Etiketler

, , , ,

Ahmet Hikmet Müftüoğlu - Demir Atanlar

Ahmet Hikmet’in önemi Türk kültürüne ve milli ruhumuza zamanında verdiği değerlerle ölçülmelidir.

Bu alandaki yapıtları Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ders kitaplarında yer almış ve ünlü yazısı “Üzümcü” bir kuşağın belleklerinden silemediği, ezbere okunan bir metin olarak çok beğenilmiştir.

Demir Aytaç

“Yaşlar kurur, iniltiler durur, çukurlar dolar, yangınlar söner, mezarlar çöker, viraneler şenlenir; her şey bitti sayılır… Yalnız kitapların arasında hareketsiz duran barut tozlarına benzeyen yazılar, hatıralar kalır…” diyen Türk edebiyatının ünlü adlarından Ahmet Hikmet Müftüoğlu 19 Mayıs 1927’de aramızdan ayrılmıştır. Kendisini saygıyla anıyorum.

Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun yazarlığını iki aşamada incelemek daha doğrudur. Birincisi Servet-i Fünun devrinde yazılmış öyküleri (“Haristan ve Gülistan” adlı kitabında toplanmıştır, 1901), ikincisi ise milli akıma bağlandıktan sonra yazdığı öykülerdir. (“Çağlayanlar” adlı yapıtında toplanmıştır, 1922)

İsmail Habib, Ahmet Hikmet’i sanat anlayışı ve ruhu bakımından Servet-i Fünuncular’dan ayırmak gerektiğini belirttikten sonra “Onun edebiyat tarihinde Servet-i Fünun dönemi sanatçısı sayılmasının nedeni, yapıtlarının büyük bir kısmının Servet-i Fünun dergisinde yayımlanmış olmasındandır. O ‘sanat için sanat’ ilkesinden çok ‘toplum için sanat’ anlayışına bağlıdır. Sanatını Türk milleti ve onun değer sistemleri için kullanmıştır. Kısa öyküleri ile edebiyat tarihimizin kalıcı adları arasında yer alır” demektedir.

Meşrutiyet’ten sonra ise, milli edebiyat akımının çok koyu bir taraftarı olmuştur. Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre ailesinin ve yakınlarının yaşadığı Rumeli Türklerinin acısı ve yaşananlar onun sanat yaşamına etkili olmuş ve yapıtlarında yer almıştır.

Hakkı Süha Gezgin’e göre, yazarın yabancı ülkelerde görev alması sanata az zaman ayırmasına neden olmuş ve yapıtlarının sayısı kısıtlı kalmıştır:

“Yoksa milliyet aşkı gibi bir coşkun kaynağa eren ruh, Müftüoğlu’nu pek zengin eser hazinelerinin sahibi etmeye yeterdi.”

Yazarın başarılı yazılarından birisi “Yeğenim”de, Avrupa’ya eğitime giden gençlerin yabancı kültürü hazmedememeleri durumunda nasıl züppeleştikleri eleştirilmektedir. Ayrıca, yazarımız yapıtlarında; Batı’nın Türkleri uygarlığa hizmet edemeyen ve yalnızca savaşta kahraman olarak gösteren görüşüne karşı çıkmış; çeşitli motif ve kurgularla öykülerinde insanımızın yeteneği ve sanat gücünü ön plana çıkarmıştır. Bu konuda yazarın en seçkin yapıtlarından birisi de çok sevdiğim bir öyküsü “Ayşe Kız ile Vato” dur.

“Ayşe Kız ile Vato” da, yazarımız Amerikalı, İtalyan ve Alman dostları ile birlikte bir Macar kontunun konuğu olarak özel bir kulüpte yemektedir. Güzel bir sohbetten sonra, kont tüm konuklarını özel koleksiyonunu göstermek üzere evine davet eder. Çok nadide parçalardan oluşan koleksiyonu hakkında bilgi veren kont, çalışma odasındaki bir tabloya konuklarının dikkatini çeker ve “İşte” der, “Macaristan’da bir eşi bulunmayan bir lavha, bir hakiki Vato.” Bu resim, dünyaca ünlü ve Fransa’nın en büyük kolorist ve teknisyenlerinden kabul edilen Jean Antoine Watteau’ya aittir. Kont, resim ile ilgili bilgileri verdikten sonra, “Şimdi bundan daha kıymetli bir şey göstereceğim” diyerek resmin hemen yanında asılı duran yapıtı işaret eder ve “Bir gün fakir düşsem belki Vato’yu satabilirim. Fakat aile yadigarı eşyamla bu halıyı elimden çıkaramam sanıyorum” diyerek duvarda asılı duran Gördüs kilimini gösterir. Tüm tarihi yapıtlar ve değerli eşyalarla dolu olan bu evde, yabancı konukların tümü bu kilim çevresinde toplanmışlar ve kontun ilmik sayıları, renklerin uyumu ve kilim motiflerinin birbirlerine benzemediği, her birisinde ayrı bir yaratıcı güç ve uyum olduğunun açıklamasını dinlemeye başlamışlardır. Ahmet Hikmet, bu olay karşısında Gördüs kasabasındaki Anadolu kadınına şöyle seslenir:

“Vato’nun yanında zekâ ve hüner aleminin huzuruna çıkarak aynı mevkiye, aynı kıymete nail oluşuna ne sebep bulayım? (Konusunda eğitim almamış) Tahsilsiz, (içten gelen) zevkinle, (yaratılıştan olan) kabiliyetinle, o renklere verdiğin düzgün zarafete sihir mi, mucize mi diyeyim? Ey Ayşecik!.. Sen nasıl bir ocaksın ki soğumuş küllerinde ateş gizlidir. (Kilimin üzerindeki) Baykuşlarından bülbül sedası gelir. Seni benden çok evvel takdir edenler gene Vato gibi ressamların vatandaşları olduğu için beni affet!”

 Ahmet Hikmet Müftüoğlu denilince benim aklıma “Ayşe Kız ile Vato”ya rağmen ilk “Üzümcü” gelir. Cumhuriyet kuşağının bir dönemine damgasını vuran, “Kıraat”larda ve ders kitaplarında okutulan, halk evlerinde Cumhuriyet dönemi öğretmenleri (ki biz onları Çalıkuşu’nun Ferideleri kabul ediyoruz) tarafından sahneye konan “Üzümcü”, Türk köylüsünü ve askerinin kaderini ve karakterini çok güzel anlatan ve yeni kuşakların da tanıması gereken bir metindir. Öykü olarak başlayıp, deneme ve makaleye dönüşen “Üzümcü”de Osmanlı haritası değişik satıcı sesleri ile çizilmekte ve Türk köylüsü, üzüm satıcısının “Çaaavuuuş” diye sesinde hemen fark edilmektedir. Çok sıcak bir temmuz günü, sırtındaki küfesi ile üzüm satan bu köylü, yazar tarafından bizlere çok güzel tanıtılmakta, adeta gözlerimizin önünde canlanabilmektedir. Bu üzüm satan insanın, sıra kendisine geldiğinde her şeyinden vazgeçerek nasıl cepheye koştuğu ve Türk köylüsünün bir asker olarak tüm bir ömrü sınırdan sınıra nasıl geçirdiği, ne emellerden vazgeçerek ne fedakârlıklara katlanarak savaştığı ve arkasında neler bırakmak zorunda kaldığı çok güzel anlatılmaktadır.

“Üzümcü”nün ilk bölümü öykü kısmında Büyükada, sıcak hava, ortam ve satıcının kendisi tanıtılır. İkinci bölüm ise: “Bugün uçuk benzinle, yırtık cepkeninle bir vatan kurbanı teslimiyetiyle girdiğin devlet kapısından, asker ocağından, yarın yeni libasınla (giysi) kızıl fesinle bir amir kurumi ile çıkarsın….” diyerek başlar ve Türk askerini anlatır.

Yeni kuşaklara “Üzümcü” nün Türk köylüsü ve askeri üzerine yazılmış çok güzel bir metin olarak tanıtırken önemli bir noktanın altını titizlikle çizmek isterim.

Ahmet Hikmet Müftüoğlu en güzel eserlerini milli akımın etkisinde vermiştir. Bu akımda, Türk yazarları kendi milletlerinin dilini kullanmaya başlamışlar, kendi ruhlarını milletin ruhuna ayna tutmaya gayret etmişler, milletin heyecanlarından konu almaya başlamışlar ve Türk duygusunu, Türk birliğini ve Türklük bilincini en yüksek dereceye çıkartan eserler yaratmışlardır. Ancak, bu yapıtlar Osmanlı’nın o dönemi ve şartları göz önüne alınarak okunmalıdır.

Bu günün Türkiye’sinde ise, bu yapıtlar edebi kıymeti olan güzellikler olarak öğrenilmeli, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti bir sevgi üzerine kurduğu, bunun ortak bir duygu ve manevi bir birlik olduğu bilinmelidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamının hiçbir döneminde, hiçbir zaman ırk, din ve dil farkını ön plana çıkartan bir milliyetçilik, kendi özdeğerlerimizi yüceltirken, başkalarınınkini küçük düşüren, küçük gören bir tutum içinde olmadığı da unutulmamalıdır.

ÜZÜMCÜ

“Veled Çelebi Efendi’ye”Ahmet Hikmet Müftüoğlu - Demir Atanlar

Büyükada’da. Temmuz başı- öğle üstü. Güneşin eriyip toprakları, yaprakları kavrayıp kavurduğu, yalayıp parlattığı bir gün. Gökten dökülen sıcak, yanakları yakıyor, göğüsleri eziyor, nefesleri tıkıyor. Elle tutulabilir bir alev hâline geliyor. Ortalık gözleri kamaştıracak derece de aydınlık. Karşıdaki çamlar yanık, siyah birer leke gibi duruyor. Bu kadar aydınlığa dayanamayan gözler sönüyor ve kapanan göz kapakları altında kımıldamak istemiyordu. Yer, gök bir kor hâlinde yanıyordu.

Baygın, geniş sükûtun içinde ta uzaklardan, iskele tarafından, akisler hâsıl ederek korkunç, vakur bir sedâ kükredi:

–         Kaaarpuz! Karpuz!

Köşklerin camlarına çarparak, çamların tepelerinden aşarak kızgın bir kartal mehabetiyle dağların sırtlarından uçan bu sesten ürken bir küme güvercin karşıki çamlıktan havalandı.

–         Kaaarpuuz!..

Bu sedâya Nizam tarafından daha dik, daha iri bir ses aks-i sedâ gibi cevap verdi:

–         Çaaavuuuuş!

Sükût! Sanki bu dik, kalın, büyük sesin azametinden mevcûdât bir saniye için ürkmüş, titremişti. Sükûtun altında sinmiş duran dağlara, denizlere bu iki sesin yüksekliği hakimdi.

–         Çaaavuuuş!…  Çaaavuuuş!

Sesi kadar yüksek vücudu, değirmi ve kır sakalı, açık ve yanık göğsü, kalın tozluklu baldırları, saf çehresi arkasında seksen okka çeken içiçe geçmiş iki küfesiyle bu recüliyyet heykeli şimdi karşımda duruyordu:

–         Baba, sen kumanda eder gibi üzüm satıyorsun. Sesin gürlüyor!

–         Bağırmıyorum ki…

Üzümünü verdi. Yukarıdaki tepeye tırmanmaya başladı. Etrafı çınlatıyordu.

–         Çaaaavuuuş!

Ben bu sese, bu sesi hasıl eden cevhere meftunum.

Şimdi yanımızdaki sokaktan bir satıcı daha geçiyor: Biraz daha uzaktan “çalı fasulye, kemer patlıcan!” sesleri alçaklarda paytaklanarak yayılıyor. Bunların üstünde uçan “çaaavuuuuş” âvâzının yanında bu yıpranmış, çatlamış sesler ne kadar âciz, ne kadar pest kalıyordu.

Evin arka penceresine koştum. Üzümcü tepeye varmıştı.

Yolun kenarındaki kayanın üstüne küfesini koydu. Ellerini belindeki kızıl kuşağın ön tarafına soktu.  Açık göğsü, çıplak, sert baldırlarıyla bir kuvvet âbidesi vaziyetinde durdu. Mütekebbir, kalın kaşları altında mütehakkim ağır dönen iri gözlerinden fırlayan nazarlarıyle, Marmara’nın dalgalarına, karşıki sâhile, mâvi göğü, lâcivert deniziyle, altın köpüğü rengindeki güneşin ışığıyla mâvi gözlü, sarı saçlı bir kıza benzeyen sevimli, sevgili yurdunun taşına, toprağına derin derin baktı. Bu bakıştaki esrar, bu bakıştaki feryad, memleketi için:

“Allah! dedim, yatağana dayanamadım;

“Ben senin için kanlara boyandım.”

beytinin mağrur bir meâli idi.

Pencerenin önünde bu canlı kaleyi hayretle, hürmetle seyrediyor; bunun kur’a neferi hâlinde üstünde mavili, kırmızılı yemeni sarılmış kalıbsız, püskülsüz fesi, ayağında yırtık çarığı, sırtında alaca mintanının üstünde koyun postundan dağarcığı olduğu hâlde sırayı bozmamak için bir kuzu gibi seğirte, sıçraya Harbiye Nezareti’nin büyük kapısından içeri girdiğini görüyordum.

Bugün uçuk benzinle, yırtık cepkeninle bir vatan kurbanı teslimiyetiyle girdiğin devlet kapısından, asker ocağından, yarın yeni libasınla, kızıl fesinle bir âmir kurumıyle çıkarsın! O zaman, bugünkü zayıf, yarın kavî bir kahraman olur; bastağın yerleri titretirsin!

Atın düzginini kavrayıp, kılıcını çektiğin, tüfeğini omuzuna vurup, süngünü taktığın vakit bugünkü köylü, yarın korkunç bir asker olur; âsileri sindirirsin!… Tarlanı çapalar, davarını güderken hakaret görürsen bugünkü koyun, yarın yırtıcı bir kaplan kesilir; yuvanı bozanları ezersin! Seni böyle bir an içinde değişmiş görenler sanırlar ki bu sağlam vücut yalnız asker libâsı giymek, bu sert pençeler yalnız silah kullanmak, bu kalın ses yalnız siper almak için yaratılmıştır.

Senin o tabur halinde bir pulat kütlesi katılığında yürürken takındığın o salâbet, o vakarı görüp de, sana güvenmemek, seni sevmemek kabil değildir.

Sen gürbüz ninenin, gür ve temiz sütünü daha emerken azamet-i nefs, sebat ve tahammül, itaat ve tahakküm gibi amir olmak için yaratılmış bir cinsin faziletlerine mâlik olmuşsun. Bu hâkimiyet esaslarını başka milletler mekteplerde, medreselerde anarlar. Sana bu meziyetleri ninenin iri siyah bakışı, babanın kükreyen dik sesi, Kur’ân’ın esrârengiz âhengi öğretmiş.

Yırtık poturunla da vakursun; mahkûm olsan da hâkimsin; temellûkten ziyâde tecebbüre meyyalsin; fikrinde azmin gibi sâbitsin; sertsin, sertliğinde kabalıktan, bayağılıktan ziyâde âmiriyet kuvveti, necâbet lâübaliliği vardır. Hiddetle yıldırım gibi gürlediğin hâlde rikkatle bir bulut gibi ağlarsın; sâfiyette bir melek, ısrarda bir devsin… Onun için dünyada eşi bulunmaz bir millet olmuşsun. Düşündüğün zaman bir arslan temkiniyle ağır ve sâkin duruşundan, kızdığın vakitki azim ve şiddetin anlaşılmaz. Uzun kirpiklerinin altında utangaç ve durgun düşünen iri gözlerin bir kere açılmasın; kalın kaşların bir kere çatılmasın; o zaman varlığın, benliğin köpürür, taşar; o zaman ceberûtun, haşmetin parlar, yükselir. O zaman cebbar olursun. Bu acâyip sırr-ı hilkatini bilmeyenler, yanılırlar.

Büyüklere karşı saygın bizzat sayılmayı sevdiğindendir; muti, olman, mutâ, olmak istemendendir.

İnce işlere alışmayı vaktin olmasa bile, zor bazuya bağlı teşebbüşlerden lezzet alırsın. Kara topraktan, ak ekmeğini çıkarırsın.

Fikrinde muannit, muhabbette muannit, muhaberette muannitsin. Yeniliğe çabuk alışmazsın, fakat bir defa da alışırsan bırakmazsın. Safsın; seni çekemeyenler böbürlermekle değil, ekseri sana yaltaklanmakla seni ızrar ederler. Ayakların, kolların bir boğa gibi ağır ağır kımıldarken tavrından tükenmeyen bir tahammül, yılmayan bir azim âşikâr olur. O engin denize benzersin ki yavaş yavaş coşar ve coşunca pek hırçın olursun.

Maddî menfaate ehemmiyet vermezsin. Para denilen mâden parçasına i’tibar etmezsin. Suçun budur. Müsfifliği asâlet icâbı sayarsın.

Vakarın benliğine galebe eder. Cânânını canına tercih edersin. Ekseri başkaları için yaşar; başkaları için çalışır; başkaları uğruna ölürsün. Başkaları seni beğendiği hâlde sen kendini sevmezsin. Ne zaman köyünde, önüne bir önlük koyup makine başına geçecek, ne vakit eline pergel alıp masaya yaslanacaksın? Ne zaman dükkânının tezgâhında sermayenin fâizini hesap edeceksin? Senden bunu bekliyorlar, sana bu kusuru buluyorlar. Fakat vakit kalıyor mu? Keseni doldurmak için değil, karnını doyurmak için kullandığın sabanın demirini tarlanın ortasında bırakıp tüfeğin çeliğine sarılıyorsun. O serhadden bu hududa koşuyorsun. Bulgaristan’da ölüyor, Yunanistan’da ölüyor, Acemistan’da ölüyor, Sırbistan’da ölüyor; yalnız yurdunda köyünde ölemiyorsun. Sevgilin Ayşeciği doya doya öpemiyor, yavrun Mehmedciği seve seve büyütemiyorsun.

Bir ulu çınarsın ki kırılır, eğilmezsin; ölür inlemezsin. Kanınla çorak kumlukları sularken ekmeğini alnının terine batırır yer, yine düşman karşısına yaralarınla berâber her yerde bir istihkam gibi çıkarsın. Sen zâlim heybetinle bir mazlumsun; ninenin, atanın kucağında bir garip; ananın, babanın kucağında bir yetimsin!

Dul analarla dolu olan şu Anadolu bir üvey nine kadar sana cefakardır. Sen Şarkın kınına giremeyen bir kılıcısın; döğüle döğüle tavlanır, vurula, vurula kırılırsın. Yine her parçandan bir kıvılcım, her kıvılcımdan bir şimşek çıkar. İlâhi bir kuvvetin, ebedi, bir feyzin var, ey Türk!…

13 Teşrinievvel 1327 (1911)