Hitabet2002 yılında, Bütün Dünya dergisinde çıkan yazımda: Siyaset yapan Liderlerimizin, “yerel”i dillendirdikleri  oranda, halka  yakın ve dolayısı ile başarılı olacaklarını yazmıştım.  Tek bir satırına dokunmadan, tekrar paylaşıyorum.

Demir  AYTAÇ

Klasik Türk edebiyatında, şiirlerimizden ve düz yazılarımızdan alınabilecek öyle alıntılar vardır ki, titizlikle seçildiklerinde her  biri birer öz deyiş niteliğinde olabilir. Bu alıntılar birkaç tümce ya da kısa birer paragraf biçiminde olabilirler. Bunlar küçük demetler halinde sunulur, ancak her biri bize arkasından bir dünya seyrettirir. Bazen bir tanesi bir kitaba bedeldir. Kimileri tüm bir ömrün deneyimini içinde taşır. Yerinde kullanılan dikkatli seçilmiş bir alıntı, yaşamımıza yeni bir ufuk açabileceği gibi, düşüncelerimizi değiştirerek bizleri yeniden yapılandırabilir.

Seçkin edebiyat yapıtlarından yapılan alıntılar, kuşaktan kuşağa çekilen telgraf mesajları gibidir.

Bir dönemin öteki döneme sunduğu armağanlar ve geçenlerin gelenlere bıraktığı kısa vasiyettirler.  İçlerinde öyleleri vardır ki, tüm bir dönemi anlatır, bir ulusun yüzyılların içerisinden gelen yaşam felsefesini özetler.

Bir sunuş yaparken, halka hitap ederken yerinde yapılmış bir alıntı büyük bir başarıdır. Konuyu aydınlatır. Geçmiş ile köprü kurar. Halkın öz değerlerine sahip çıkar ve en önemlisi birçok tartışmayı tarafsız bir otoritenin hakemliği ile tatlıya bağlar.

Seçim öncesi siyasi parti önderlerinin halkla iletişimlerinde ve tüm konuşmalarında klasik Türk edebiyatından yeterince yararlanamadıklarını bir kez daha üzüntüyle izliyorum.

Gerçekte yalnızca seçim kampanyalarında değil, siyasi önderler toplumla iletişim kurmaya çalıştıkları her ortamda ve tüm konuşmalarında, kendi edebiyatından alıntı yaptıkları sürece söylemek istediklerini daha net aktarırlar ve halka daha yakın olurlar. Gerçek siyasi savaş önce insanların kalplerinde daha sonra kafalarında kazanılır.

Batı’da bunun örneğine çok sık rastlıyoruz. Oradaki siyasi önderlerin bu konuya çok büyük önem verdiklerini de biliyoruz. John F. Kennedy’nin,  Winston Churchill’in, Margaret Thatcher’ın, Ronald Reagan’ın cilt cilt yayımlanmış kitaplarından, konuşmalarının ne denli büyük bir titizlikle ve profesyonel kadrolarca hazırlandığını, yüzyıllar öncesine giderek kendi edebiyatından alıntılar yaptıklarını, bunu kültürü devam ettirmenin başka bir stratejik yolu olarak bilinçli bir biçimde kullandıklarını görüyoruz.

Türkiye’ye gelince, siyasi ayrımcılığın seçilen ayrıntılara da yansıdığını, belli görüş ve düşüncelerin temsilciliğine indirgenmiş genel kalıplar dışına çıkılamadığını, kültür birikimini aktarmak yerine, işin zahmetsiz ve kolay olanına gidildiğini ve klasik yapıtlarımızdan edebi alıntıların hemen hemen hiç yapılmadığını, slogan niteliğinde olanların yeğlendiğini görüyoruz.

Televizyon ekranlarında Türk insanına, elimizde hiçbir kültür hazinesi yokmuşçasına Amerikan önderlerinden alıntılar yapmak, Shakespeare’in Othellosu’ndan örnekler vermek topluma yakın olduğunu iddia eden, onun dertlerini en iyi bilen olarak çözüm sözü veren siyasi kişiler için ne denli başarılı bir yöntemdir bilemiyorum.

Ağırlıklı olarak kendi edebiyatından alıntılar yapan bir önderin yeri geldiğinde dünya edebiyatından da yararlanmasında hiçbir sakınca yoktur. Ancak, kanımca öncelik bilinçli bir biçimde öz değerlere verilmelidir. Halka yakın olmayı amaçlayanlar, mesajını net vermek isteyenler, kendi klasik edebiyatından doğru ve bilinçli bir biçimde yararlanmalıdırlar. Bu yararlanma seçim meydanlarında kısa bir özdeyiş olabileceği gibi, dikkatlerin daha iyi odaklanabildiği açık oturumlarda ya da kapalı salon sunuşlarında kaynak belirtilerek kullanılabilecek daha da uzun bir paragraf da olabilir.

Önderler herkesten önce, klasik yapıtlarımızın mitleşmiş kahramanlarını tanımak, buKlasik Türk Edebiyatı konuda akademik düzeyde birikime sahip değillerse de çevrelerinde gerekli kadroları bulundurmak zorundadırlar. Gerçekte meslekleri ne olursa olsun, klasik kültüre sahip olmayanların geniş ufukları görebilmesi ve geniş kitlelere hitap edebilmesi olanaksızdır.

Sonuç olarak yaşamda mutlu olmuş toplumlar, yaşamlarını kendi öz değerleri üzerine bilimsel olarak kuranlardır. Öz değerlerin başında da bir toplumun dili, dini, örfü ve müziği gibi klasik edebiyatı gelir…

Örneğin, yeni kurulan bir parti ya da mevcut bir parti kendisini anlatmak üzere yola çıkışında, parti programına ve sözüne Yunus Emre’den “Gelin tanış olalım, işin kolayını tutalım” biçiminde hoşgörü, anlayış, sevgi, konuşma ve paylaşımın çok ötesinde ne demek istediğini çok net ve kısa olarak anlatamaz mı? Değişen çağın koşullarında bireyselliğin ön plana çıkmasına karşın toplum olarak hep birlikte ortak paydalarda buluşabileceğimizi ve bunu barış içinde gerçekleştirebileceğimizi Nazım Hikmet’in “Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine” dizeleriyle en güzel biçimde dile getiremez miyiz?

Sözgelişi toplumun tüm kesimini kucaklamak isteyen bir konuşmada aşağıdaki alıntı yalnızca kalplere seslenmeyecek; önderinde ruhunun aynası olabilecektir:

“… Dibi görünmeyen kuyulara atılan taş nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir… Fikrimce yalnız doğruluk hastalığı, bir hak ve hakikat meselesi etrafında toplanmak kabiliyeti bir cemiyeti mesut etmeye kafi gelemez… Bunun için acımak, birbirimizin feryadını, iniltisini duyabilmek de lazım.” Reşat Nuri Güntekin, “Acımak”.

Analar, babalar diye arabeske kaçan bir yaklaşım yerine şehit ailelerine seslenirken Cenap Şahabettin bize daha iyi bir yol göstericidir:

“Cenap’ın babası Plevne’de şehit olmuştur. Yıllar sonra, oralardan alacakaranlıkta geçerken (trenin) pencereyi açan Cenap yeryüzünde bir mezarı bile kalmayan zavallı babasının uzaklardaki ruhunu teneffüs etmek ister ve sökmekte olan şafağın kızıllaştırdığı semaya karşı şöyle der:

‘Bir şehit için bu sabah ufku ne güzel bir kefendi. Baba, seni bu Ağustos ayının son seherinde Plevne ufkunun bu geniş, kanlı mendili içinde kokladım.’” Cenap Şahabettin.

Küreselleşen dünyamızda değişimi vurgulamak isteyen bir önderin, Amerikan gurularına başvurmasına da gerek yoktur:

“Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek…” Ahmet Hamdi Tanpınar.

Yasa düzeninden söz ederken:

“Kanun kanun diyoruz, nerede o mescud-ı muhayyel

Düşman diyoruz, nerede bu? Hariçte mi bizde mi?

Kanun diye, kanun diye, kanun tepelendi.” Tevfik Fikret, “Doksanbeşe Doğru”.

Milletin varlığını Sakarya Savaşı’nda en iyi duyumsayan yazarımız gibi:

“İşte garip bir surette ben denilen şeyin tamamen milletin içine karışmış olduğunu en fazla o zaman hissettim. Millet göçerse, ben de onlarla beraber gitmek istiyordum.” Ya da, “Biz Amerika’nın ana esaslarından ziyade, kısa süren geçici modalarını kendimize mal etmek temayülünü gösteriyoruz.” Halide Edib Adıvar.

Hatta içinde bulunduğumuz durumu bile anlatabilirsiniz:

“Para mabud bankalar mabed.” Abdülhak Hâmid, 1879.

2002 yılı Türkiye’sinde, başarı uzaklarda değil, avuçlarımızın içindedir. Ve her geçen gün daha büyük bir güçle inanıyorum ki: Bu dünyada insan ne için yaşıyorsa, onun kadar değerlidir…•