Cemile Aytaç 

24 Kasım Öğretmenler Günü’nde

Bir “Atatürk Genci” Öğretmen:

Cemile Aytaç

 

Demir Aytaç

Mart ayının çok soğuk bir gecesi Nevşehir’de doğdu. Cemile Aytaç için çocukluk, sevilenlerin geride bırakıldığı, bir kentten başka bir kente göç etmenin doğal koşul olduğu, ailelerin parçalandığı, özlem ve gurbetin ağır bastığı günlerdir.

İki yaşında ailesiyle birlikte İzmir’e göç etmiş, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine, ailesi kendisini tekrar Nevşehir’e yollamıştır. Cemile, ilk savaş tedirginliğini, orada, teyzesi ve dayısının yanında duydu. Üç yıl, ailesinden uzak, Nevşehir’de kaldıktan sonra, İzmir’e tekrar döndü.

15 Mayıs 1919 Cuma’yı Cumartesi’ye bağlayan gece yarısı, İzmir’in işgal edildiği sabah, henüz 10 yaşındaydı. İşgal sabahının tüm acısını, aile bireyleriyle birlikte yaşadı.

İzmir Misaki Milli Mektebi’nde çok başarılı bir öğrencilik yaşamı oldu. Okulun kapısına asılmış olan işgal güçlerinin bayrağı o güne dek olan yaşamının en acı deneyimiydi. Bayrağın her sabah yüzüne değecek hizada asılmış olmasını içine sindiremiyor, işgal sabahı kaybetmiş olduğu aile fertlerine yapılanları unutabilmek için olanca gücüyle kendisini derslerine veriyor, kütüphanedeki tüm dünya klasiklerini okuyor, Türkçe’yi ifadede ve yazmada göstermekte olduğu olağanüstü başarı öğretmenlerinin dikkatini çekiyordu. Onlara göre Cemile, Türkçe öğretmeni olmak için yaratılmıştı.

Ve Cemile, o güne dek olan yaşamının en büyük çoşkusunu 9 Eylül sabahı yaşadı. Kordon’da Mustafa Kemal’i gördü. Türk bayrağı göndere çekilirken, kalbi sıkıştı, fenalaştı. Kendine geldiğinde, komşu hanımları günlerce Türk askerlerine vermek üzere hazırladıkları limonatadan ona da içiriyorlardı.

Yaşamındaki en büyük isteği öğretmen olabilmekti. Cumhuriyet ile birlikte İzmir Muallim Mektebi’nin çok zor sınavını kazandı.

Ailesini ikna etti ve idealindeki mesleğe ilk adımını atma olanağını buldu. Muallim mektebine Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu” romanı adeta bir bomba gibi düşmüş, bambaşka bir moral kaynağı olmuştu. Reşat Nuri, bu romanında yalnızca işgal altındaki topraklarımızı kurtarmakla kalmıyor, adeta Feride’yi, Anadolu’ya Atatürk devrimlerinin bir temsilcisi olarak yolluyordu. Ve, muallim mektebi öğrencilerinin her birisi Çalıkuşu’nun Feride’si olabilmek için can atmaya başlamışlardı.

Nitekim, mezuniyet günü gelip de, sıra 44 Cemile’ye geldiğinde titreyen elleri ile kurasını çekti, küçük kağıdı heyecanla açtı ve içinden “İzmir” çıktı. Olanca gücüyle zarfı torbaya “Anadolu’yu isterim” diyerek geri attı. Ancak, yapılacak bir şey yoktu. Kurada İzmir çıkmıştı. İlk öğretmenliğe kendi okulu Misaki Milli’de 5’inci sınıf öğretmeni olarak başladı.

1930 yılında, eğitim müdürü Şevket Süreyya Aytaç ile evlenmiş ve Anadolu yollarına birlikte düşmüşlerdi. Eşi, Cemile’yi dışarıdan sınavlara girerek orta eğitime geçmesi konusunda çok teşvik ediyor ve geceleri ona değişik kompozisyon konuları vererek özel olarak çalıştırıyordu. Cemile, İstanbul Üniversitesi kapısına geldiğinde, eşine vazgeçtiğni ve sınava giremeyeceğini söyledi. Şevket Süreyya Bey her zamanki hoşgörüsü ile onu sakinleştirdi ve Cemile sınava girdi. Bir sonraki gün, okulun kapısındaki listede adı birinci sıradaydı.

Sözlü sınav ise, Cemile için başlı başına bir heyecandı. Her biri ünlü, her birinin çalışmalarını ezbere bildiği edebiyatçılar, Fuat Köprülü başkanlığındaki 12 kişilik juride toplanmışlardı. Cemile 150 kişi arasından sınavı kazanan 11 kişi ile birlikte orta eğitime geçti.

Orta eğitimde yıllar birbirini kovaladı. İstanbul’da olduğu yıllarda Taksim ve Fatih Meydanlarında konuşmalar yaptı, her hafta İstanbul radyosunda canlı yayın programlara katıldı.

Yaşamının, hiç kuşkusuz ki en unutulmaz anı, henüz 28 yaşındayken, Elazığ Halkevi’nde Mustafa Kemal Atatürk’ün karşısına çıkmasıydı. O günleri Cemile torunlarına hep anlatmıştır ve torun çocuklarına anlatmaya devam etmektedir:

“1937’de Atatürk’ün Elaziğ’a geldiği gece, halkevinde verilen yemeğe eşim kültür müşaviri, ben de öğretmen olarak davetliydik. Atatürk o gece, Elaziz’ın adının değiştirilmesini, ‘Elazığ’ olmasını istedi. Tarihi karardan sonra konuşmalar yapıldı. Fazıl Ahmet, İsmail Müştak şiirler okudular. Atatürk, Abdullah Alpdoğan Paşa’ya; “Hep benim misafirlerim okudular, ev sahiplerinden de birşeyler bekliyoruz” deyince, Abdullah Paşa ayağa kalktı ve “Cemile Hanım” dedi. Çok şaşırdım, çok heyecanlandım. Ellerim, ayaklarım titremeye başladı. Kalktım, Atatürk’ün huzuruna doğru yürümeye başladım. Bu yaşamımın en mutlu davetiydi. Aklıma, hiçbir şey gelmiyor, işgal yılları bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor, dünya adeta ayaklarımın altından kayıyordu. Atatürk ilkelerini canla başla benimseyen bir öğretmen olarak, 1934 yılında Ankara Kız Lisesi’nde öğretmenken halkevinde yaptığımız bir müsamerede okunmak üzere Atatürk için ‘Yürüyoruz’ adlı bir parça yazmıştım. Ezberimde olduğu için, etrafımdakileri görmeden, bütün gücümle ‘Yürüyoruz’u okudum. Bitirdiğim zaman, Şükrü Kaya Bey, beni Atatürk’ün yanına götürdü. Atatürk bana, ‘Cemile Hanım, en büyük gururum sizlersiniz, böyle kadınları olan bir millet ebediyen yaşayacaktır. Vatan sizlere emanettir’ dedi. Gözyaşlarımla mukabele ettiğimi hatırlıyorum.”

(Cemile Aytaç’ın bu yazısını, aşağıda bulacaksınız.)

Cemile, bundan sonra 42 yıl aralıksız, edebiyat öğretmenliği yaptı. 1931’de Aydın adında bir oğlu, 1932’de Bilge adında bir kız çocuğu sahibi oldu. Çocuklarıyla birlikte, Konya, Denizli, Elazığ, Adana, Edirne, Kastamonu, İstanbul, Ankara olmak üzere Anadolu’yu adım adım dolaştı. Artık, tüm acılar geride kalmış, o cumhuriyet döneminin bir “Feride”si olmayı tam anlamıyla başarmıştı.

Ve, bir başka unutamayacağı anısı da, çok etkisinde kaldığı Reşat Nuri’nin, 1936 yılında İstanbul Kız Lisesi’nde kendi sınıfına müfettiş olarak girmesiydi. O günü şöyle anlatmaktadır:

Cemile Aytaç - R. Nuri Güntekin'in eşi Hadiye Güntekin ile birlikte “Kendisini görmek beni çok heyecanlandırdı. Bir süre derse başlayamadım. Zil çalınca beni tebrik etti. ‘Türkçe’yi bu kadar güzel kullanan öğretmenlerimiz, biz yazarların işini daha da güçleştirmektedir’ diyerek iltifatta bulundu. ‘Bir dersinize daha girmek isterim’ dedi. 9-A sınıfına birlikte girdik. Bu sınıfa daha önce ‘Acımak’ romanını okumuştum. Sınıf defterinde görmüş, ders bitince bu romanını neden seçtiğimi sordu. Tercih nedenlerim, karakterler ile ilgili görüşlerim onu çok duygulandırdı. ‘Cemile Hanım, bende eserlerim arasında özel bir yeri olan bu roman, uzak bir akrabamın gerçek hayatıdır… İlk defa size söylüyorum…’ dedi.”

Cemile, Atatürk’ün kurmuş olduğu cumhuriyetin tüm coşkusunu yaşadı. Cumhuriyetin güzelliği, ona başarılı evlatlar yetiştirme olanağı verdi. Çocuklarının, daha iyi eğitim almaları için yurt dışına gitmeleri, çekilen özlem her şeye değdi. Aile geleneği hiç bozulmadı. Çocukları, torunları ve torun çocukları birçok olanak ve cazibe varken, hiçbiri yurt dışında kalmadı. Cemile’nin aşılamış olduğu vatan sevgisi, cumhuriyetin değerleri, iyi kalpli ve başkaları için çalışıyor olma fikirleri, kendisi tarafından aile bireylerine sarsılmaz ve köklü bir biçimde yerleştirildiği için, zamanı gelince tümünün ülkelerine dönmelerini sağladı.

Cemile, Anadolu’yu dolaştığı yıllarda, okul yolundaki derenin üstünde sabah ve akşamları köprü olarak sırtında küçücük çocuklarını taşır, bazen elinde berber makinesi her cumartesi okulun bahçesinde çocuklarının saçlarını keser ve temizler, tam anlamıyla dikiş bilmemesine karşın ilk bebek elbiselerini ve gelinlikleri köyünün kimsesiz kızları için dikerdi. Zaman içinde, öğrencilerinden subay olan ve “Hocam, bir gün başınız darda kalırsa, mutlaka beni hatırlayın” iltifatına karşı yıllar sonra bir generale mektup yazarak, bu sözünü anımsattı ve ondan şu istekte bulundu:

“Sevgili oğlum, değerli Paşam,

Bu gün çok dardayım, özür dileyerek sana başvuruyorum! Son sınıfımda zeki, fakat pek fakir bir bir öğrencim var. Delalet edip, onun bir orta mektepte okumasını temin edebilirsen, beni bahtiyar edersin.”

O, kendisine verilen avansı ancak ve ancak bir öğrencisi için kullanabilirdi. Ve öyle de yaptı. Cemile, ömründe hiç yapmadığı işleri yapar, zamanında hastabakıcı olur, gece yarısı ebelere yardım eder, tüm çevresi için bir dert ortağı, bir anne olur ve gittiği her yerde, şefkatinin, iyiliğinin masallaşan anıları dillerde dolaşırdı.

Yıllar sonra, emekli olduktan sonra Ankara’da hafta sonları kapısını çalan bakkal çırağı çocuklara, “Kaçıncı sınıftasın?” diye sordu hep. Sınıfını geçenleri tebrik etti ve mutlaka okumaları, meslek sahibi olmalarını öğütledi. Bütünlemeye kalan bakkal çıraklarının ayrıntısız tümü, bir sonraki gün, kendilerini Cemile’nin evinde, ondan özel ders alırken buldular. Sonunda mahallenin bakkalı birgün, eşi Şevket Süreyya Bey’e dert yanmış Cemile Aytaç’tan, “Abi, Cemile Hanım yüzünden, çırak dayandıramaz oldum” demişti.

Cemile Aytaç, yaşı nedeniyle emekli olduktan sonra, köşesine çekilmedi. Başbakanlık’ta, danışman olarak uzun yıllar Atatürk dönemi yöneticilerinin birbirlerine yazdıkları eski Türkçe yazı ve telgrafları yeni Türkçe’ye çevirdi.

Yurdun dört bir yanında, en yüksek mevkilere yükselmiş öğrencilerinin her zaman kendisini aramaları, tüm karşılaşmalarda ısrarla şiir okutmaları, yıllar sonra bile, dünyanın neresinde olursa olsun, öğrencilerinin kendisini hep, “Cemile Aytaç, hepimizin başına taç” sözleri ile karşılamaları ve ailesinin büyük sevgisi ona öyle büyük bir yaşam gücü verdi ki… 99 yaşına kadar gelmesinin ana nedeni, belki de o güçlü sevgidir.

Ve inanır mısınız ki, 44 Cemile için, hiçbir bayram ya da herhangi bir mutlu gün, onun yaşamındaki 9 Eylül’ün yerini alamamıştır. Her 9 Eylül sabahı, çok erken saatlerde, okul arkadaşları onu aramakta ve “Cemile, ordular İzmir’e yaklaştı, birkaç saat sonra kurtuluyoruz” diye müjde vererek onun coşkusunu paylaşırlar. Tüm akrabaları, çocukları, torunları, torun çocukları, ister yurt içinde olsunlar, ister yurt dışında olsunlar, 9 Eylül sabahı onu aramakta ve onun 9 Eylül’ünü kutlamaktadırlar. 9 Eylül günü Cemile’nin telefonu hiç susmaz. O, ne mi yapar? Saati saatine Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmir’e girişini yaşar, şiirlerini okur, kimi zaman çoşar, kendini tutamaz, coşkusunu zeybeğe döker ve çok güzel oynadığı zeybeği, bir kez daha oynar.

Öğretmenlerimizden yaşamını yitirenleri 24 Kasım Öğretmenler  Günü nedeniyle bir kez daha minnet, şükran ve saygıyla anar, cumhuriyetin sürekliliğini sağlama görevini sürdürmekte olan tüm öğretmenlerimizi ise, bu mutlu günlerinde, Cemile Aytaç’ın kişiliğinde, aynı duygularla kutlar, tümünün ellerinden öperim.Cemile Aytaç

Cemile Aytaç 1934 yılında bir tören nedeniyle İstanbul’da Taksim Meydanı’nda konuşma yaparken

Karşımızda varılacak bir amaç var.
Gönüllerimiz onun ateşiyle tutuşmuş,
Durup dinlenmeden, oturup eğlenmeden,
O’na doğru yürüyoruz.
En eski Türk tarihi bir hızdı, bir engin ışıktı.
Bir taşkın kudretti ve bir yüce hayattı.
Bu ışık, bu kudret, bu hayat
Şimdi başka dünyaların malıdır.
Karanlıklar içerisinde meşalesini bizden yakanlar
Şimdi birer güneş oldular.
Fakat, henüz ana ışık sönmemiştir, yeniden doğuyor.
Yakın bir ufkun ötesinde
Büyük ve muhteşem Türk dünyası var.
Hazırlığımızı yaptık, yola çıktık.
O’na doğru güçle, inançla, sevinçle yürüyüyoruz.
Artık, taassup ayaklarımızın altında bir çöküntüdür.
Hıyanet bir mağluptur.
Cehaletin kara sahası,
Her gün biraz daha küçülüyor.
Cumhuriyetin güzel aydınlığı
Her gün biraz daha genişliyor.
Karşı durmalar, tereddütler, şüpheler, imansızlıklar
Hepsi birer birer döküldüler.
Hepsinin ortasında şahlanan inkılâp,
Ayaklanan bir hakikat gibi yürüyor.
Hep ondayız, hep onda topladık.
Ona zarar verebilecek en küçük şeyi gözetleyerek
İterek ve çiğneyerek yürüyoruz.
Bir tek davamız var;
Nabzımızda vuran O,
Gözlerimizde yanan O.
Ufuklara bakarak O’na ülkü diyoruz.
Gönlümüze kakarak O’na  Atatürk diyoruz.
Hep O sese, O’nun aydınlığına yürüyoruz…
 
Cemile Aytaç
Öğretmen