Etiketler

, , ,

Cemile Aytaç - AtatürkTED Ankara Koleji’nde Cemile Aytaç’ın öğrencisi olan Serap Kayatekin, öğretmeninin 10 Kasım 1973 tarihinde Atatürk’ü anma töreninde yaptığı konuşması sırasındaki gözlem ve duygularını açıklıyor:

 Öğretmenimin Unutamadığım Konuşması

10 Kasım 1973 sabahı, Ankara Koleji öğrencileri olarak, Atatürk’ü anmak için toplanmıştık. Ben, o yıl lise son sınıftaydım ve o sabahı çok net anımsıyorum.

Saygı duruşundan hemen sonra, konuşma yapmak üzere, lise 1 edebiyat öğretmenim Cemile Aytaç, anons edilince çok heyecanlandım.

Biz onu öğrencilik yaşamımızın hiçbir gününde sivil kıyafet ile görmedik. Her sabah öğretmenler odasına gelir, lacivert önlüğünü giyer ve yıl boyunca karşımıza hep aynı lacivert önlüğü ile çıkardı.

Adı anons edildiği zaman, omuzundaki paltoyu yanında duran öğretmen arkadaşına verdi. Hepimiz soğuk havaya karşın tedbirliyken; o Atatürk’ün huzuruna paltosu ile çıkmadı, lacivert önlüğüyle kürsüye geldi.

Konuşmasına başlamadan önce, bize karşı sol tarafta olan Atatürk büstüne döndü ve büyük bir saygı ile öne doğru eğilerek selamladı. Sonra bizlere bir tek satırında bile kağıda bakmaksızın; ezbere –hiç falsosuz– bu yazıyı sundu. Ama, ne sunmak!.. Kendisinin ne denli güçlü bir hatip olduğunu  ve toplulukları, ses ve hitabet gücü ile nasıl etkilediğini, kelimeler ile izah etmek olası değildir. O sabah orada olmak lazımdı… Nefes almamacasına dinledik.

Ben o sabahı, sevgili öğretmenimin konuşmasını, konuşmasının içinden unutamadığım tümceleri, yaşamımın en korunması gereken anıları arasında saklıyorum.

Serap KAYATEKİN

 

Öğretmen Cemile Aytaç’ın,

TED Ankara Koleji bahçesinde, ilk – orta ve lise öğrencilerine,

10 Kasım 1973 sabahı  yaptığı konuşma metni:

 

ATATÜRK, BU ÜLKENİN HAYAT ŞARTIDIR!

Gözlerimizde birer damla yaş, kalplerimizde sessiz hıçkırıklar yine Atatürk’ün huzurundayız.

Bugün, bütün Türk milleti derin bir sükut içinde O’nun ruhunu taziz etmektedir. Bu sükut, bir deniz uğultusu gibi içi ses doludur. Bütün acılarımızla, sevgilerimizle, hasret ve hatıralarımızla bu seste tekrar toplanmış bulunuyoruz.

Gözlerimizin önündeki ışık yüzü henüz solmamıştır. Vatan üstündeki yiğit sesi hâlâ her taraftan işitilmektedir. Mustafa Kemal adı gönüllerimizde dalgalanan bir bayrak, Gazi ünvanı damarlarımızda vuran bir nabız, Atatürk ismi içimizde açan bir güneş, bir doğup bir daha batmayan bir güneştir.

O’nu bir meşale gibi bütün yurdu aydınlata aydınlata dolaşan güzel başı ile aramızda görememek, elbette kayıpların en büyüğüdür. Türk Tarihi Mustafa Kemal’i, asırların içinden süze süze getirmiş ve bir 19 Mayıs sabahı Türk milettine,  tarihinin en büyük mükafatı olarak sunmuştur. O’nun atılışlarında binlerce neslin hamlesinden Türk ruhunun şahlanışı vardır. O’nun haykırışlarında binlerce senenin mahrumiyetinden bir isyan, bir feryat vardır. Onun içindir ki, ölümü ile kürenin üstünde büyük bir ışık sönmüş ve dünya biraz küçülmüştür.

Gençler!..  insanlar çeşit çeşit ölebilirler… Ölmeden evvel ölebilirler. Sayılı senelerini bitirdikleri için ölebilirler. Fakat, bir insan daha vardır ki, onu hadiseler yıprandıramaz. Seneler tüketemez. Herkese boyun eğdiren ecel onun manevi varlığına dokunamaz. Bu ölüme meydan okuyan, öldükten sonrada yaşayan insandır. Yeryüzünde hiçbir şey kaybolmaz. Millet için yaşayanlar, milleti yaşadıkça yaşarlar. Atatürk onun için yaşıyor. Atatürk Türklük aşkı idi. Türklük bu dünyada var oldukça O da Türklük’le beraber var olacaktır. Atatürk fikir hürriyetinin, cumhuriyetin, insanlığın, dünya barışının ve medeniyet aşkının timsali idi. Bu değerler yeryüzünde bulundukça, O da beraber bulunacaktır.

1881 Atatürk’ün doğum tarihidir. 1938 ise asla ölüm tarihi olamaz. Bu tarih ancak fani vücudunun dünyayı terk ettiği, gözlerini bu dünyaya yumduğu tarihtir. Bu iki tarih arasındaki hayatı ise bir destandır. Bir efsanedir. Bir ömür ki, senelerin zinciri değil şahikaların silsilesidir.

O’nu bir gün yer yer dökülen vatan parçalarını toplamak için Bingazi’de, Trablusgarp’ta; başka bir gün elde kalan son çarelere tutunmak için Arabistan ve Suriye çöllerinde, başka bir gün vatanın muhtaç olduğu her yerde görürsünüz. Bir gün Çanakkale’de     ordudan daha kuvvetli bir kumandandır. Bütün dünyaya buradan geçilmez diyecek ve onun dediği olacaktır. Bir gün anavatan dört tarafını saran yangınlarla, cayır cayır yanarken ve sarsıla sarsıla yıkılırken O’nun omuzlarındadır. Türklük bahtının kara matemini dinlerken, muzdarip başı onun göğsündedir.

1919’da Samsun’a çıkmış, ayak bastığı toprak yeni bir hayat titremeleri ile uyanmış; Erzurum’da görünmüş dağınıklıkları toplamış, imandan bir hisar olmuş; Sivas’a gelmiş perişanlıkları millet yapmış; Ankara’ya geldiği gün dünya yeni bir Türk Devletinin şerefle yükseldiğini görmüş, zaferlerini kazandığı inkilaplarını ilan ettiği gün ise; cihanın hayranlığını üstünde toplamış ve O’nu bir millet öbür millete göstermiştir.

Gençler! Atatürk bir isyandı. Türk’ün yokluğunu ilan edenlere karşı varlığını ispat eden bir isyan… Atatürk bir imandı! Milletine inanmanın ondaki sonsuz kudrete dayanarak muvaffak olmanın imanı… Bu kaynaklar yaşadıkça hepimiz ondan kuvvet alacağız. Bu tükenmez hazinenin yolunu da bize açmış olan Atatürk, Türk Milleti ile ebedi olarak yaşayacaktır.

Atatürk memleketi için emsalsiz şeyler yaptı. Yer yer isyanlar, hIyanetler, irticalarla dolu perişan bir cemiyet yerine; kuvvetli bir millet, ileriye doğru hamleleri ile itibarlı bir        devlet, muasır ve medeni bir Türkiye yarattı. Şimdi bir kelime ile Atatürk sizlersiniz… O, zerreler halinde bizlere dağılmış ve şuleler halinde gözlerinize aksetmiştir. Fani vücudu  karşı tepede, fakat ruhu ve aşkı sizin kalplerinizdedir.

Atatürk’ü sevmek demek evvela çok çalışmak demektir. Bu memleketi yükseltme aşkını içinde kor halinde duymak demektir. Bu sabah takvim, Atatürk ile aramızdaki yılların bir  yıl daha arttığını gösteriyor. Fakat, biz her geçen sene O’na daha çok yaklaşma ihtiyacını duymuyor muyuz? Memleketi baştan başa kaplayan ruhu, yine hareketlerimizin tek ve eşsiz hakimi değil mi?… Atatürk bu memleketin hayat şartıdır. O’nun meşalesi daima yurdun üstünde parlayacaktır. Bu sönmez ve ilahi bir ışıktır. Bu ışık bütün gelecek nesiller için bir kuvvet kaynağı olacaktır. Memleketin yükselmesi için çeşitli sahalarda daima yeni Atatürk’lere ihtiyaç vardır. Bir gün sizin içinizden de bu yolda, bu tarzda insanlar çıkacağına inanıyoruz. Bu bizim öğretmenlik hayatımızın en büyük bahtiyarlığı ve mükafatı olacaktır. Vatanı yükseltme çalışmaları arasında, tek tek sizlerin çehrelerini arayacağız. Onun için 10 Kasım sadece bir matem günü değildir. Aynı zamanda kararlarımızı, taahhütlerimizi yenileme günüdür. Kendimize ve milletimize hesap verme günüdür. Atatürk yolunda kalplerimizi ve vazifelerimizi kontrol günüdür.

Atatürk’ün ölmez ruhunu ve sizin güzel çehrelerinizi bu sabah bu fikir ve bu hislerle selâmlıyorum.”

                                                      * * *

Not: Babaannem Cemile Aytaç’ı ( 1931’de Elazığ’da Atatürk’ün huzurunda konuşma yapmış, “Cumhuriyet’in kuruluş dönemi” öğretmenlerindendir)  25 Temmuz 2007’de 97 yaşında kaybettik. Kendisini son günlerinde  Başkent Hastanesi devamlı bakım ünitesinde gördüm. Çok sevdiği “İzmir Yolları” nda şiirini başucunda ezbere okudum. Yüzündeki ifade değişti, hastalığın verdiği yorgun ifadenin yerini, tatlı bir tebessüm aldı.  Şiirdeki bir kaç hatamı ve diksiyonumu düzeltti.

Odası Anıt Kabir’e bakıyordu. Geceleri Anıt Kabir aydınlanmış hali ile çok güzel görünüyordu. 24 Temmuz  gecesi, odasına girdiğimde, benim elimi tuttu ve Anıt Kabir’i diğer eli ile işaret ederek: “Demir’ciğim, çok şanslı göçüyorum, O’nu selamlayarak hayata veda ediyorum” dedi… Bu bana söylemiş olduğu son sözleri ve en güzel emanetidir…