Etiketler

, ,

Ahmet Hamdi Tanpınar

 

Kendimizi bilmediğimiz için dünyayı anlamıyoruz.”

Ahmet Hamdi Tanpınar

 

 Demir Aytaç

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı geç tanımış olmam benim için çok büyük bir şanssızlık, yokluğunda yetişmiş olmam da bir o denli önemli eksikliktir…

Yapıtlarını, tekrar tekrar her okuyuşumda ayrı bir zevk aldığım, kendimi yeni baştan yapılandırdığım, bu büyük sanat ve düşünce adamını geç tanımış olmanın şanssızlığı… Aile büyüklerimin edebiyatçı olmalarına, çok okumama  ve  iyi bir eğitim almama karşın, Ahmet Hamdi Tanpınar ile aramdaki mesafeyi kapatamamış olmanın, ona geç ulaşabilmenin şanssızlığıdır. Bu şanssızlık, hiç kuşkusuz ki, kendisinin çok geç keşfedilmiş olmasından, yıllarca okul kitaplarımıza, yalnızca “Bursa’da Zaman” şiiri –ki, bu şiir çok güzeldir– ile sıkıştırılmış olmasından kaynaklanmıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, toplum ve birey olarak, zamanında yeterince yararlanamamanın, dur durak bilmeyen içindeki muhasebesinden ve kendisine yaşıyorken gereken sevgiyi veremememiz ve onu hakkıyla tanıyamamış ve dolayısıyla mutlu edememiş olmamızdan da kaynaklanıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı bu kadar özel yapan nedir? Ya da başka bir deyişle bu değer niçin zamanında anlaşılamamıştır. Daha da ileri gideyim, yeni kuşaklar bize, “Siz zamanında neredeydiniz  demeyecekler midir?”

Tek bir tümceyle yanıtlayayım, Ahmet Hamdi Tanpınar, sanatından hiç ödün vermedi, kendisini geniş kitlelerin tanıması için güncele inmedi, doğru bildikleri üzerinde büyük bir sabırla, nakış işler gibi, yıllarca çalıştı ve adeta yarınlara seslendi. Zihin tembelliğine hep karşı çıktı. “İnsan, bütün kainattan mesuldür, fakat heyhat ki, insan bu mesuliyetin çapında değildir…” diyerek bizi, alışılmışın ötesinde düşünmeye yönlendirdi. Tanpınar, hiç kuşkusuz ki, büyük bir şair, usta bir roman ve deneme yazarıdır. Ancak, hepsinden önemlisi Ahmet Hamdi Tanpınar, çok geniş bir kültüre sahip, Batı ile Doğu’nun sentezini çok iyi yapan, bu toplumun insanına her zaman rehber olabilecek, büyük bir düşünce adamıdır.

Milli Mücadele’yi yaşamış, o ruhu bizzat duyumsamıştır. Sonuna dek Batılı’dır. Ancak, Batılılaşma sürecinin aydınlığında, maziye sahip çıkmayı vazgeçilemez bir ön koşul kabul etmiştir.

Bakın, Tanpınar “devam ederken değişim”i ne güzel anlatıyor:

“Emin olalım ki, bu eski eserlerin yarım aydınlığında bizim en küçük çığlığımıza cevap vermeye hazır binlerce ruh vardır. Memleketimizin her tarafında, harsımızın her köşesinde, nefha nefha ruh esiyor. Dünküler bunu göremezlerdi. Çünkü onlar bu eserlerin hiçbir değişikliksiz, binaenaleyh şuursuz devamıydılar. (…) Fakat biz bugünkü zihniyetimiz ve artık Garplılaşmış anlayışımızla onlara dönersek, hatta eserleri yapanların dahi aklından geçmeyen nice nice harikalar bulacağız. Ve bu keşif, bizim ruhumuz için, coğrafyalardaki o zengin kıta keşiflerinden yüz kat daha faydalı olacak.

“Bunu yapmaya er geç mecburuz. Her tarihin zaruretlerinden biri de budur. Madem ki şiirimizde Nef’i’nin müzikal muhayyilesi bir şafak gibi infilak etti, Nedim’in neşesi bir mevsim gibi güldü ve Naili’nin ağırbaşlı melankolisi hâlâ bile ruhun hallerini bazı tabiat unsurlarının vakur edasıyla söylüyor, bunlardan sonra yetişecek şairlerimiz bu ilave etmeye, ilhamlarının yıldızlı boşluğuna bu trapezlerden sıçramaya mecburdurlar.

“Ve madem ki, mimarimizde şeklin, adedin ve nisbetin en asil terkiplerinden birine eriştik. Mimarlarımız da bu kemalden yürümek zaruretindedirler. Madem ki, musikide bir Itri’yi, bir Dede Efendi’yi yetiştirdik, ledünni hakikatlerin kapılarını bir kere daha zorlamış olduk demektir. Devam etmeye mecburuz. Ruhun içten aydınlık gecesine onların peşinde inmek ve orada ölümü yenmek bizim için mukadderdir.

“(…) Zaten başka hiçbir sebep olmasa dahi, sırf böyle yapmamış olmanın vereceği kendi kendini aşağı görmek kompleksinden kurtulmuş olmamız için bunu yapmaya mecburuz. Çünkü geldiğimiz kaynaklara layık olduğumuza inanmak, eser bırakabilmek için ilk şarttır.

“Bugün bize çok yakın nesillerde birtakım kusurlar arıyoruz. Fakat dikkat edersek onların bir tek hatası vardır: Kendilerini bütün hayata hükmeden devam kanunun dışında görmeleridir, aynı hataya düşmekten kurtulmak zamanı gelmiştir.”

Tanpınar, Batı ile Doğu’nun her zaman birbirini tamamlayacağını düşünüyordu. Birine körü körüne bağlanmanın, ötekini tümüyle reddetmek denli tehlikeli olabileceğini öngörüyor. Çağdaş, Batılı kafada yetişmiş Türk insanının, zengin tarih ve kültürüyle, birikiminden yararlanarak, değişerek yürüyebileceğine inanıyor. Bu süreçte kafalarımızın yapıcı ve kurucu olmasını koşul sayıyor. “Unutmayalım, aralardaki fark ne olursa olsun, medeniyetlerin daima birbirini cevaplandıran tarafları vardır” diyor ve bizlere yol gösteriyor:

Realitemizi bilmemiz lazım. Halbuki bilemiyoruz. Kendimizi bilmediğimiz için dünyayı anlayamıyoruz. Buradaki bilmek, realite, elbette ki içinde bulunduğumuz dar muhitler hakkında bizde biriken şeyleri kastetmiyorum. Bu her mahlukta vardır.”

Ve bize mesajını çok net veriyor:

“Cemiyet için mazi yani tarih, fert için hafıza gibidir. Asıl şahsiyetin kendisidir. Hafızasını kaybeden adam nasıl artık kendisi değilse, cemiyet de mazisini unutursa veya bu mazi fikrini vuzuhundan mahrum ederse, öylece kendisi olmaktan çıkar…”

Uygarlıklar arasında düşünce alışverişini yararlı görürken, geçmişin güzelliklerine bilinçli sahip çıkalım derken, bize çok kesin ipuçları da veriyor:

“Şark’tan kurtulmak güç… Pierre Loti bir kitabında İran sarayını gezerken, taht üzerinde bir kediyi uyuklar bulduğunu söyler. Şark daima biraz beceriksizdir. Her şeyi yaptığımız anda bir de bakarız ki en ucuz amma en lüzumlu şeyi unutmuşuz…”

Ahmet Hamdi Tanpınar, babasının işi gereği Anadolu’yu çocuk yaşlarında gezmeye başlamış, daha sonraları, mesleği gereği yakından tanıma olanağı bulmuş ve yapıtlarında, tarihimizi ve kentlerimizi en güzel biçimde işlemiştir. Milli Mücadele dönemini de çok bilinçli bir biçimde yaşamış olması yapıtlarına çok güzel yansımıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, sanatında kötümser olmamış, ancak, yaşamı boyunca hep istediği güzellikleri geç elde etmiş olmasından yakınmıştır. Şiirlerini, ölümünden bir yıl önce yayımlayabilmiştir. Beklediği ilgiyi görememiştir. Küçük de olsa, rahat ve huzur içinde yaşamını sürdürebileceği bir eve geç sahip olabilmiştir. Çok istemesine karşın, Avrupa’ya çok geç yaşlarında çıkabilmiştir. Yaşamda tüm istekleri “geç” gerçekleşmiştir. Ancak, tüm bu sitemlere karşı, sanatından güncel olma uğruna hiçbir taviz vermemiştir. Bakın bu duygularını bizlerle nasıl paylaşıyor:

“Daima derinleştim. Sıfırdan başlamış gibiydim. Bu sıfır, Yahya Kemal ve Haşim hariç, Türk şiirinin değer seviyesiydi. Eğer burada genişlemeye razı olsaydım benim de hiç olmazsa kalacak kadar şöhretim olurdu. Biraz kaysaydım Orhan ve Cahit’ten fazla sevilen adam olurdum. Yapmadım. Hakikaten sıfırdan başlamıştım. (…) Estetiğimi kendime mal etmek uzun senelere ihtiyaç gösterdi.

Acayip bir kader her şeyimi geciktiriverdi. Öyle ki 59 yaşımda ilk kez olarak ihtiyar bir kız gibi dışarıya gittim. Bunun ne demek olduğunu (…) Fransız edebiyatıyla biraz meşgul olanlar bilir. Kırk yaşımda tek odalı, müstakil evim oldu. Her şey, hayatımda her şey geç oldu.”

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, ölümünden sonra daha tanınmış olması, 100’üncü doğum yılı dolayısıyla yapılan etkinlikler dolayısıyla tam anlamıyla anımsanmış olması, bir yerde kendisinin bu sitemini doğrulamaktadır.

Tanpınar’ın yapıtlarının tümü çok dikkatli okunmalıdır. Mutlaka bir seçim yapmak gerekirse, benim en çok sevdiklerim ve her zaman aklımda olanlar; şiirlerinden “Bursa’da Zaman” ve “Ne İçindeyim Zamanın”dır. Romanları arasında ise eşsizdir diyebileceğim “Beş Şehir” ve “Huzur” mutlaka okunmalıdır. “Beş Şehir” 1946 yılında yayımlanmıştır. Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul ve Ankara, bu ülkenin güzel kentleri olarak hepimiz tarafından bilinen yerleridir. Ancak, Tanpınar’ın ruhuyla bu kentleri gezebilirseniz çok ayrı bir tat alacağınıza inanıyorum. 1948 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş, bir yıl sonra kitaplaştırılmış ve ilk baskısı 1949’da yapılan, “Huzur” romanında Ahmet Hamdi Tanpınar  sanatının zirvesindedir. Yapıtlarının en derini ve en güzeli olarak okunmalıdır. Her okuyuşta, ayrıntıları daha iyi kavrayacağımız ve her defasında başka bir tat bulabileceğimiz bir başyapıttır bu roman. Yazarın en büyük özelliği, kesin sonuçlara varmadan, aramayı, düşünmeyi ve sezmeyi sevmesidir.  Büyüleyici tümce yapısı çok seçkin, bir o denli de zengindir. Tanpınar, sözcük seçiminde çok titiz bir işçidir.

Derlenmiş yazıları, anket ve röportajlarının yer aldığı, İlyas  Dirin, Turgay Anar ve Şaban Özdemir tarafından hazırlanan “Mücevherlerin Sırrı” adlı yapıtta yer alan görüşleri anlayarak okunmalı ve özellikle “Tartuffe’le Mülakat”, “Çocuk Üzerine Dikkatler” ve “Kendimizin Peşinde: Çok Mühim Bir Mesele”nin üzerinde durulmalıdır.

Aşağıda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı yapıtından, sevdiğim bir bölümü sunuyorum.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, “sanatta ödün vermeden kullanılan emeğin, bir gün mutlaka hak ettiği yere geleceği” düşüncemin en canlı örneği  olarak, çok büyük bir sevgi ve saygıyla anıyorum.•

Saatleri Ayarlama Enstitüsü* 

(…)Yukarda hayatımın sıkıntılarından birkaç defa bahsettim. Hatıralarım ilerledikçe okuyucularım ömrüm boyunca ihtiyaç ve mahrumiyetin âdeta ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmış olarak dolaştığımı göreceklerdir. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem.Ahmet Hamdi Tanpınar - Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde ve etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla –ve şüphesiz muayyen bir derecesinde– zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.

Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul, zurna, sokaklara fırladık. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz, artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım. Nihayet şu kanaate vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, –haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa beni artık ayıplayamaz, kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay edemez!– bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adam akıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor.

Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvelâ, burası zannımca en mühimdir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum, bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.

Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hatta yirmincisi olmak istemedim. Fatih Rüştiyesi’ndeki sınıfımızın kalabalık mevcudu bana, etrafımdaki yarışı en geri sıralardan, isterseniz buna kral locası deyin, seyretmek imkânını verdi. İnsan işlerine uzaktan bakmayı oradan öğrendim.

Arkadaşlarımın çoğu gibi mektebe lalalarla, uşaklarla gitmedim. Ne yeni, süslü elbiselerim, ne su geçmez potinim, ne sıcak paltom vardı. Daima diz kapaklarım yamalı, daima dirseklerim biraz dışarıya fırlamış gezdim. Hiç kimse mektebe giderken bin türlü sıkı tembihle beni öpmedi, ne de akşamüstü yolumu dört gözle beklediler. Hatta eve ne kadar geç gelirsem etrafımdakiler o kadar rahattı. Bununla beraber mesuttum. Bütün bu şeylerin yokluğuna karşılık hayatı ve sokağı kazanmıştım. Mevsimler, insanlar, hayvanlar, eşya en munis, en değişik yüzleriyle benimdiler.

Günde iki defa Edirnekapı ile Fatih arasındaki yolun en uzun zaman içinde, her adımı ayrı ayrı hayaller peşinde atarak, gider gelirdim. Vakıa on yaşlarıma doğru bu mesut hayatı bir ihtiras bulandırdı. Dayımın sünnet hediyesi olarak verdiği saatle hayatımın ahengi biraz bozulur gibi oldu. Bir ihtiras ne kadar masum olursa olsun yine tehlikeli bir şeydir. Bununla beraber mesut yaradılışım onun hayatımı büsbütün çığırından çıkarmasına mâni oldu. Bilakis ona bir istikamet verdi. Yani hayatım onunla şekil aldı. Belki de bana hürriyetin asıl kapısını o açtı.•

*“Büyük Ümitler” adlı birinci bölümün 3’üncü metni