Etiketler

, , , ,

Ahmet Haşim - Demir Aytaç

 

 

“Gece korku vaktidir… Elektriğin keşfine rağmen medeni şiir, vahşi şiir gibi, hâlâ gece başlangıcının getirdiği hüzünden ve karanlığın uyandırdığı faciadan bahseder…”

Ahmet Haşim

 Demir Aytaç

Bir Şeker Bayramı dolayısıyla yurt dışında olduğum günlerde, hiç beklemediğim bir anda, ünlü şairimiz Ahmet Haşim’i anımsayınca bu yazımı kaleme almıştım.

Ahmet Haşim hiç kuşkusuz ki şiirimizi en çok etkileyen, çocukluk anılarını en güzel duygusallaştıran ve paylaşan, Batı anlayışında ilk örnekleri verebilen, edebiyatın şiir dalında çok ayrı bir yeri olan sanatçımız… Yapıtlarında kullanmış olduğu ağır Türkçe bugün onu istediğimiz biçimde, tam anlamı ile paylaşmamıza olanak tanımıyor. Ancak, o şiirimize olan katkısı ve betimleme sanatındaki olağanüstü başarısıyla, mesleği edebiyat olan ve şiiri irdeleyen, seven kişilere yol göstermeye devam ediyor. Bunun yanında, başarılı düz yazıları bugün zevkle okunabiliyor… Araştırmacılarımızın ısrarla üzerinde durdukları konu ve ortak yön, şairin sanatını anlayabilmek için çocukluğunun çok iyi bilinmesi gereğidir.

Bağdat’ta doğan şairin çocukluk yılları, yaşam boyu etkisi altında kalacağı acı anılarla doludur. Babasının sert bir yapıya sahip olması, küçük yaşta kaybettiği annesinin hastalığı, genç yaşta kent ve okul değiştirmelerin yaratmış olduğu yabancılık ve yalnızlık duygusu, şairin yaşam boyu kendisini anlaşılamayan ve garipsenen kişi olarak duyumsamasına neden olacaktır.

Hasta bir anneyle birlikte, her akşam Dicle nehri kıyısında “yalnız başlarına gölgeler gibi sessiz sessiz” yapmış olduğu akşam yürüyüşlerinin izleri, daha sonraları yapıtlarında karşımıza çıkacak; “boşlukları denizler gibi dolduran karanlığın” ortasında bir çocuk kalbinin kapkara bir ürküntüyü nasıl duyduğu, şairin güneşin batışında oluşan renkleri ve gece manzaralarını betimlemedeki eşsiz sanatıyla birleşince, bugün bile unutamadığımız dizeler yazılacaktır. Çizmiş olduğu bu korkunç gece tablosu, elini tutmakta olduğu annesine ait endişeler ve acılarla doludur. Duyumsamakta olduğu acı son her gün biraz daha yaklaşmakta, endişeleri artmakta, içinde fırtınalar kopan bu küçük çocuğun ince çehresi son olarak da “tüller içinde dalgın olarak yatan” annenin başucunda beklemekte ve “bir sonbahar akşamı sert bir rüzgar bu tatlı rüyayı sonsuza dek alıp götürmektedir.”

Annesini kaybettikten sonra babasıyla birlikte İstanbul’a gelir. İlk başta Türkçe’yi tam öğrenebilmesi için “Numuneyi Terakki” okuluna başlamış, daha sonra Galatasaray Lisesi’nde okumuştur. Şairin edebiyata merakı bu döneme rastlamaktadır. Edebiyat öğretmeni Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun kendisi üzerinde büyük etkisi olmuştur.

Ahmet Haşim hece ölçüsünü hiç kullanmamış hep aruz ölçüsüyle yazmıştır. Arapça ve Farsça sözcüklere benzetmelere, süslemelere, mecazlı anlatıma yer verir. O şiiri anlaşılmak için yazmaz. Şiirin duyulması önemlidir. Şiirin güzelliği kapalılığından gelir. Şiir anlaşılmak için yazılan bir düz yazı değildir. Sanat için sanat yapmayı seçmiştir. Onun şiirlerinde toplumsal olgulara yer yoktur. Ahmet Haşim, “Piyâle” adlı yapıtındaki “Mukaddime”sinde bize şöyle seslenir:

“Zannetme ki güldür, ne de lâle, /

Ateş doludur, tutma yanarsın, /

Karşında şu gülgûn piyâle… /

İçmişti Fuzuli bu alevden, /

Düşmüştü bu iksir ile Mecnûn /

Şi’rin sana anlattığı hâle… /

Yanmakta olan bu sâgardan içenler, /

Doldurmuş onunüçün şeb-i aşkı, /

Baştanbaşa efgân ile nâle… /

Ateş doludur, tutma yanarsın, /

Karşında şu gülgûn piyâle…”

Anlam biçimini ikinci plana aldığı için, şiirlerinde sözcüklerin anlamından çok, tümce içindeki sesleri ve bu seslerden oluşan duygu önemlidir. Ayrıca, şairimiz renklerin her an değişmekte olduğu bir kanvas üzerinde çalışmakta, bizlere adeta bir resim çizmekte ve okuyucuya farklı zamanlarda dilediği yorumları yapabileceği motifler sunmaktadır.

İlk dönemlerinde Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’in son dönemlerinde Yahya Kemal’in etkisinde kalan Haşim’in şiirlerinde ana tema aşk ve doğadır. Akşam saatlerini, güneşin batışındaki renkleri en güzel betimleyen ve “akşam şair”i olarak ünlenen Ahmet Haşim “Gece korku vaktidir… Elektriğin keşfine rağmen medeni şiir, vahşi şiir gibi, hâlâ gece başlangıcının getirdiği hüzünden ve karanlığın uyandırdığı faciadan bahseder…” demektedir.

Doğum yerinin Osmanlı topraklarının içinde yer alan Bağdat olmasına karşın, daha sonraları kimi çevrelerin haksız olarak “Arap” dedikleri Ahmet Haşim, bizzat Çanakkale’de cephede bulunmakla kalmamış, vatan duygusunu en güzel anlatabilen edebiyatçılarımız arasında yerini almıştır:

“Bir memleketin güzel, mamur, zengin olması, vatan teşkil etmesi için kâfi değildir. Vatan evlerden, caddelerden, çarşılardan, abidelerden ziyade misli hiçbir yerde bulunmayan bazı tatlardan, bazı kokulardan, bazı renklerden, bazı seslerden yapılmış bir mücerret mefhumdur.

“Küçük zevkler, küçük neşeler, küçük saadetlerin mecmuudur ki vatan denilen büyük saadetler menbaını vücuda getirir.”

Ahmet Haşim’in en güzel yazılarından birisi de, değerli edebiyatçımız Prof. Dr. İnci Enginün’ün de belirttiği gibi, Mustafa Kemal Atatürk’ün portresini çizdiği “Gazi” adlı yazısıdır:

“(…) Gördüğüm fotoğraflara göre biraz şişman, biraz yorgun, biraz hatları kalınlaşmış bir vücutla karşılaşacağımı zannederken, kapıdan bir ışık dalgası hâlinde giren teksif edilmiş bir kuvvet ve hayat tecellisi ile birden gözlerim kamaştı: Gözbebekleri en garip ve esrarengiz madenlerden bir çehre… Yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve bahar rengi… Muntazam taranmış, noksansız, sarı, genç saçlar… Bütün zenberekleri çelikten, ince, yumuşak, toplu, gerilmiş genç ve taze bir uzviyet.

“Altı yüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi, eski ilâhlarınki gibi, iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor. Alevden coşkun bir nehir hâlinde, köhne tarihin bütün enkazını süpüren ve yeni bir âlemin meydana gelmesine yol açan fikirler kaynağı başı, bir yanardağ zirvesi gibi, taşıdığı ateşe kayıtsız, mavi gök altında, sessiz ve gülümseyerek duruyor!

Kendi yarattığı şimşekli bulutlardan, fırtınalardan ve etrafına döktüğü feyizli çağlayanlardan yegâne müteessir olmayan, meğer onun genç başı imiş.

“O günün benim için en büyük nimeti, o efsanevî başı yakından görmem olmuştur.”

Ahmet Haşim’in düz yazıları, yolculuk anıları ve gazetelerde yayımlanmış makaleleri her zaman zevkle okunmuştur. Aşağıda sizlere, Ahmet Haşim’in Paris’te bulunduğu günlerde, kentin ünlü hayvanat bahçesini gezdikten sonra yazmış olduğu kısa, sevdiğim bir yazısını sunuyorum.

Yazımın başında da belirttiğim gibi, Paris yolculuğumda söz konusu hayvanat bahçesini gezerken, Haşim’in bu yazısı bana eşlik etti. Kafesler arkasındaki hayvanların kaderini ve duygularını Haşim bana adeta ayrı ayrı fısıldadı. Ve, bahçenin sonuna geldiğimizde ünlü heykeli bir kez de Ahmet Haşim’in yorumuyla değerlendirdim.

Kültürün yalnızca kendi sınırlarımız içinde kalmaması gerektiğine ve evrensel birikimin çok önemli olduğuna inanan bir kişiyim. Ancak, dünyanın bambaşka bir köşesinde zevkle yapılan bir gezide, çevrenizi saran tüm baş döndürücü güzelliklerin içine kendimize ait bir değeri, yerinde ve zamanında katabilmenin tadının çok başka olduğunu düşünüyorum. Turumuza katılan arkadaşlarımın aynı heyecanı paylaşmasından ve bu güzel bahçeyi Ahmet Haşim ile dolaşabilmiş olmalarından mutluluk duyuyorum.

Hepimiz şairi sevgi ile andık.

Hayvanlar ArasındaAhmet Haşim - Demir Aytaç

Paris’in büyük hayat sıtmasına tutulduktan sonra yapmaya hiç vakit bulamayacağım bir ziyarete ilk günümü vermeyi uygun buldum. İndiğim otelden pek uzak olmayan hayvanlar bahçesini görmek istiyordum.

Eylül sonunun bu kapanık ve serin gününde bahçenin bütün ağaçları durgun ve karanlık. Havuzların suları, bulutlu göğün akisleri ile kirli bir katran renginde. Neşesiz fıskiyeler, havada tutunamıyor. Derinden derine, perişan kuş feryatları, bin tempoda hayvan bağırmaları işitiliyor. İnsan daha kapıdan girerken bir gurbet ve ıstırap bahçesinin eşiğine ayak bastığını anlıyor.

Evvela kuşların bulunduğu tarafa saptım. Birer büyük oda genişliğindeki kafeslerinde, Hindi Çini’den getirilmiş leylek biçiminde birtakım tüyleri dökük kuşlar, boyunlarını çekmiş, nihayetsiz bir hüzün içinde düşünüp durmakta. Bu bedbahtların kafesi yanında, açık bir saha üzerinde dikili kazıkların ucundaki halkalara tünemiş renkli papağanlar, kafeslerde mahpus hasretli kuşların havaya dağıttığı anlatılmaz elemi bir dereceye kadar azaltıyor. Daha biraz ötede, başka bir büyük kafesi dolduran ufak Sengal kuşları, renkli tüyleri bir sonbahar bahçesinin keskin çiçeklerini andırıyor. Bu masum mahluklar, bulutlu havayı bir akşam başlangıcı zannederek dalları üzerinde sıralanıp uyumaya hazırlanıyorlar. Daha ötede, yine büyük bir kafeste hasta ve dargın akbabalar var. Hepsi de yüzlerini duvara çevirmiş, uyuyor gibi duruyor.

Maymunlar tarafına geçtim:

İki genç şempanze, demir parmaklıklar arkasında birbirine sarılmış, ağlayan ve hıçkıran felaket görmüşlerin sallanışı ile mütemadiyen sallanıyor. Ne hazin şey!

Kafesinde tek başına yaşayan bir goril, biraz açılmak ve ısınmak için olacak, ikide bir tavandan sarkan trapeze takılarak birkaç jimnastik hareketi yaptıktan sonra tekrar büzüldüğü köşeye dönüyor. Hele diğer bir kafeste bir Cezayir maymunu ailesinin hatırası yüreğimde daima kanayan bir yara halinde kalacak: Anne bir aylık yavrusunu bağrında sıkmış, ısıtmaya çalışıyor ve dalgın, boş, ümitsiz gözlerle bu esmer ve yabancı göğe bakıp düşünüyor.

Ne talihsiz bir anne çehresi!

Teessürüm tahammül kabiliyetimi geçmişti. Artık kafeslerin önünde çok durmadan geçiyordum: İşte mütemadî bir dil hareketi ile mahpeslerinin demir çubuklarını aşındırmaya çalışan aptal ayılar; işte kızgınlık ve hiddetten kendi etine dişini geçirmeye çalışan hiddetli bir pars; işte, serbest olsa, bir atılışta kan ve kemik yığınına döndürebileceği gülünç bir seyirci kalabalığına esir çehresini göstermemek için ısrarla duvar tarafına bakan mağrur bir Bingal kaplanı…

İşte dalgın aslanlar, işte iğrenç sırtlanlar, işte kafeslerinde durup dinlenmeksizin dönen tesellisiz kurtlar!..

Yılanları ve timsahları da derin uykularında seyrettikten sonra bahçenin Sen nehri tarafına açılan kapısından çıkmadan evvel, heykeltıraş Fromiye’nin bir ayı yavrusu avcısı ile, iri bir ayı anasının kanlı kucaklaşmasını temsil eden tuncu önünde durdum. Bu esir ve gurbetteki hayvanların şifasız ıstırabından akan zehirle dolan ruhum, serbest canavarın zalim insan üzerindeki zaferini gösteren facialı eseri seyretmekle bir parça ferahladı.

Ahmet Haşim’in Yaşamından Notlar ve Yapıtları 

1887 yılında Bağdat’ta doğdu. Fizan mülkiye kaymakamlarından Alusizade Arif Hikmet Bey’in oğludur. Babası memur olarak başka yerlerde bulunduğundan çocukluğunu Bağdat’ta annesinin yanında geçirdi. Oniki yaşında annesinin ölümü üzerine babası İstanbul’a yanına aldırıp, zayıf Türkçe’sini güçlendirmek için Numune-i Terakki Mektebi’ne verdi. Ertesi yıl Galatasaray Lisesi’ne yazdırdı. Galatasaray Lisesi’ni 1907 yılında bitirince, hukuk fakültesine kaydoldu. Aynı zamanda Reji İdaresi’nde memur olarak çalışıyordu. Fransızca öğretmeni olarak İzmir’e atanınca İstanbul’dan, hukuk öğreniminden ayrılmak zorunda kaldı. Maliye Bakanlığı çevirmenliğine geçince, tekrar İstanbul’a geldi. Birinci Dünya Savaşı’na yedek subay olarak katıldı. Savaştan sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde Estetik ve Mitoloji, Harb Akademisi ile Siyasal Bilgiler Okulu’nda Fransızca öğretmenliği yaptı. Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. Şiirleri, “Servet-i Fünûn”, “Şiyan”, “Muhit” ve “Dergâh” gibi ünlü dergilerde yayımlandı. Sembolist ve empresyonist etki ve izler taşıyan şiirler yazdı. Uzun yıllardan buyana böbrek hastalığı çekiyordu. 1932 yılında tedavi için Frankfurt’a gitti. 1933 yılında İstanbul’da öldü. Mezarı Eyüp’tedir.

Şiirler: “Göl Saatleri” (1921), “Piyâle” (1926), Fıkra ve sohbet: “Bize Göre” (1926), “Gurabahane-i Laklakan” (1928), Gezi: “Frankfurt Seyahatnamesi” (1933).