başarılar, bu çeşit samimiyetten doğar. Ve bütün müstesna özellikleri arasında bana Müzeyyen Senar’ın en beğendiğiniz yönü hangisidir? diye soracak olursanız, hiç tereddüt etmeden “samimiyeti” derim. Evet, o bir “diva”dır ama bizdendir, evin içindendir. Bastığı yeri bilen, konumunun idrakinde, ömrünün son nefesinde: Tüm renkli yaşamı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçerken de adeta bizlere, “bu kadar yeter, hadi bana müsaade” demiştir.

Öğrencilik yıllarımda, ABD’de sınırlı imkanlarıma karşın, sanat olaylarını hep yakından takip ettim.  Öyle zamanlar olmuştur ki, 2-3 günlüğüne üniversitemizin düzenlemiş olduğu New York seyahatlerine, bilhassa Broadway Show’larına,  tüm birikimim ile katılırdım. Bir öğrenci bütçesinin çok üzerinde, adeta tur parasına denk gelen,  bu şovların gişe önlerinde kendimi çetin bir sorgulamaya tutar, mücadele eder, hesap kitap yapar, çok pahalı olduğunu düşünerek bileti almaktan vazgeçerdim. Kısa bir süre sonra “gel-git”ler başlar, kendimi kararlı bir şekilde gişenin önünde tekrar bulur; tüm aylık bütçemi altüst edecek bileti alır ve show’u seyrederdim.  Genç yaşıma rağmende, kendime çok doğru bir yatırım yaptığıma inanırdım.  Bugün geriye dönüp baktığımda, Richard Burton ve Elizabeth Taylor’ı aynı sahnede, Julie Andrews, Angela Lansbury,  Mel Gibson, Kathleen Turner, Sigourney Weaver, Faye Dunaway, Antony Quinn, Frank Sinatra ve Lisa Minelli gibi ünlüleri canlı seyredebilmiş olmayı kendime zenginlik olarak değerlendirir: Bana, yaşamıma katma değer kattıklarına inanırım.Müzeyyen Senar 2- Demir Aytaç

Aynı duygum, hiç şüphesiz ki, bizden biri olmasının verdiği coşku ile Müzeyyen Senar da fazlası ile yaşadım.  Ülkeme dönüşte, 1993 yılında Müzeyyen Senar’ı sahnede ilk ve son kez görebildim. Ondan sonra sahne yaşamını, özel konserleri dışında, sürdürmek istemedi.

Mekan Beyoğlu – Taksim. Başka büyük bir üstat, rahmetli tamburi Ercümend Batanay ve eşi tarihi bir binanın 3. katında ufak, ancak çok zevkli,  nezih bir lokal işletiyorlar. Binanın dış cephesi, Beyoğlu turlarında turistlere fotoğraf çekimi için gösterilecek yerler kadar çekici, ancak iç mekan daha büyüleyici…

Büyük bir avlu, geniş merdivenlerle – yekpare ceviz kaplama tırabzanlara tutunarak yukarı katlara çıkış…  Olabildiğince yüksek, 3 katı birden kucaklayabilen bir tavan… Zemin ise, bugün tarihe karışmış, eşine az rastlanır el işi mozaiklerden… Adeta burası ufak bir müze… 3. kata çıktığınızda, tırabzanlarda size eşlik eden ceviz ağacının sıcaklığı: Kuş kafesi gibi ince işlenmiş değerli bir vestiyer bölümünde devam ediyor. Ve  sonunda, Müzeyyen Hanım’ın sahne alacağı salona geçiyorsunuz. Girişin sağında,  bütün gövdesi ile salona hakim,  1850’lerden kalma tavana kadar çiniden, alev alev yanan dev bir şömine… Salonun diğer ucu sol tarafta, 8-10 sazın sığabileceği büyüklükte ufak, ancak tavandan inen kırmızı kadife perdelerle adeta cüsseli duran,  bir sahne…  Sahne ile şömine arası, omuz omuza oturmak şartı ile 80 kişi kapasiteli bir avlu… Tavan yüksekliği dolayısı ile sıkışıklığı hiç fark etmiyorsunuz.   Ufak, yuvarlak parizyen masalar…  Masalarda, kolalı kar gibi beyaz masa örtüleri, üzerinde; ucuza kaçmamış – reçmeleri üçgen çekilmiş – ayni kumaştan peçeteler… Ve, masaların  üzerlerinde  camlardaki olağan üstü vitraylara akseden  titretişimi sağlayan, etrafı kirletmeyip, içine akan   kırmızı mumlar… Aşırıya kaçmamış, ancak kaliteli yemek takımları, elinize aldığınızda ağırlığını duyumsatan çatal bıçak ve ince kesme kadehler…

Böylesine özenle hazırlanmış bir mekanda, değerli üstat tamburi Ercümend Batanay ve eşinin kendi elleri ile hazırladıkları birbirinden güzel mezeler (yarım serçe parmağı büyüklüğündeki pazı dolmalarının tadı hala damağımdadır), aşırıya kaçmamış makul büyüklükte leziz ana yemekler, eşliğinde çok güzel bir fasıl… Meyve ve tatlı servisi sonrası kısa bir ara ve sazların sahnede tekrar yerini alışı, güzel bir ara taksimden sonra: Müzeyyen Hanım’ın sahneye gelişi…

Sahne yüksek olduğu için, bir portakal kasası büyüklüğünde ancak sağlam ve aynı kırmızı kadifelerden kaplanmış bir taburenin sahnenin önüne konması ve Müzeyyen Hanım’ın iki cüsseli saz arkadaşının koltuk altından verdikleri destek ile sahneye çıkabilmek için göstermekte olduğu çaba karşısında ki şaşkınlığım!  “Yarabbi Şükür” bugünde çıkabildim”i duymamız ile beraber ilk şarkısına başlaması… “Benzemez Kimse Sana, Tavrına Hayran olayım”.

Müzeyyen Senar 3- Demir Aytaçİlk şarkısı bitince, Müzeyyen Hanım, “hoşgeldiniz” dedi. Sonra sol eli ile (mikrofon sağ elinde) orta karar anlamında (şöyle-böyle der gibi)   bir hareket yaptı “..fena değil, dikkatli dinliyorsunuz, ama daha iyi olabilir!” diye hepimizi, çatal bıçak sesi duyulmayacak şekilde  “zapt-ı rapt” altına aldı…  Sırası ile,  “Gecenin Matemini Aşkıma Örtüp Sarayım”, “Kalbimin Sahibi Sensin, Orda yalnız Sen Varsın”, “Olmaz İlaç Sine-i Sad Pareme”, “Ben Küskünüm Feleğe”, “Mani Oluyor Halimi Takrire Hicabım”, “Şarap Mahzende Yıllanır” ve “Haber Gelmez Gönül Virane Kaldı”…  ilk bölümden aklımda kalanlar

Bundan sonrası beni esas etkileyen kısımdır. Müzeyyen Hanım, ikinci bölümde, seyircisine adeta bir aile meclisinde sohbet edercesine anılarını anlatmakta, geçmişteki anekdotlar, yer ve tarih belirtirek okuyacağı şarkıları takdim etmekteydi. Programın bu çok doğal ve tadına doyulamaz akışı içinde: Konuklardan birisi, Müzeyyen Hanım’dan bir istekte bulunuyor. O, “Daha o makama geçmedik, bekle” diyor,,. Bir başkası yüksek sesle: Kendisini yılını vererek Maksim’de seyrettiğini söylüyor,  O “ Senin dediğin Kazablanka daha o yıllarda Maksim yoktu.” diye düzeltiyordu…  Salona gelirken dikkatimi çeken, üç kat merdivenleri zorlanarak,  tarihi tırabzanlara tutunarak ve yakınlarının yardımı ile çıkabilen yaş almış seyircisine ise, adeta başka bir özen gösteriyordu. Makama, uymayan veya hiç Müzeyyen Hanım tarzı olmayan bir şarki istendiğinde de, bu kitleye “Ben ne yapayım?” der gibi bakıyordu.   Bir süre sonra, seyirciyi şarkıları ile öyle bir yolculuğa  davet ediyor ki, gazino isimlerinden, güfte ve bestekar adlarından  adeta Cumhuriyet tarihi belgeseline geçiyordunuz.  Devlet erkanı rahmetle ve sevdikleri şarkılarla birer birer anılırken: “O şarkı 10. yılda, şu beste boğaz için, 70 öncesi daha boğaz köprüsü yoktu…” gibi detaylara inerek seyircisine bilgilendiriyordu. Biz sadece bir müzik ziyafeti yaşamıyor, tarihi yaşıyorduk.

Zaman geliyor, tüm otoritesini bir yere bırakıyor, “… Ses de ses o zamanlar… Şimdiki gibi değil, daha ameliyatları olmamışım, boğazıma tüpleri sokup çıkarmamışlar” diyebiliyor… Ve rakı kadehini eline alıp şöyle bir havalandırıp, ters takla attırışı ve içişi var ki, görmeyenlere anlatamazsınız… Tıpkı, bütün bir elmayı avcunun arasına alıp, bir hamlede ikiye ayırabilmesi gibi…

İstek üzerine Feraye’yi okurken gözleri dolan, şahane bir İzmir zeybeği oynarken, “Bizim efelerimizin dağ gibi yere diz vuruşu,  benim yüreğimi yerinden oynatır” diye coşan bir Müzeyyen Senar… Öyküsünü anlattıktan sonra  “Ormancı”yı dinliyoruz… Müzeyyen Hanım, seyirciyi avcunun içine alıyor, gerektiği zaman tempoyu artırıyor, salonun enerjisini kademe kademe en yüksek seviyeye çıkartıp;  sonra küt diye an alt seviyeden yaylı tamburu kulaklarınıza üfletiyor ve bambaşka bir makama çıkıyor…  Ve finalde büyük bir coşku ile “Gelin, Mustafa Kemal’in sevdiği Rumeli türkülerinden size bir demet sunayım” deyip, peş peşe çok içten Atatürk’ün sevdiği türküleri, mimikleri ve kendine has sahne figürleri eşliğinde tamamlıyor.  Salon en tempolu, en coşkulu anında iken, yine pat diye tüm sazları durdurup, “Çok yaşadım çok! Rabbim bu uzun yılları benden alıp O’na verseydin ya!”(Mustafa Kemal’i kast ediyor)” diyerek hepimizi en duygulandırdığı anda: İki dizinin üstüne sahneye çöküp,  arkasında tek bir saz olmaksızın, başlıyor: “Hastayım, yaşıyorum” …

Ben o geceyi ve Müzeyyen Senar’ı sahnede görebilmiş olmanın mutluluğunu,  en kıymetli hatıralarım arasında müstesna bir titizlikle koruyorum.

Evet, Müzeyyen Senar aramızdan fiziken ayrıldı… Ancak, kendisi Türkiye’nin göğsünde bir ziynettir. 10 Şubat Salı günü Bebek camiinde mezarına koyduğumuz çiçekler;  O’nun bize sunduğu şarkılar ve sahnesi kadar bile renkli değildir. Mukabelemizi hoş görsünler… Mezarının üstüne emanet ettiğimiz çiçekler semboliktir.  Esas olan; Kalplerimizden, sevgilerimizden ve gönül borcumuzdan ördüğümüz görülmez olan çelenktir.

Ülke insanının, Müzeyyen Senar’ı anımsamakta hasislik göstermeyeceğine olan inancım tamdır.

Hatırası önünde şükranla eğiliyorum…