Etiketler

, ,

Nazım Hikmet ve Noel Baba
 
“Anadolu’da bir köy
mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani…”
 
 
 Nâzım Hikmet

Demir Aytaç

Nâzım Hikmet’in şiirinin özü Anadolu’dan ve Anadolu insanından gelir. İyi yetişmiş       aristokrat bir ailenin çocuğudur. Yabancı güçlerin ülkeyi işgal etmesinden sonra her Türk evladı gibi Anadolu’ya geçmiş ve gerçek anlamda kendi insanıyla, kendi toprağı ile orada tanışmıştır.

“Her iyi insanın doktrine edilmemiş bir sosyalist olduğu” savı kendisine yetmemiş; gördüğü insan manzarası karşısında, o günün koşullarında seçimini yapmış; çözümü, “güzel günler vaat eden bir gelecek”te bulmuş ve tüm bir yaşamı bu davaya adamıştır.

Bireyin referansı şiir, şiir de davası olunca, resmî ideolojiye ters düşmüş, ülkesini terk etmek zorunda kalmış ve zamanında seveni ve sevmeyeni olmuştur. Ancak, bugün için toplumun büyük bir kesimi Nâzım’ın bir dil virtüözü olduğu ve şiirlerinde bizlere benzeri olmayan bir Türkçe tanıttığı  konusunda hemfikirdir. Pablo Neruda gibi bir şairin “Biz onun yanında şair sayılmayız” dediği Nâzım Hikmet’in şiirleri tüm dünyada kabul görmüş, takdir edilerek ve sevilerek okunmuştur.

Bireyin bir yenilik ya da buluş gerçekleştirebilmesi için ön koşul, karşı çıkacağı geleneği çok iyi bilmesidir. İster sanatta, ister bilimde, isterse yaşam biçiminde, hiçbir yenilik boşlukta yaratılmaz, eski geleneklere karşı çıkılarak yapılır. Ancak, geçmişi iyi bilenler gelecekte köklü değişikliklere yol açabilecek girişimlerde bulunabilirler. Devrimlerin ve bilimdeki aşamaların temel paradoksu ya da diyalektik sürtüşmesi de budur: Geçmişe bağlı kalırken değişimi gerçekleştirmek.

Nâzım, Türk şiirinde yaşadığı çağın başında bu değişimi gerçekleştirmiş, adeta tek sesli olan şiirimiz, onun sayesinde bir senfoni gibi çok sesli bir müzik durumuna gelmiştir. Hem de öyle bir müzik ki, serbest yazılmasına karşın içinde aruzun, kafiyenin, divan şiirinin tadı var. Pir Sultan’ın, Dadaloğlu’nun, Yunus Emre’nin, Fuzuli’nin, Karacaoğlanlar’ın benliği var. Bizden bir şiir, ancak dünya ile bütünleşebilmiş. Bu denli büyük başarılar içten gelen büyük bir samimiyetten doğar. Nâzım için şiir yazmak, adeta bir çeşmenin musluğunu açarcasına kolaydı…

Bence Nâzım’ı almış olduğumuz eğitim, yetişme koşullarımız ve bilinçaltı önyargılarımızdan sıyrılarak, üzerinden zaman geçtikçe yeni duygular ve yeni görüşlerle yorumlamak, zamana ve mekana göre değerlendirmek daha doğrudur.

“Yaşamak!
Bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi
kardeşcesine”

dizeleri ile değişen çağımızda ve bireyselliğin ön plana çıktığı günümüzde toplum olarak hep birlikte ortak paydalarda buluşamaz mıyız?

“Prag şehri yaldızlı bir
dumandır.
Vıltava suyunun köpüklerine
Martı kuşlarıyla gelir İstanbul”
diyen Nâzım’ın memleket özlemi ne kadar derindir.
Ya da;
Bir vapur geçer Varna
önünden,
uy Karadeniz gümüş telleri,
bir vapur geçer Boğaz’a doğru.
Nâzım usulcacık okşar
vapuru,
Yanar elleri…”

dizelerinde şairin çekmekte olduğu hasreti paylaşmamak olası mıdır?

Ve oğlu Memed’e yazdığı son mektubunda belirttiği gibi birbirimizi kucaklayamaz mıyız?

“Dünyada kiracı gibi değil,
yazlığına gelmiş gibi de değil,
yaşa dünyada babanın
eviymiş gibi…
Tohuma, toprağa,
denize inan,
İnsanı hepsinden önce.
Bulutu, makinayı, kitabı sev,
insanı hepsinden önce…”

***

“İki şey var ancak ölümle
unutulur
Anamızın yüzüyle şehrimizin
yüzü”

Vatan özlemini böylesi bir  güzellikle ifade eden Nâzım   Hikmet uzun yıllardan buyana, büyük özlem duyduğu ülke topraklarının dışında, gurbet ellerde uyumaktadır.

Nâzım Hikmet hepimizin belleklerinde bir mısradır. Şiirlerinin erişile- mez güzelliği, gönüllerimizi sarmaktadır. İnce, zarif ve derin ruhu, fikirleri ile birleşip, yılların üstünden öteki çağlara uzanmaktadır.

Kurtuluş Savaşı’mızı, insanlık aşkını, özgürlüğü, barışı, yaşam kavgasını, vatan hasretini bir çeşme gibi şiirlerinden içtiğimiz Nâzım Hikmet, fikir kavgasını zulmun ve haksızlığın en karanlık günlerinde elinde yükseltebilen Nâzım Hikmet, şairliği bir şeref ve haysiyet mertebesine erdiren Nâzım Hikmet, elbette bir avuç toprağa gömülmüş ve orada kaybolmuş değildir.

“İçimizde mis kokulu kızıl bir gül gibi duruyor zaman…”

diyen şairimizin ileriki sayfalarda kısa bir öyküsünü sizlerle paylaşıyorum. Ve diliyorum ki, her ince ruhlu insan, iyi kalpli insan, sokak çocuklarımıza sahip çıkabilsin…

Nâzım Hikmet’in Yaşamından Notlar

 •Selanik’te doğdu (15 Ocak 1902). •İlköğrenimini Göztepe Taşmektep, Galatasaray Lisesi ilk bölümü, Nişantaşı Nümune Mektebi’nde, ortaöğrenimini Bahriye Mektebi’nde tamamladı (1918). •Sağlık nedeniyle donanmadan ayrılmak zorunda kaldı. Millî Mücadele’ye katılma amacıyla Anadolu’ya geçti (Ocak 1921). •Bolu Lisesi’nde kısa bir süre öğretmenlik yaptı. •Bir süre Batum’da kaldıktan sonra Rusya’ya giderek Moskova Doğu Üniversitesi’nde (KUTV) ekonomi ve toplumbilim okudu (1922-1924). •Yurda döndü. •Aydınlık dergisinde çıkan şiirlerinden ötürü “gıyaben” mahkumiyet kararı verildiğini öğrenince yeniden Sovyetler Birliği’ne gitti. •Af yasasının çıkması üzerine döndüğünde bir süre Hopa Cezaevi’nde tutuklu kaldı (1928). •İstanbul’a yerleşerek çeşitli gazete ve dergilerde, film stüdyolarında çalıştı. •İlk oyunlarını, şiir kitaplarını yayımladı. •Bir süre tutuklu kaldıktan sonra Cumhuriyetin 10’uncu yıldönümünde tahliye edildi. •Akşam, Son Posta, Tan gazetelerinde fıkra yazarlığı ve başyazarlık yaptı. •Yaşamını oyun, roman, şiir, fıkra türündeki çalışmalarıyla sürdürdü. •1938’de hapse mahkûm edildi. •TCK’nun 77 ve 68. maddeleri uyarınca cezası 28 yıl 4 aya indirildi. •Temmuz 1950’de çıkarılan af yasası kapsamına alınması için adına dergi çıkarıldı. •Çeşitli anlayıştaki düşün, sanat bilim adamları, hukukçular sorumlu makamlara başvurdular. •Geri kalan cezası affedilerek tahliye edildi. •Bir süre sonra Türkiye’den ayrıldı. •Moskova’da öldü.

Noel Baba

Nazim Hikmet

Kara bir kış, bir Kânunuevvel gecesi idi…

Sırtında beyaz bir kürkle gelen Noel Baba, bir senelik yoldan hediye diye buzdan boncuklar getirmişti…

Boğazlanan bir puhunun boğuk ıslıkları gibi haykıran rüzgâr, uğultularla tahta evlerin hurda iskeletini  sarsıyordu…

Noel Baba beyaz, kalın gocuğunu kutuplardan veyahut da Sibirya’dan almışa benziyordu…

Tipi, zincirinden kurtulan azgın bir deliden daha deliydi.

***

Kar…

Akşamdan beri lapa lapa, fasılasız yağıyor, sokaklarda görünen tek tük havagazı fenerleri donuk göz kırpışıyla yanıp sönüyordu…

Bu acı, bu ilikleri donduran soğuk gecede, karla örtülen tenha sokağın dar bir köşesinde yırtık paçavra ve çullara bürünen bir hayalet vardı.

Bu bir insan yavrusuydu.

Büyük, süslü ve nakışlı bir zadegân malikânesinin duvar dibinde köpeklerle koyun koyuna yatıyordu… Fırtınanın, tipinin uğultuları arasında donan ellerini zayıf nefesi ile ısıtmaya çalışıyor, yırtık çuluna biraz daha bürünüyordu.

Bu yedi sekiz yaşında kadar, altın saçlı, sevimli bir küçük, bir kaldırım çocuğu idi.

O cemiyetin kimsesizi idi.

***

Kardan bir gocuk içinde ve kardan bir şilte üzerinde ısınmak için nefesi ile ellerini ovuşturan küçük yavru, tipinin kırbacı altında uyuşmuştu. Yarı donmuş sıska dizlerine yaslanarak mecalsiz vücudunu yavaşça kaldırdı.

Köpekler, karanlıkta parlayan fosforlu gözleriyle ona yan yan baktılar ve sanki, “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” diye sormak istediler!

O, hayata gözlerini açtığı zaman kendini orada, sefiller, mücrimler ve mahkûmlar yetiştiren kaldırımlarda bulmuştu.

***

Küçük çocuk biraz ilerledi… Kar gittikçe daha kesif yağıyor… Keskin, sert, bir tipi, kasırga halini alarak çatıları sarsıyor… Ağaçların dallarını büküyor… Kırıyor ve koparıyordu…

Küçük yavru malikânenin kapalı alt kat pencerelerinin  önüne doğru yaklaştı…

Soğuktan donmak üzere bulunuyordu.

Gece!

Her yer, her taraf zifiri karanlık içinde, gece içindeydi. Müphem göz kırpışlarıyla titreyen tek tük sokak fenerleri de soğuktan ürperiyorlardı!

Küçük sefil, beyaz konağın alt kat pancurlarının önünden geçti. Artık binanın bahçesinde bulunuyordu… Gecenin karanlığında gözüne solgun, silik bir ziya ilişmişti… Konağın arka cihetindeki kulübeye benzeyen bir yerden beliren bu ziyaya doğru yürüdü…

Çocuk, geçerken bu pancurlardan birinin önünde durdu ve içeriye baktı. Pancur hafifçe çatlamış olduğundan içerisi görünüyordu. Bu görünen yerde bir aydınlık vardı. Burası temiz, güzel ve muhteşem bir salondu… Küçük sefil bu renkli salondaki renkli dekorlara, büyük çini sobaya, sobada kıvrılan, kıvranan alevlere ve kapısı açık iç odanın ilerisinde görünen beyaz örtülü geniş masaya baktı… Masada renkli ziyalı bir çam ağacı vardı. Çamın dallarına çeşit  çeşit, minimini oyuncaklar, kotiyonlar asılmıştı…

Bu bir Noel ağacı idi… Ve oyuncaklar çok şık, çok zarifti. Küçüğün gözlerinde hafif bir nem, bir şebnem toplanmıştı… O, titreyen vücudunun ıstırabından başka, midesinin körleşen sızısının da uyandığını hisseder gibi oldu… Ve oradan uzaklaştı.

***

Kaldırım çocuğu konağın arka cihetindeki kulübemsi bir yerden görünen silik, donuk ziyaya doğru yaklaştı… Yürüyemiyor, uyuşan bacaklarıyla güçlükle adım atmaya uğraşıyordu. Kar ve açlık donmaya başlayan bacaklarının dermanını kesmişti. İki adım daha attı. Kulübemsi yerin önüne geldi ve durdu. Burası ahıra veya kümese benzer bir yerdi. Bu ahıra veya kümese benzeyen yeri, yandaki bir odanın penceresinden akseden bir idare lambasının ziyası kısmen aydınlatmıştı. Çocuk bu yarı harap yerin kapısının aralık olduğunu gördü. Aralık olmasa bile onu açacak kadar bir mecali kaldığını duyuyordu…

Tahta kapıyı sıska omuzunu dayayarak itti… Ve içeri girdi… Küçük sefil, etrafına bakınınca bulunduğu yerin boş bir baraka olduğunu anladı. Köşede bir yığın saman duruyordu…

Burası bir samanlıktı…

Çocuk samanları eşeledi, içine gömüldü ve gözlerini kapadı. Minimini kafasına, beynine acı bir düşüncenin sızısı, ezası saplanmıştı. Onun insanlar içinde, kimsesi yoktu. İnsanlar içinde yalnızdı! Ne barınacak yeri, ne tanıyanı, okşayanı ne de son bir ümidi ve hayali vardı…

Babası, bir taş ocağında çalışırken yıkıntı altında kalarak ezilmişti… Annesinin, ancak, gene fırtınalı, tipili kara bir kış gecesi, ot bir yatakta gözleri kapandığını hayal meyal hatırlayabiliyordu.

İçine gömüldüğü saman yığını çelimsiz vücudunu biraz örtmüş ve ısıtmıştı. Burada hiç değilse, harap da olsa, başının üstünde bir çatı vardı. Kar yağmıyor ve tipi, bora içeri girmiyordu. Fakat açlık hâkimdi.

***

Ertesi sabah, erkenden süt hayvanlarına yem almak için barakaya giren bir hizmetçi, saman yığını içinde cansız bir çocuk bulmuştu. Çocuğun kapalı avucunda bir demet başak çöpü vardı. Bu onun Noel Baba hediyesiydi.

Sözlük: Kânunuevvel: Aralık ayı. Puhu: Baykuşgillerden, orman, dağ ve kayalıklarda yaşayan, uzunluğu 65 cm., sırtı koyu kahverengi bir kuş türü. Fasıla: Aralık, ara, kesinti. Zadegân: Soylular, aristokrasi. Cemiyet: Dernek, topluluk, toplum. Mecal: Güçlük, dinçlik. Mücrim: Suçlu. Kesif: Yoğun, saydam olmayan, sık, kalın. Müphem: Belirsiz. Ziya: Işık, aydınlık. Cihet: Yön, yan, taraf. Kotiyon: Kağıttan yapılmış süsler. Şebnem: Çiy. Aksetmek:Yankılanmak, yankı vermek, yansılanmak. Eza: Üzme, sıkıntı verme, üzgü.