Etiketler

, , , ,

Tarık Buğra - Demir Aytaç

 

.

.

“Sanat; kainatı ve insanları bir

mizaca göre yeniden yaratmaktır…”

Demir Aytaç

Tarık Buğra, tarihimizi iyi bilen, Anadolu yaşamını ve insanını çok iyi tanıyan ve yapıtlarında da bu konuları bir o denli güzel işleyebilen usta bir edebiyatçımızdır. Edebiyat sanatına önceleri öykülerle başlamış, daha sonra romana yönelmiş, her iki türde de başarılı olmuştur.

Olaylara geniş bir büyüteçle ve farklı açıdan bakabilmesi,   detayları iyi yakalamış olması, duygulu yapısı, sağlam dili ve özellikle kahramanlarının karşılıklı konuşmalarında göstermiş olduğu başarısı, ortaya, her zaman zevkle okunabilecek, sürükleyici yapıtlar çıkarmıştır.

Sanatın amacının insanı yükseltmek olduğuna inanan yazarımızı tarihi sevdiren ve okutabilen yazarlarımız arasında tanımlamak doğru olacaktır. “Osmancık” adlı tarihi yapıtında, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi Han’ın yaşamı bizlere sürükleyici bir tempoda ve çok güzel anlatılmaktadır.

Bence üzerinde durulması gereken bir başka yapıtı da “Küçük Ağa”dır. Bu roman Milli Mücadele yıllarımıza farklı bir açıdan bakabilen, değişimin en uç noktasında bir kasaba halkının duygularını anlatan bir yapıttır. “Küçük Ağa”, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Nutuk”, Halide Edip Adıvar’ın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun konu ile ilgili yapıtlarını okuduktan ve anladıktan sonra, o dönemin sosyolojik yapısına dokunabilmek için okunması gereken bir yapıttır.

“Küçük Ağa”da kasaba işgal edilmemiştir. Ankara’da, Mustafa Kemal’in öncülüğünde toplanan milli kuvvetle 600 yıldır bağlı oldukları İstanbul hükümeti arasında kasabadaki sade insanlar seçim yapmak durumundadırlar. Tarık Buğra bu ikilemi iyi yakalamış, bireye indirgemiş ve geçmişin doğal birikimi olan bireyin akıl ve duygu işleyişinin değişimde ne denli zorlanabileceğini çok başarılı işlemiştir.

Küçük Ağa’nın Milli Mücadele’yi “o güne kadar yazılmış romanlardan farklı bir kapsam ve bakış açısından” görüntüleyen bir yapıt olduğunu vurgulayan değerli edebiyatçımız Prof. Dr. İnci Enginün, bir başka değerli edebiyatçımız Fethi Naci’nin görüşlerine de yer vererek, yapıtı bize şöyle sunmaktadır:

Eserin kahramanlarını çocukluğunda ve babasının yanında tanıdığını belirten Tarık Buğra, iyi tanıdığı kasaba hayatı içinde Milli Mücadele’nin en güç anlarında kişileri, kendi benliklerini bulma ve yollarını seçme sürecinde ele almıştır. Seçme ile başlayan sorumluluk duygusunun kişilerde yarattığı hesaplaşma eserin en güzel sayfalarını teşkil eder. (…) Fethi Naci’nin ‘Eylem içinde bilinçlenerek görüşlerinin tam karşıtı olan görüşlere ulaşmak’ dediği bu psikolojik gelişme, gerçekten usta romancı tarafından büyük bir başarıyla yansıtılmıştır.”

Fethi Naci, “‘Küçük Ağa’ sevgilerin romanıdır” diyor ve ekliyor:

“Tarık Buğra’nın Akşehir’i de, Akşehir insanlarını da ne kadar çok sevdiğini sayfalar boyunca izlemek mümkün.”

Yapıtlarındaki kahramanlar gündelik yaşamın içerisinden, doğal insanlardır. Bu insanların iç dünyalarını ve hüzünlerini bizlere çok başarılı aktarır. Realizmin ön planda olduğu yapıtlarında hep bir denge öğesi göze çarpar. Kahramanlar konunun önüne geçmediği gibi, konu da hiçbir zaman kahramanlardan önemli değildir.

Tarık Buğra roman ve tiyatro gibi yarına kalıcı yapıtların en mükemmel kültür Türkçe’si ile yazılması gerektiğini savunmuş ve “Hikaye de, roman da, tiyatro da dille yaşar. Dilin mükemmel, yani değişmez haline yaklaştıkça yaşar” demiştir.

Tarık Buğra, gazeteciliğe Akşehir’de çıkarmaya başladığı “Nasrettin Hoca” gazetesi ile başlamış, daha sonra İstanbul’a gelince çeşitli gazetelerde bu mesleğin tüm kademelerinde görev almış ve 1983 yılına dek devam etmiştir.

Tarık Buğra’nın, kitaplarında insanı tüm halleriyle anlattığını ve yazacağı konuyu kafasında oluşturduktan sonra yazmaya başladığını söyleyen eşi Hatice Buğra, “Tarık Bey’i ya hiç anlamamışlardır ya da yanlış anlamışlardır. Onu anlamak özel bir çaba, sürekli bir tanışıklık gerektirir çünkü. Gelişmiş ve incelmiş bir okuma zevkine sahip olmayanlar onu anlayamazlar. Hikayeleri müphemdir, bazı şeyleri okuyucuya bırakır” diyor.

Aşağıda, sizlere, Tarık Buğra’nın “Oğlumuz” adlı öyküsünü sunuyorum. Bu öykü 1948 yılında Cumhuriyet gazetesinin öykü yarışmasında ikinciliği kazanmıştır. Yazar, bir yıl sonra da öykülerini aynı başlıkta toplayan kitabını yayımlamıştır.

Yapıtlarını Devlet Tiyatrolarında, televizyonda ve sinemalarımızda izlediğimiz, güzel Türkçe’si, sürükleyici kalemi ve farklı bakış açısıyla bizleri düşünmeye davet eden yazarımızı sevgi ve saygıyla anıyorum.•

Oğlumuz

Karım, güneş belirmeye başlayan pencerenin önünde oturuyordu. Bütün geceyi orada geçirmişti.Tarık Buğra - Oğlumuz - Demir Aytaç

“Sen hâlâ yatmayacak mısın?” dedim.

Doğruldu. Kül rengi pencerenin önünde sadece bir gölgeden ibaretti. Fakat bu gölgede beraber geçirdiğimiz yirmi küsur yılın her gününden bir şey vardı.

“Ezan okunuyor” diye mırıldandı.

Sesi bana hüzün verdi. Odamız bu dünyada, duyguların erişemeyeceği kadar ötede gibiydi ve karım, Kur’anla vaadedilen saadetini, sanki asırlardan beri beyhude yere bekliyordu.

Hareketlerinde ve yürüyüşünde kabul edilmiş bir mağlûbiyetin hazin sükûneti vardı. Mutfağa geçti. Onu sanki rüyada görüyordum: Mangala ve semavere kömür koydu; abdest aldı, sonra seccadesini sofaya sererek namaza durdu.

Pencere iyiden iyiye aydınlanmıştı.

Renksiz, sessiz ve serin kuşluk vakti: Yatağın ılıklığı, belirsiz duygular, düşünceden kaçış. Dalmışım.

“Yahu…”

“Ne var?”

“Geldi…”

“İyi ya işte…”

Fakat mesele bu değildi: Karım beni kayıtsız buluyor ve üzülüyordu:

“Bir şey söylemeyecek misin; bu üçüncü oluyor… Ha yahu: Ne yapacağız?”

Bilir miyim ben? Fakat ona:

“Yarın bir şeyler yaparım” diyorum.

Hangi yarın?.. Gökyüzü tatlı maviliğini bulmuştu bile. Gün, katılmaya mecbur olduğumuz gün, başlıyordu. Karım haklı. Bunun üzerinde durmak lazım. Oğlum yatağına daha yeni giriyordu. Ona, bu yaptığının ümitsiz bir isyan olduğunu anlatmalıydım. Yataktan, birdenbire fırladım. Karım telaşlandı:

“Fazla sert davranma. Ne de olsa artık…”

Devam edemedi. Ona baktım: Gözlerindeki mana allak bullak. Ah benim saz benizli, kır saçlı bebeğim.

Çıkarken, omuzlarıma hırkamı koydu.

Odası gündoğdu tarafındaydı. Pencereleri büyükçe bir bahçeye bakardı. Karşı evden kurtulmak üzere olan güneş, duvarları hafifçe pembeleştirmişti.

Ve o, uyumuştu.

Elbiselerini masanın üstüne atıvermiş, pijamasının ceketini giymemişti. Yatağının yanındaki sandalyeye iliştim. İçim bir tuhaftı. Ona bakamıyordum; fakat onunla doluydum: Tıpkı, çok eskiden bir defa daha olduğu gibi: O zaman daha küçüktü, tifoya tutulmuştu, ateşi vardı, sayıklıyordu. O, şimdi bunu hatırlamaz ki…

***

Karlı bir şubat gecesi doğmuştu. Babamın kucağına verirken bir tuhaftım… İsim ararken kamus bana ne kadar boş gelmişti. Ona, ışıl ışıl, kainat gibi manalı bir kelime bulmak istiyordum. Sonunda ona Ömer dedik. Bu da ona çok yakışmıştı. Onu, tarihe girmiş bütün Ömer’lerin ikbaline layık görüyordum.

İlk gülüş… ilk diş… ilk kelime… Annesine doğru, genç, güzel ve mesut annesine doğru ilk adım.

Sonra yedinci yaş… Mektebe götürdüğüm gün ne kadar ağlamıştı: Sanki varlığına evden başka bir ortak kabul etmek istemiyordu. Fakat bu mukadderdi: O da her oğul gibi sokak, mektep ve çarşı arasında, günden güne katileşen bir bölünmeye mahkûmdu.

Ve on dördüncü yaş: Hırçınlıklar, iştihasızlıklar… Bize yeni bir ortak daha, ortakların en             yenilmezi… Karımın mağrur telaşları ve benim ilk endişem.

Liseyi, daha sonra fakülteyi bitirdi. Bu arada, onu biraz daha iyi yaşatabilmek için, karım, düğününden kalan üç beşibirliğini bozdurdu… Ve o, ilk aşkın bahtsızlığı ile sarsıldı, bizi de perişan etti.

Böylece biz ona bütün bütün bağlanırken, dünyamız artık tamamen onunla hudutlanırken…

“Sen bizden ayrılıverdin. Sevgimiz arttıkça sen biraz daha fazla rahatsız oluyordun. Ben bunu anlıyordum: Sen buna biraz da hürriyetine tecavüz buluyordun. Fakat annen…

Ben biliyorum: Sen, artık odaların bu döşeniş tarzını, hatta bu evi beğenmiyorsun… Uçmayı öğrenmiş bir serçe yavrusu gibi, gözün başka dallarda. Senin düşündüğün, kim bilir ne cici şeydir. Bizi misafir edeceğin odayı da unutmamışsındır; buna eminim. Bu kadarı bize… Bana yeter… Fakat annen… Bunu sen de seziyor, arada sırada, hatta sık sık kardeşlerini nasıl okutacağından, bizim için neler tasavvur ettiğinden bahsediyorsun. Fakat birbirimizden niçin gizleyelim; sen böyle konuşurken sesini titreten şeyde biraz vicdan burkulması ve daha çok çaresizliğin azabı yok mu? Ama sen bunun için üzülme, senin elinden ne gelir; hayat böyle işte, yapamazsın ki…

Ben senin içkiden ne umduğunu biliyorum; alışmayacağına da eminim… Fakat annen…

Sonra ben senin dışarıda ne aradığını, evden niçin kaçtığını da biliyorum. Belki de küçük bir orospu. Ben onlara düşman değilim; hatta… Fakat annen… Kadıncağız böyle birine kapılıvereceksin diye tir tir titriyor. Sen gecelerini böyle dışarıda geçirince, kuruntuları, ışıl ışıl caddeleri ve gazinoları masal mağaralarına çeviriyor.

Fakat bunlara ne lüzum var; sen sanki bunları bilmiyor musun?.. Ben sanki bütün bu şeylerin senin kalbini nasıl sızlattığını bilmiyor muyum?.. Annen, ben… Sen bize bakma. Bütün budalalık bizde. Biraz hasta olmanı bekler gibiyiz. Hâlâ bize en çok ait olduğun günlerdeki gibi kalmanı istiyoruz. Değişebileceğini aklımız almıyor. İşte, gözlerimi bir türlü yüzüne çeviremiyorum, sana bakamıyorum. Annen de böyle. Şimdi biz, seni uyandıramayız. Çünkü düşünmeye cesaret edemeden biliyoruz ki; artık senin uykun da değişti. Eskiden bizi bekler gibi uyurdun. Evet, artık uykun da değişti. Hatta asıl değişiklik uykularında oldu; sen uykularında da bizden uzaklaştın…”

Başımı çevirdim: Ona baktım. Bunu yaparken romatizmalı kolumu kullanır gibiydim. Fakat içim birdenbire ferahladı: Sanki yıllardır aradığım bir arkadaşımı bulmuştum. Islık çalmak istiyordum. Perdeleri indirdim; güneş onu rahatsız edecekti. Benimkilere benzeyen sert ve siyah sakallı yüzünü hafifçe öperek dışarı çıktım.

Çayımızı içerken karım biraz dalgındı. Ben, küçük oğlumun çayını gizlice, hiç sevmediği limonla doldurdum.•

 

Tarık Buğra’nın Yaşamından Notlar ve Yapıtları

  • 2 Eylül 1918’de Akşehir’de doğdu. •Ortaokulda Rıfkı Melûl Meriç’in, yatılı okuduğu İstanbul Lisesi’nde Pertev Naili Boratav’ın öğrencisi oldu. •Yazar olmaya onuncu sınıfta karar verdi. •1936’da Konya Lisesi’nden mezun oldu, •İstanbul Üniversitesi, Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. •İki yıl sonra hukuk fakültesine, oradan da edebiyat fakültesi’ne geçti. •Mezuniyet tezini vermeden ayrıldı. •Gazeteciliğe 1947’de Akşehir’de babası Nazım Bey’le birlikte “Nasreddin Hoca” gazetesini çıkararak başladı. •1951’den sonra Milliyet, Vatan, Yenigün, Yeni İstanbul ve haftalık Yol gazetesinde yazdı. •Bu gazetelerin kimilerinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. •Tercüman gazetesindeki köşe yazarlığından 1976’da ayrıldı, zamanını tümüyle edebiyata verdi. •Devlet Tiyatroları, Edebi Kurul Başkanlığı’nda Edebi Kurul üyeliği yaptı. •Tarık Buğra ilk piyeslerini ve “Yalnızların Romanı”nı askerliği sırasında yazmıştı. Ama adı, “Oğlumuz” adlı hikâyesinin 1948’de Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada ikincilik kazanmasıyla duyuldu. •Roman, hikâye, oyun ve fıkra yazarı Tarık Buğra 26 Şubat 1994 tarihinde kanser tedavisi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşamını kaybetti ve Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.•

Yapıtları: Hikaye: “Oğlumuz” (1949), “Yarın Diye Bir Şey Yoktur” (1952), “İki Uyku Arasında” (1954), “Hikayeler” (1964; yeni ilavelerle 1969).

Tiyatro: “Ayakta Durmak İstiyorum” (1972), “Akümülatörlü Radyo” (1979), “Yüzlerce Çiçek Birden

Açtı” (1979), “İbişin Rüyası” (1979), “Güneş ve Arslan” (1988).

Gezi Yazıları: “Gagaringrad-Moskova Notları” (1962).

Fıkra ve Deneme: “Gençlik Türküsü” (1964).

Roman: “Siyah Kehribar” (1955), “Küçük Ağa” (1964), “Küçük Ağa Ankara’da” (1966), “İbişin Rüyası” (1970), “Firavun İmanı” (1976), “Gençliğim Eyvah” (1979), “Dönemeçte” (1980), “Yalnızlar” (1981), “Yağmur Beklerken” (1981), “Osmancık” (1983), “Dünyanın En Pis Sokağı” (1989).

Senaryo: “Zafer Gaye Değildir” (1993), “Sıfırdan Doruğa-Patron” (1994)