Etiketler

, ,

Cenap Şahabetttin - Demir Aytaç

“Her kış mevsiminde kar yağışı ile birlikte,      “Elhan-ı Şita” (Kış Müzikisi) şiiri ile bizlere kendisini anımsatan ünlü şairimizin, düz yazıları da çok beğenilmiştir.

Ölümünün 80’inci yıldönümünde sizleri Cenap Şahabettin’in düz yazılarından birisini okumaya davet ediyorum.”

Cenap Şahabettin

Demir Aytaç

Cenap Şahabettin hiç kuşkusuz ki Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil ile birlikte Servet-i Fünun edebiyatının en önde gelen adlarından birisidir. Çok güzel şiirleri olmasına karşın, sık kullandığı Arapça ve Farsça sözcükler ve ağdalı Türkçe’si yeni kuşaklar tarafından hakkı ile tanınamamasına neden olmuştur. Cenap Şahabettin’in biz  bugün çok canlı, güzel olan ifadesini ve kalemindeki gücü  ancak  vecizeleri ve düz yazıları ile anlayabiliyoruz.

Değerli edebiyatçımız Prof Dr. İnci Enginün “Cenap’ın şiir anlayışı ile resim arasında bir münasebet vardır. O kelimelerle bir levha yapmak ve bu levhaya (…) ruhunu üflemek ister” dedikten sonra, “Cenap Şahabettin Servet-i Fünun’un (…) en önemli şairlerindendir, fakat, onun nesri de çok beğenilmiştir. Çok zihni bir tip olan ve mesleği gereği ülke içinde dolaşan, yurt dışına Avrupa’ya giden Cenap’ta kuvvetli bir gözlem gücü vardır. Ayrıca, nesrinde vecize halinde dillerde dolaşan çok çarpıcı cümleler bulunur” diyerek şairimizin düz yazılarındaki başarısını da vurgulamıştır.

Cenap’ın kış müzikisi anlamına gelen “Elhan-ı Şita” şiiri adeta bir müzik yapıtı ve tablo güzelliğindedir ve tasvir sanatımızın en güzel örneklerinden birisi olarak Türk edebiyatında yerini almıştır.

“Göklerden emeller gibi rizan oluyor kar
Her suda hayalin gibi puyan oluyor kar” 
 

defalarca sözlük açma ve satır satır inceleme gerektirse bile, bu çabaya değecek güzelliktedir. Bu   şiirde kış, Divan edebiyatında olduğu gibi statik değildir, yalnızca soğuk ve kar anlamına gelmez. Düşen kar tanelerine baharda kalan anılar karışır ve şiirin sonunda kış bahara, keder ve acı mutluluğa galip gelir. Değerli edebiyatçımız Prof. Dr. Mehmet Kaplan’a göre “Türk edebiyatında bir şiirin muhtevasının bu kadar dikkatli bir tanzime tabi tutulduğu görülmemiştir.” Ayrıca, meraklısı için şiirin yapısı  bir bilgisayar oyununu çözercesine zevklidir ve titiz bir inceleme gerektirmektedir. Kar ve baharın her bölümde tekrar tekrar nasıl sıraya dizildiğine ve kafiye düzeninin ne denli üzerinde çalışılması gereken bir şema olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Cenap’ın vecizeleri ise ölümünden sonra “Tiryaki Sözleri” adlı yapıtında toplanmıştır. Dili kullanmadaki başarısı, hassas ruhu ve kültürü sayesinde düşüncelerini güzel ifade edebilmiş ve bizlere kuşaktan kuşağa geçecek ifadelerini bırakmıştır. “Gurur; meziyetsiz insanın üzerinde iğreti elbise gibidir. Bir tarafından mutlaka pot verir” ya da:  “Yüksek yerlerde, hem kartala hem de yılana rastlarsınız, ama biri uçarak, diğeri de sürünerek gelmiştir” diyen Cenap adeta gündelik yaşamın içerisinde her gün bize kendisini göstermektedir.

Cenap’ın düz yazıları beni daha çok etkilemiştir. Bunlardan birisi de “Plevneye Giderken”dir. Cenap’ın babası 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sırasında Plevne’de şehit olmuştur. Henüz 6-7 yaşında olan Cenap babasının savaşa gidişini çok net anımsar. Kendisini çok etkileyen bu olayı daha sonraları düz yazılarından birisinde bizlerle paylaşmıştır. Konu ile ilgili Cenap’ın bir ikinci yazısı daha vardır ki; o da  yıllar sonra Plevne’den geçerken bir şehit çocuğunun “babası ile buluşması” ve babasına olan hasretinin acı bir ifadesidir. Ben bu iki yazının arka arkaya okunduğu zaman bir bütün olduğuna ve gerçek anlamını kazandığına inanıyorum. Her iki yazıda da Cenap’ın ifade sanatının güzelliğini ve gücünü buluyorum. Serveti Fünun şairleri, şiirlerinde müzik ve resme çok önem vermişler, içerikten daha fazla yapıtlarında tasvire odaklanmışlardır. Cenap’ın düz yazısında da bu özellik kendisini göstermektedir. Adeta bir tablo seyredercesine, manzarayı gözlerimizin önüne getirebilmektedir.

Sizleri Cenap Şahabettin’in düz yazılarından birisini okumaya davet ediyorum. Ve diliyorum ki, dünya haritasının çok stratejik bir coğrafyasında yer alan ülkemizin çocukları bundan sonra hiçbir biçimde babaları için ‘hayatını barut dumanlarına sarmış, gitmişti’ demek zorunda kalmasın.

Plevne’ye Giderken

Yeşil yolun başında bütün zabitler birer kere haykırdı. Büyük tabur durdu; bütün kalabalık durdu; herkes durdu. Ah, o zaman ben ne olacağını anlamış gibi mahzun oldum. Hayır, bu durmayı istemiyordum. Boru sesleri, trampete gürültüleri arasında yürürken ben yavaş yavaş her şeyi unutmuştum. Yürümeli, daha yürümeli idik. Ben zayıf bacaklarımda bugün her zamandan ziyade kuvvet hissediyordum. Hiç yorulmuyordum. Fakat durduk. Çünkü bütün zabitler birer kere haykırdı; çünkü tabur, büyük kalabalık, herkes durdu. O vakit bir şey oldu. Büyük tabur, bütün kalabalık birbirine karıştı. Kır sakallı, beyaz kuşaklı adamlar askerleri kollarının arasına alıyor, sıkıyor, öpüyor, bir daha öpüyor, alnından, yanaklarından, çenesinden, yüzünün rasgele bir noktasından öpüyor, sonra beyaz kuşağından kırmızı mendil çıkarıyor, kendi gözlerini kuruluyordu. Ötede bir nefer yarı çıplak bir köylü çocuğunu kokluyor, daha ötede bir köy delikanlısı bir onbaşının göğsünden ayrılmıyordu.

Bunlar hep babalar, kardeşler, evlatlardı. Kucaklaşıyorlar, tekrar kucaklaşıyorlardı. Gözlerinin etrafında kırmızı bir dolgunluk, seslerinde şişkin bir titreme vardı. Beride üst dudağı gölgeli pek genç bir zabit, şüphesiz mektepten o sene çıkmış, tabura gelmişti, bir kaya üstüne oturmuş, yumruğu şakağında, dalgındı. Sanki rüyada durgun bir havuza bakıyordu. Onun orada kucaklıyacak, öpecek, sarılacak hiç kimsesi yoktu. Orada yoktu fakat uzakta… Bilmem niçin ben, o zaman orada yalnız duran gence acımıştım. Eğer utanmasaydım mutlaka gidecek, ona bir şeyler söyliyecektim. Sanıyordum ki, o kendi kendine siyah bir şeyler düşünüyor.

Mesela İstanbul’da fakir bir anne, bir illetli baba, bir genç hemşire…

Babam, zavallı babam beni kucağına aldı: “Yaramazlık etme, anneni üzme; bak sonra darılırım…” diyordu. Beni öpüyor, okşuyordu. Ben gittikçe mahzun oluyor, hiç cevap vermiyor, önüme bakıyordum. Ah, niçin onun yüzüne bakmıyordum. O daima bir şeyler söylüyor, nasihatler ediyordu. Ben adeta: “Eğer sen gitmezsen hiç yaramazlık etmem; uslu otururum…” diye yemin etmek, onu alıkoymak için bir bahane bulmak istiyordum. Çocukluk…

Sonra herkes bir halka şeklinde toplandı. Ortada beyaz sakallı bir adam vardı. Adam, gözlerini kapadı; ellerini kaldırdı; herkes “Amin” diyordu. “Amin” dağlara kadar gidiyor, sonra dağlardan avdet ediyor gibi oluyordu. Ben hiçbir şey anlamıyordum. Fakat bu anlamazlık beni herkesle birlikte “Amin” demekten men edemiyordu. Benim küçük ellerim de semaya karşı açılmıştı. Yalnız ötede üçer üçer çatılmış duran süngüler dinleniyor, sükut ediyordu.

Birdenbire halka dağıldı. Bir karışıklık daha oldu. O zaman babam beni bir daha, bir daha, bir daha öptü; dedi ki: “Artık alın çocuğu götürün…” O zaman içimde, ta kalbimin içinde bir şeyin kırıldığını hissettim. O kırılan şey şişiyor, bütün göğsümü dolduruyor, boğazıma doğru bir tıkanıklık gibi geliyor, taşmak istiyordu. Mahzun, pek mahzundum.

Bilmem neden, eve girmek için acele ediyordum. Adeta koşuyor, beni elimden tutan uşağı çekiyor, sürüklüyordum. Uzakta, ta uzakta boru sesleri, trampete gürültülerine karışıyordu. Kendi kendime “Gittiler! Gittiler!” diyordum.

Taze bir kadın iniyor, çıkıyor, geziniyor, dağınık çamaşırları topluyor, açık kalmış bir sandığı kapatıyor, masanın çekmesini sürüyor, çekmenin anahtarını çeviriyor, duramıyor, dolaşıyor, gidenin evinde bıraktığı perişanlığı düzeltmeğe çalışıyor, bütün bu hareketler esnasında sessizce ağlıyordu. Bu, benim annemdi.

Kardeşim, o zaman üç yaşında bir habersiz, koca bahçenin çamurlu bir köşesinden yorgun gelmiş, hayretle bakıyordu. Kim bilir? Belki de gidenin her akşamki avdetini bekliyordu.      Öteki, hemşirem, daha üç ay beşiğinde ilk tebessümleri kendi kendine talim ediyordu. Hizmetçi kız, aşçı kadın, hepsi orada idiler. Yalnız bir kişi eksikti. Bir yumruk kadar aklımla bir dakika düşündüm: Giden babamdı. Babam, benim için bir dayanak, bir siperdi. Ben bir sepet gibi onun koluna asılır, korktukça onun göğsüne saklanır, bütün şikayetlerimi ona söyler, daima ondan imdat isterdim. Şimdi o gitmişti. Ben bunların hepsinden mahrum kalmıştım. Gitmişti. “Gene gelecek” diyorlardı. Fakat ya gelmiyecek olursa!

O zaman içimde, ta kalbimin içinde kırılan şeyin nazik bir oyuncaktan, güzel bir bebekten daha pek çok sevgili bir şey olduğunu anladım. Göğsümde şişip duran şey birdenbire doldu, taştı. O zaman: anladım; o zaman pek çok ağladım. O kadar ağladım ki, sessizce ağlayan annemi susturdum. Şimdi annem beni kucağına almıştı; haykırıyordu “Ah, yarabbi, hıçkırıklar evladımı boğacak! Su, su çabuk su getirin.” Bütün kendi hicran ve acılarını unutmuştu. Benim yüzümü yıkıyor beni teselli ediyordu. Zavallı kadın!..

O gece hiçbirimiz akşam yemeğine kendimizde iştah bulamamıştık. Ben yatağımda uykuyu taklit ettiğim zaman annem “Aman yarabbi, evladıma bir güzel rüya!” dedi, Zavallı kadın…

O gitti; bilmem nereye? Galiba Pilevne’ye gitti. Gitti ve gelmedi, bir daha hiç, hiç gelmedi.

Ben bundan yirmi sene evvel bugün sizin olduğunuz gibi, ey aziz kardeşlerim, bir yetim olmuştum. Benimki de sizinkiler gibi hayatını barut dumanlarına sarmış, gitmişti. Bugünkü siz yirmi sene evvelki bensiniz. Ben sizin bütün hislerinizi, bütün ruhunuzu bilirim. Ben o yarayı bilirim. O yarayı seviniz.

Söyledim, söyledim. Çocukluğumun bütün ağlıyan kalbini söyledim. Çünkü herkes size vermek istiyor. Ben sizden almak, iştirak suretiyle sizin kaderinizden bir kısmı almak istiyorum.

*   *  *

Yıllar sonra Cenap Şahabettin Plevne’den tren ile geçerken babasıyla buluşmuş ve hislerini bizlerle “Avrupa Mektupları”nda aşağıdaki biçimde paylaşmıştır:

Sabaha karşı Plevne civarından geçiyorduk. Alaca karanlıkta pencereyi açtım. Plevne ovasını görmek, arz üzerinde hakir bir mezarı bile kalmayan zavallı babamın ruhunu biraz teneffüs etmek istiyordum. Eyvah, yüksek ve zengin ekinleri okşayan gece rüzgarı –madde ve hakikat gibi insafsız– dedi ki: “Babanın kanını emen bu toprak şimdi babanın cisim ve ruhundan yabancı açlıklara gıda başakları hazırlıyor.”

Şimdi ufuk kızarıyor, kızarıyordu; Osmanlı bayrağı gibi al, kan gibi al olmuştu:

“Bir şehid ruhu için bu sabah ufku ne güzel bir kefendi. Baba, seni bu ağustos ayının son seherinde Plevne ufkunun bu geniş, kanlı mendili içinde kokladım.”