Etiketler

, ,

Halide Edib.

.

İşgalci düşman karşısında, çıkarcı sahte dinci karşısında, cahillik karşısında, cephede, kürsüde, edebiyatta ve politikada

Mustafa Kemal’in Yorulmayan Savaşçısı

HALİDE EDİB

Demir Aytaç

Atatürk, uzaklaştıkça yüksekliği daha iyi görülen bir dağ gibidir. Onun için uygarlık yolunda ilerledikçe, her 30 Ağustos’da onu daha iyi anlıyoruz.

Savaşımlar yaşamsal olunca, gönüllere etkisi de o denli ağırlıklı olmaktadır. Kurtuluş Savaşı sonrası oluşan Türk edebiyatı o günlerin ruhunu yakalayabilmek için büyük bir olanak, yeni kuşakların kendi tarihlerini daha iyi öğrenebilmeleri ve anlayabilmeleri icin önkoşuldur.

Yahya Kemal’e göre; ‘Bir milletin sıhhatli bir şahsiyete sahip olabilmesi için tıpkı bir insan gibi bir hafızaya da sahip olması lazım gelir.” Kendisine göre ancak anılarına, tarihine değer veren ve onlara sahip çıkan uluslar büyük ulus olabilirler. Yahya Kemal bu bilinçlenmenin gereğini açıkladıktan sonra “…ancak, bu zemine oturtulan eser hiçbir zaman maziyi diriltmek anlamına gelmez” diyerek, “…devirler, şahsiyetler ve hadiseler ayrı ayrı kendi şartları içinde değerlendirilmelidir” şeklinde ‘hermeneutics’ bilinçlenmenin, yani olayların zamana ve kişilere göre farklı yorumlanması gerektiği gerçeğinin altını çizmiştir.

Kurtuluş Savaşı’nın Türk edebiyatına etkisi söz konusu edildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri de hiç kuşkusuz Halide Edib Adıvar’dır. Kurtuluş Savaşı’nın ilk romanı Halide Edib’in “Ateşten Gömlek”idir. Yapıt filme çekilmiş ve İngilizce, Arapça, Fransızca, Almanca, Rusça ve İsveççe’ye çevrilmiştir.

Halide Edib bu tarihi süreci, esas itibariyle Fatih ve Sultanahmet mitingleri ile başlatmıştır.

Sultanahmet’in Halide Edib’in kalbinde her zaman çok ayrı bir yeri vardır. (“Mor Salkımlı Ev” romanında bu ruhu yakalamak kolaydır.) Sultanahmet mitingi hiç kuşkusuz yaşamının çok önemli ve unutamayacağı bir anıdır. Ancak, yazarımız çocukluk döneminde ve özellikle Ramazan aylarında bu mekanı zihnine köklü biçimde yerleştirmiş ve ömrü boyunca da etkisinde kalmıştır. Balkan Savaşı sonrası ise, yaralı askerlere bakabilmek için meydana yakın bir hastaneye gidip gelirken çocukluk anılarının etkisinde, Sultanahmet mitingi ruhunun ilk filizlerini kalbinde güçle duymuştur. Bu duygusunu bizimle şu biçimde paylaşmaktadır:

“Ben her sabah Fatih’ten yürüyerek Sultanahmet civarında bu hastaneye geliyor ve akşamları geç vakitlere kadar burada kalıyordum. Issız ve çamurlu sokakların köşelerinde duvarlara dayanarak yürüyen yaralı askerler ve tir tir titreyen muhacirlerden başka kimseyi göremiyordum.

“(..) Milletime ve memleketime herhangi bir vaziyet içinde kalbimdeki muhabbetin hakiki mahiyetini o günlerde anladım. Bu muhabbetin siyasi düşünceler, ideolojiler ile münasebeti yoktu. Bu muhabbet, herhangi bir ananın iptidai ve tabiattan gelen elde olmayan kudret ve hakimiyetini ifade ediyordu.

“(..) Hastaneye gelirken tek başıma Sultanahmet meydanında durur, içimde sonsuz bir hüzünle minarelere bakar, yabancı bir ordunun bu diyara girmesi ihtimali kalbimde öyle bir acı uyandırırdı ki yüzüstü yatıp taşları öpmek isterdim. Evet, beni bu yerden hiçbir yabancı kuvvet ve tehlike ayıramazdı. Bu toprakların mukadderatını daima paylaştık ve paylaşacagız.”

Ve beklenen hazin son gelmiştir. İzmir 15 Mayıs 1919 günü işgal edilmiştir. İzmir’in işgalinden hemen sonra, Atatürk’ün Samsuna çıktığı 19 Mayıs 1919 günü, Halide Edib, Fatih Belediye Dairesi’nin önündeki Tayyare Şehitleri Anıtı’nın bulunduğu alanda toplanan 70 bin kişiye, Türkiye’de ilk kez mitingde konuşabilen kadın olarak hitap etmiş ve “Adım adım kendi önümüzdeki milletleri başımıza efendi yapmak istiyorlar…

Avrupa’ya karşı mevcudiyetimizi göstermek ve sesimizi, hakkımızı işittirmek için bugün kuvvetli ve metin bir millet halinde bulunmak lazımdır. Hisse malik olan milletler ölmez, öldürülemez” diyebilmiştir.

6 Haziran 1919 günü, tarihi Sultanahmet mitinginde ise, “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır” dedikten sonra, insanlık ve adalet esaslarına sadık kalınacağına ve hangi koşul altında olursa olsun, hiçbir güce boyun eğilmeyeceğine ilişkin 200 bini aşkın vatandaşa, İstanbul’u işgal edecek güçlerin uçaklarının tepesinde dolaştığı bir ortamda, yemin ettirebilmiştir.

Halide Edib, İstanbul’un işgalinden sonra iki çocuğunu İstanbul’da bırakmak uğruna Anadolu’ya geçmiş ve onbaşı, çavuş, başçavuş rütbeleriyle Kurtuluş Savaşı’na bizzat katılmıştır. İşte, “Ateşten Gömlek” bu deneyimin sonucudur ve kesinlikle okunmalıdır. Halide Edib bu yapıtını Sakarya Ordusu’na takdim etmiş ve “Ateşten Gömlek” adını ödünç aldığı Yakup Kadri Bey’e (Karaosmanoğlu) yazdığı mektupta, “Eser Sakarya’nındır. Fena olabilir; fakat benim sanatımın yapabileceği en iyi şeydir. İnsan en çok sevdiklerine ancak en iyi yapabileceği şeyi verebiliyor” demiştir.

Yazarın Kurtuluş edebiyatı ile ilgili yönünü konunun uzmanı değerli edebiyatçımız Prof. Dr. İnci Enginün bizlere şu biçimde anlatmaktadır:

“Biz Halide Edib’in yazılarında belirli bir zaman içinde yaşanmış olayları ve onları yaşayanları, sadece milli değil, fakat beşeri ve evrensel boyutlarıyla tanırız. Halide Edib’in Sakarya Savaşı’nda başkomutan, kumandan, subaylar ve neferleri, millet ile birlikte gösteren muhteşem tasviri vardır ki, bugün de onları okurken heyecanlanmamak, bize bu vatanı bırakmak için savaşanları saygı ile anmamak imkansızdır.

Edebiyatımızın en güzel parçalarından ‘Duatepe ve Kırmızıtepe’ adlı röportaj—öykülerinde unutulmayacak tablolar alır.”

Sanıyorum hiçbir şey Halide Edib’in Kurtuluş Savaşı ruhunu, tüm hazırlıkların tamamlanıp tarihi anın geldiği büyük taarruz sabahı, “Dişlerimin altında taş, başımın üstünde duman ve ateş var, boş ellerimi kaldırıyor ve haykırıyorum” diyerek, dağın başına kadar gelip tüm millet adına Mustafa Kemal ve Türk ordusunun arkasından yapmış oldugu duadaki kadar güzel ifade edemez:

“Ey ulu Tanrı!..

Bir an için Türk’ün sesini dinle. İbrahim’in İsmail’i kurban ettiği Halide Edibgünlerden beri hangi millet senin takdis ettigin istiklal ve senin verdiğin aziz iman için bu kadar ebedi bir meşakkat ve işkence içinde daima gözlerinde iman şulesiyle öldü?

“Sevgililerimizin en çoğu yok oldu. Kuru topraklar üzerindeki son yurdumuz için bile dünya Cehennemi Anadolu’ya indi. Saçı bitmedik yetimler, kimsesiz kadınlar, beli bükük ihtiyarlarıyla altımızda bir avuç toprak, başımızda bir dam bırakmak istemeyen herifler ve haydutlara karşı bu temiz ve şehit milletten ne zaman rahmetini esirgemeyeceksin?

“Yine zannediyorum ki bütün esarette inleyen kardeşlerimizin hepsi; İstanbul’un minarelerinden, Bursa’nın türbelerinden, İzmir’in harabelerinden ve bu ordu gerisinde bütün varlığı ile çalışan millet kafilesinden hepsi; bu an benimle beraber ellerini göğe kaldırmış, kararmış, katı, rençper elleri ve arasında gül yaprağı gibi taze çocuk elleri ile beraber; kendi kurtuluşları için bu cehennem ateşinde dövüşen kardeşlerinin açacağı kurtuluş yoluna dua ediyor…”

30 Ağustos zaferi sonrası, İzmir artık ufukta efsaneleşen, simgeleşen bir idealdir. Bizim için İzmir artık bir kentin adı değildir, bir ülküdür, bir inançtır. Onsekiz milyon nüfus tek bir ses, tek bir çarpıntıdır: “İzmir.. İzmir!..” Ve ordu, yayından çıkmış bir ok gibidir. Kıtalar, dağların üstünden şahlanan dalgalar gibi, köpüre köpüre İzmir’e koşmaktadır.

İzmir’e koşanlar arasında Halide Edib de vardır.

“(…) Dağlar gibi şehit mezarlarını geçiyoruz. (…) İşte bu siper taşlarında henüz ıslak duran kızıl kanlar arasında, bir tümsek üzerinde bir şehit mezarına çarptım. Üstüne fişek kutusunun tahtasından bir kitabe konulmuş ve üzerinde ‘Genceli şehit Hüseyin Avni Efendi’ yazılı. Diz çöktüm. İçimdeki kasırgayı bu isimsiz güzel için gözyaşlarım ile okudum:

“Büyük fikirler için ölen ve azap çeken insan kalplerinin Allah’a en yakın olduklarına iman ettim. Genç ve aziz şehit! Kardeş bir memleketten gelmiş, sen de bizimle omuz omuza dövüşmüşsün! Yine iman mücadelesinin yüce bir dağının en yüksek noktasında; İzmir kapılarında ebediyen uyuyorsun! Burada, senin şehit mezarını Allah’ın kandilleri mavi gökten aydınlatacak ve yanındaki adsız silah arkadaşlarınla türbeleriniz bu aziz yurdu koruyan ilahi hatıralar gibi kalacak. Fakat, gün gelir de bazen gökler karanlık; mezarın genç kalbinin hasret çektiği sevgili hatıralarla buraları yadırgar, eziklik duyarsa, işte o zaman kurtuluşu uğrunda kanını akıttığın bu diyarda senin için hatırasında bir ana köşesi saklayan bir Türk kadını olduğunu hatırla! Ve mezarında beşiğinde yattığın günler kadar rahat uyu!..”

Halide Edib’i sadece Kurtuluş Savaşı romancısı olarak sınırlandırmak, yukarıdaki alıntılarda din unsurunun ağır basmasından ötürü bu yönünü genelleştirmek, kendisine ve yeni kuşaklara yapılacak büyük bir haksızlık olur. İçinde yetiştiği ve eğitimini aldığı İslam dünyası dolayısıyla, yazarımız İslam dininin üstün değerlerini her zaman ön planda tutmuş ve her yapıtında sade bir biçimde yaşatmıştır.

İşte o Halide Edib’tir ki, “Vurun Kahpeye”de Çanakkale şehitlerimiz için inanılmaz güzellikte bir mevlit sahnesi sunarken, Hacı Fettah gibi dini iyi anlamamış yobazların elinde, din unsurunun nerelere gidebileceğini en güzel biçimde yakalamıştır.

Bence Halide Edib’in titizlikle üzerinde durulması gereken özelliklerinden biri, belki de en önemlisi Doğu ile Batı kültürlerinin sentezini yapmada göstermiş olduğu olağanüstü başarıdır. Bu başarıda yetişmiş olduğu ortam ve aile yapısından ötürü oluşan köklü bir Doğu kültürünün yanı sıra, almış olduğu eğitim, dil bilgisi ve kurmuş olduğu dostluklar ile Batı’ya sağlıklı açılabilen pencerenin rolü çok büyüktür. Doğu ile Batı gerek toplum ve kültür, gerekse bireysel davranışlar olarak bütün yapıtlarında işlenmiş, ön planda olmadığı kurgularda destekleyici tema olarak verilmiştir. Batılılaşmaya gönülden inanmış bir insan olarak her alanda bu savı savunmuştur. Ancak, bu güçlü inancı, onu hiçbir zaman kendi özdeğerlerimizden koparmamış, tam tersine sanatı, müziği, dili ve dini ile kendi değerlerimizin tamamının sahibi kılmıştır. Onun Batı düşkünlüğü hiçbir zaman fanteziye ve bilinçsiz bir hayranlığa dönüşmemiş, hatta Kurtuluş Savaşı deneyimi ile Batı’ya olan güveni belirli bir oranda sarsılmış, yılların birikimi ile bugün bile geçerli olabilecek bir noktaya, ‘Biz Amerika’nın ana esaslarından ziyade, kısa süren geçici modalarını kendimize maletmek temayülünü gösteriyoruz” çizgisine getirmiştir.

Halide EdibHalide Edib topluma yararlı olabilmek için iyi yetişmiş insan gücü üzerinde çok durmuş ve yapıtlarında bu tezi defalarca işlemiştir. Memleketin ilerleyebilmesi için iyi yetişmiş öğretmenlere gereksinimi vurgulamış, kadın haklarında ve eşitliğinde, Osmanlı’nın çarşafta olduğu bir dönemde bile konu ile ilgili günlük makaleler yazmıştır.

“Beşiği sallayan el dünyaya hükmeder” diyen yazar, çocuk eğitimine ve bu eğitimde özellikle annenin rolüne çok önem vermiştir.

Birinci eşinin, ikinci bir eş almak istemesi, savunduğu fikirlere ters geldiği ve çokeşliliğe karşı olduğu için bu evliliğini bitirmesine neden olmuştur. Kendisine göre evlilik tekeşli olmalıdır. Aksi takdirde eşler arasında büyük kıskançlıklar, rekabet ve gönül yaraları olacaktır. Aynı şekilde çocuklar anneleri tarafından, aile ortamı içerisinde yetiştirilmelidir. Bu tür konuların toplum sağlığı ve mutluluğu için yaşamsal olduğuna inanan Halide Edib: “(..) İhtilal ve siyaset safhaları gelip geçer, fakat millet hayatının içtimai ve insani bakımdan içinde döndüğü girdap daimidir” demiştir.

Yazara yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri de kendisinin Amerikan mandacısı olarak gösterilmesidir. Halide Edib’in Kurtuluş Savaşı öncesi, İngiliz sömürgeciliğine karşı, Amerikan  mandacılığını çaresizlik içinde makul bir seçenek olarak gördüğü doğrudur. 1950 sonrasında, siyasete atıldığı ve kısa bir süre milletvekili olduğu dönemde, mandacılık konusu gündelik siyaset malzemesi olarak kullanılmış ve yazarı, aşağıdaki satırlardaki açıklamayı yapacak biçimde kızdırmıştır:

“(..) 1919 yıllarını bilmiyorlar mı? Herkes mandacıydı. Amerika uzaktır, belki bir gün kurtuluruz diye düşünüyorduk. Mustafa Kemal sordu, böyle cevap verdik. Sonra dedi ki Mustafa Kemal Paşa: ‘Hayır döğüşeceğiz, kalkın Ankara’ya gelin!’

Kalktık koşa koşa Ankara’ya gittik. İstanbul’dan kaçtık, döğüştük. Ben, Mustafa Kemal miydim ki bu kadar uzağı göreyim? Öylesine Mustafa Kemal’den yanaydık ki, bizi de İstanbul hükümeti onunla birlikte idama mahkum etti.”

Halide Edib’in Kurtuluş Savaşı ile ilgili yapıtlarını okuyacaklar, o günlerde ulusumuzun içinde bulunduğu durum ve gelişen olaylara ilişkin esaslı bir tarih bilgisine sahip olacaklardır.

Tarihi öğrenebilmenin yanında o devri yaşayacaklardır. Sayılara ve test yöntemlerine indirgenmiş edebiyat ve tarih kitaplarımızda, o günlerin ruhunu yaşatmak olası değildir.

Halide Edib’i dikkatli okuyanlar, yazarın, “(..) milletinin ve memleketinin istikbali tehlikede olmamak şartıyla ben daima harp aleyhtarıyım” diyen satırlarında, savaşa ne kadar karşı olduğunu, Kurtuluş Savaşı sırasında bile işgal güçleri tarafından yapılan zulmü insanlığın yüzkarası olarak değerlendirebildiğini ve “zavallı Yunanlılar, zavallı Türkler, zavallı Dünya!” diyebileceğini ve “Her zaman, herhangi şart içinde ıstırap çekenlere kalbim ve kollarım açıktır” duyguları ile kalbinin ve ruhunun tüm gücü ile tüm insanlığa açık olduğunu anlayacaklardır.

Kurtuluş Savaşı yapıtları da dahil olmak üzere, Halide Edib’in kaleminde hiçbir zaman ırk, din ve dil farkını ön plana çıkartan bir milliyetçilik, kendi özdeğerlerimizi yüceltirken, başkalarınınkini küçük düşüren, küçük gören bir tutum bulamazsınız. Kaldı ki, yıllar sonra dünyadaki gelişmeleri görmüş bir kişi olarak, “(..) Bu güzel idealin (milliyetçiliğin) herhangi siyasi gayeye alet edildiği zaman en korkunç ve vahşi bir şekil alması ihtimaline de inanıyordum. Ve hala bu inancım bakidir” diyecek ve bu konudaki görüşünü şöyle özetleyecektir:

“(..) Ben milliyetçiliğin, muhabbetle, karşılıklı bir anlayışla dolu bir ülke yaratacağını zannetmiştim. Fakat milliyetçilik ölçüsü kaçırıldığı zaman yer yer insanları birbirini boğazlamaya, yeryüzünü bir salhaneye [mezbahaya] döndürdüklerini gördüm. Mamafih ölçüsünü kaçıran sağ yahut sol ideoloji de milliyetçiliği gölgede bırakacak, daha kanlı feci bir dünya yarattılar.

“(..) İnsanlar için birbirini anlamak, sulh içinde beraber yaşamak her halde şu veyahut bu esasa dayanmak, şu veya bu ideale saplanmakla dahi mümkün olmuyor. (…) Burada hep, Kant’ın, bir sözünü hatırlarım: ‘Dünya sahnesine insanların girişini, şiddetle bir nefret duymadan seyretmek mümkün değildir. Çünkü insanların birbirlerine yaptıkları kötülük tabiatın yaptığından çok daha fazladır.’”

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi, Halide Edib bir sentez, bir vizyon ve toplumun parodokslarına ışık tutabilecek bir kaynaktır ve Kurtuluş Savaşı yapıtları ile sınırlandırılmamalıdır.

“Hangi yapıtından başlayalım?” diye düşünecek olursak, benim önerim, Kurtuluş Savaşı yapıtlarının “Ateşten Gömlek”, “Vurun Kahpeye”, “Zeyno’nun Oğlu”, “Dağa Çıkan Kurt”un mutlaka okunması, betimleme sanatının sevgi ve kadın ağırlıklı konuların olağanüstü güzel işlendiği “Seviyye Talib”, “Handan”, “Mev’ud Hüküm”, “Son Eser”, “Kalp Ağrısı” kaçırılmaması, Türkçülük akımından  etkilenerek yazdığı “Yeni Turan”da bir hayal gibi gözüken kadın haklarımızın evriminin izlenmesi, toplumsal olayları ve kültürü inceledigi “Sinekli Bakkal”, “Tatarcık”, “Sonsuz Panayır”, “Sevda Sokağı Komedyası” yapıtlarına yer verilmesi gereğidir. “Mor Salkımlı Ev”i bilinçli olarak en sona bırakıyorum. Yazarın kendi hakkında bütün bilgileri bulabileceğimiz bu yapıt; kendisini, kalemini tanıdıktan, ruhunun inceliklerini öğrendikten ve heyecanlarını paylaştıktan sonra çok daha keyifli olacağına inanıyorum. Bana “tek bir yapıtını söyle” derseniz, bir seçim yapmak mümkün olmamasına karşın, kısa bir öykü olan “Kabak Çekirdekçi”nin gönlümdeki yerinin ayrı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

Satırlarıma son vermeden önce, önemli bir noktayı belirtmek durumundayım. Halide Edib’in sade fakat yer yer hatalı olan Türkçesi çok tartışılmıştır. Kendisinde, bir Reşat Nuri’de bulduğumuz açık ve düzgün Türkçe’nin olmadığı doğrudur. Ancak, öyle bir betimleme sanatı, alışılagelmişin dışında öyle bir ifade gücü vardı ki; başka bir sıcaklık ile kalplere seslenir ve bir anda satırlarının tutsağı olursunuz. Dili konusunda yapılan eleştirilerin belki de en güzeli, F. A. Aykaç’ın, yazarın dilini, “bir balığa benzetmesi ve kılçıkları ayıklandıktan sonra tadına doyum olmayacağı” anlamına gelen yorumudur.

30 Ağustos’un coşkusunu yaşadığımız bu günlerde, Kurtuluş Savaşı ruhunu bizlere üst düzey güzellikte aktarabilen, yaşatabilen yazarımızı bir kez daha minnet ile anıyorum. Ve başta Atatürk olmak üzere, bu vatana gönül vermiş herkesi sevgi ve saygı ile selamlıyorum..

Ölümünden Sonra Dediler ki…

“(..) Bundan başka üslubunun da özgür ve özel bir çeşnisi vardı. Kendisinden önceki nesillerin hiçbirine benzemiyordu ve o zamanki yazı Türkçesine yeni bir ses, yeni bir ahenk getirmişti. (..) Bu sayededir ki alışılmış ifade şekillerine sığmayan bir ruh müziğinin yankılarını dinleyebilmişizdir… Handan, Seviyye Talib ve Mev’ud Hüküm romanı kelimelerle, anlatılan hikayelerden ziyade birer senfoniyi andırmıştır. Nitekim bu görüşümü onunla yakından tanışmak şerefine erdiğim zaman bizzat kendisine söyleyince hiç itiraz etmemiş ‘Kimbilir, belki de öyledir’ demişti.” Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Milliyet Gazetesi, 12.1.1964)

“Sevgilerinde samimi, nefretlerinde ise müsamahalı idi. Dümen suyuna gidip alkış toplamayı, fikir hürriyetine bir saygısızlık addederdi. Halide Hanım, bütün hayatı boyunca, eteklerine çamur değmemesine dikkat etmekten gözleri büyümüş bir insandı. Biz onun ölümüyle, büyük bir romancının yanı sıra, böyle büyük bir insanı kaybettik.” Sabri Esat Siyavuşgil (Yeni Sabah Gazetesi, 11.1.1964)