Etiketler

, ,

 Furuzan Demir Aytaç

 

“Sanatçıların dünyaya getirdiği ince duyarlılıklar, keskin bir zekâyla yol alan sorgulayıcı kafa tutuşlar, algılama derinlikleri toplumların yaşadıklarını sorgulamasında bence en baş noktada yerini alır. Kişiler, özellikle de yurttaşlar, eğer böylesi bir eğitimden geçtiyse; etik ve estetik arayışlarını yükselterek hayatı da kavrarlar…”   

 

 

Füruzan

Füruzan’ın “Parasız Yatılı” adlı öyküsü, Türk edebiyatı yeni kuşak öykülerimiz arasında klasikleşmiş denebilecek bir başyapıttır ve kesinlikle okunmalıdır.

Füruzan’ın kendisini, standart eğitimin dışında, yetiştirebilmiş olması (konusunda yüksek öğrenim görmemiştir) birey iradesinin isterse sevdiği bir dalda ne denli güçlü ve başarılı olabileceğinin en somut, belki de en güzel örneklerinden birisidir.

Bu açıdan baktığım  zaman, değerli yazarımız bana Batı’dan Ayn Rand’i anımsatır. Tabii ki Füruzan ile Ayn Rand arasında görüşleri ve savundukları düşünceler açısından benzerlik olmadığı gibi, çok büyük fark vardır. Ancak Ayn Rand de benim için çok önemli, başka bir irade ve bireyin başka bir başarı örneğidir. Ayn Rand, 20 yaşından sonra Rusya’dan Amerika’ya göç etmiş ve yabancı dil olarak İngilizce’yi sonradan öğrenmesine karşın bu dilde yazdığı yapıtları ile Batı’nın çok önemli yazarları arasında yer almıştır. Kendisini 1970’li yılların başında Amerika’da bir seminerde dinlemiştim. Bu seminerde kendisine uzun yıllar büyük emek harcayarak yazdığı bir kitabı anımsatılmış ve romanı bir daha kaleme alacak olsa herhangi bir değişiklik yapıp yapmayacağı sorulmuştu. Ayn Rand, 10 yılda yazdığı bu uzun romanında yalnızca tek bir sahneye değinmiş ve o karede de “sevmek” sözü yerine bugün tekrar yazacak olsa “âşık olma”yı yeğleyebileceğini belirtmişti. Yıllar sonra çok uzun bir romanda tek bir sözcüğe alternatif başka bir söz seçiminden başka hiçbir değişiklik yapma gereği duymamasından etkilenmiştim.

Ve bu irade benzerliğinden yola çıkarak “Parasız Yatılı”yı her okuyuşumda aynı sorunun Füruzan’a da sorulsa yanıtının hemen hemen aynı olabileceğini ve bu güzel öyküde kendisinin de hiçbir değişiklik yapmayacağına ilişkin güçlü bir inanç duyumsamışımdır.

 “Parasız Yatılı” bir bütün olarak bu düşüncemi perçinleyecek denli güzel, o denli dikkatli ve bir o denli de ölçülü yazılmıştır ki, her tümcesi yerindedir ve tek bir satırına dokunmamak gerekir… Bu denli büyük başarılar “insanı insan yapan edebiyat sanatının” yaşamımızı her geçen gün güzelleştirmeye devam eden unsurları değil midir?

Füruzan yapıtlarında kadınlar, çocuklar, işçiler, göç etmek zorunda kalan insanlar üzerinde durur. Ayrı ayrı bu yaşamları bize çok canlı aktarır. Olaylar karşısında eşine az rastlabilecek bir büyüteci, derine inebilme konusunda güçlü bir madenciliği vardır. Çocuk konusunda kalemini kesinlikle çok ayrı bir yere oturtmamız gerekir.

Füruzan ilk kitabı olan “Parasız Yatılı”yla 1972 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı, 12 Mart dönemini anlattığı ilk romanı “47’liler” ile de 1975 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü kazanmıştır. Yapıtları birçok yabancı dile çevrilmiş, sinemaya uyarlanmıştır.

Füruzan’ın “Balkan Yolcusu” adlı kitabı ilk olarak 1994 yılında “İşte Bizim Rumeli” adıyla yayımlandı. Bosna-Hersek, Makedonya, Yunanistan ve Bulgaristan gezilerini “İşte Bizim Rumeli” adlı yapıtında toplayan yazar, çekilen acı karşısında “gezi” sözcüğünü kullanamamakta ve bizlere duygularını aşağıdaki biçimde paylaşmaktadır:

“Savaş acısıyla dolu darmadağın edilmiş kentlerin çaresizlikle kuşatılmış insanların içine yapılmış bu yolculuğa ‘gezi’ demek artık saygısızlık gibi geliyor bana. Günümüzün çok popüler sözcüğü gezi, bir turistik rehavetin, keyifli dinlencenin eşlik anlamıyla yüklü olduğundan kitabı tanımda çok hafif kalıyor. Tekrar baskısında benim başka bir sözcük bulmam gerekli, bulmalıyım da… Hayır, o bir gezi değil; bin yılımız biterken dünyamızın içinde savrulduğu tükenmeyen bir öfkenin, dinmeyen bir öldürme isterisinin tanıklığına çıkılmış kederli bir yolculuktu…”

Ben, abartısız hiç aşırıya kaçmayan Fürüzan’ın “Parasız Yatılı” sının satırlarında, duygu yüklü “eski”lerimizden Reşat Nuri’nin ruhunun inceliklerini, Halide Edib’in kaleminin gücünü, Cenap Şahabettin’in, Refik Halit Karay’ın çocuk üzerindeki unutulmaz duygularının, bugünün gerçeklerinde adeta tekrar yaşatıldığını bulmuş ve bu öyküyü her zaman çok sevmişimdir.

 “Parasız Yatılı” yalnızca çok güzel bir öykü olarak okunmamalı, her eğitim yılı başlangıcında hepimize, topluma olan görev ve sorumluluklarımızı anımsatabilecek güzel bir denetim mekanizması olarak da değerlendirilmelidir.

Ayrıca, yazarın “Sokaklarından Gemilerin Geçtiği Kent” öyküsü de çok güçlüdür.

Füruzan’ı bize sunmuş olduğu tüm güzellikler adına birkez daha sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

ParasIz YatIlI

“Sen çıkınca işin bitip, gene yürüyerek iner, Mısır Çarşısı’ndaki beğendiğimiz börekçi var ya,     kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. N’olacak kırk yılda bir ziyafet. Onun için Cağaloğlu’na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? İstersek tatlı bile yeriz. Köprü’den de eğlene güle döneriz.”

Anne kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. Annesi Parasız Yatılı Furuzan Demir Aytaçdurmadan konuşuyordu. Böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

Çocuk o zaman üçüncü sınıftaydı. Önlüğü ağarık bir kara olmuştu. Kış basmıştı. Bu, köşedeki kömürcüden kömür alma günlerinin başlamasıydı. Mangal yakmayı öğrenmişti. Kapıda ilk çırayı ateşleyip kömürleri dikine onların üzerine yerleştiriyordu. Boruyu koyunca çıtırtılar başlıyor, küçük kıvılcımlar çevreye saçılıyordu. Kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutup arka sırada oturmayı, Kızılay Kolu’ndan yemek yemeyi, ulusal bayramlarda şiir okumamayı, ilk yalazların maviliği yitene dek bekliyordu sokak kapısında. Odalarına mangalı aldığında ürktüğü şeyler yok oluyor, eski ceviz masalarında (annesinin en onurlandığı eşyalarıydı) çalışmaya oturuyordu. Mangalın o harlı halini çok seviyordu. Annesi korları küllemenin gerektiğini, çünkü bununla ancak ertesi güne ısınacak ateşleri kalabileceğini söylerdi. Külleri güzel, parlak korların üstüne kapayıp birini (en kızılını, en mavi mavi olanını açıkta bırakırdı) derslerinden ara verip mangala baktığında sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırırdı. İşte o, “Hastabakıcı olursun” dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde her şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

“Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. Başhemşireye çıktım, iriyarı bir kadın. Bir bir sordu. ‘Daha önce çalıştın mı? Kocan ne zaman öldü? Bu iş dur durak bilmez, fazla marifetli olmak lazım değil, çalışkan olmak gerek. Yatak düzeltmeyi, tükürük hokkalarını dökmeyi, ördekleri temiz tutmayı becermek yeter. Belki zamanla hastaların ateşini alacak kadar başarılı olursun. Haftada iki gün izinli çıkarsın, pazar gecesi dönersin. Çocuğun var mı? Bırakacak kimsen yok ha?

Kendini yönetir, uslu diyorsun. Ama küçükmüş. Hiç sınıfta kalmadı mı? Aferin ona. Genç güzel kadınsın. Burada oluru olmazı bulunur. Ciddî ol. Bir şey denirse senden bilirim. Malûm kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikâyesi. Boya filan da istemez. Kendinden mi yanağının, dudağının rengi? İşte bilmem artık. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Bir işte kalıcı olmak isteyen başta gelenlerine uyar. Uykun hafif mi?’ Düşün bir iş bulduk artık. İlk parayla bir çeki kömür alacağım. Sana da lastik çizme. Belki izinli geldiğim günler sinemaya bile gideriz. Hiç belli olmaz. İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir? Çıkıp ev sahibine haber vermeliyiz. Artık akşamları yoğurt alırken sokak kapısını hızlı çarpmasın.

“Dedim ya biz çalıştıktan sonra… Uykum da hafif. Bölük pörçük uyumaya alıştım yıllardır…”

Annesi işe başlayınca onun ismi “bizim hastanedeki işimiz” oldu. İlk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. Peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşatacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. “Yaşlı değildi” demişti annesi. Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Muşambalarını annesi gereksiz yere bir iki kez silmişti. Tükenmez tabağındaki peynirlerin cızırtısı dinmemişti. Tahin helvasının şekeri gevşemiş, pürüzleniyordu.

“Ev sahibi ile konuştum. Hiç korkma, geceleri oda kapısını kapa sıkıca, uyu. O sabah namaza kalktığında, seni, kapıyı vurup uyandıracak. ‘Çocuktur o’ dedim. ‘Çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.’ Her sabah helvayla ekmek yersin. Çay zaten sevmiyorsun. Elim yanıyor, diyorsun. Okuldan gelince mangalımızı yakar sıcacık oturursun. Gece kapağı ört ateşe. Ha benim kızım, sakın unutma. Benim aklımı evde bırakma. Sen akıllı kızsın. Geceleri hiç korkma. Dedim ya ev yalnız değil. Sen korkak değilsindir. Bak sana neler alacağım. Ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalan tavuklar falan olurmuş haşlanmış. Sarıveririm pakete, gizli değil ha, zaten döküyorlarmış. Ziyafet çekeriz kendimize.”

“Ben o yemekleri istemem anne. Yalnız hani, ‘Ördekleri temiz tutmak lazım’ demişti ya, o kadını,       ördekleri anlatırsın bana.”

 Annesi susmuştu. Tam dudaklarında duran bir şeyi söylemekten vazgeçiverip… Gece yatağa girdiklerinde (beraber yatıyorlardı epeydir) yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. Oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. Onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda, açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

“Şort, lastik pabuç, şoset çorap beyaz olacak. Beyaz fanila bluz gerek. İki tane olursa daha iyi. Terleyince değişmek için. Yürüyüşte 23 Nisan, 29 Ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli, bakımlı. Ben, ‘Yapamadık’ anlamam. İstedikten sonra, istemek yeter. Yardım kolundaki çocuklarımız için de düşündüklerimiz var tabiî. Ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. Önlükle katılacaklar. Önlükler gıcır gıcır ütülü. Kızlarda tafta kordela. Temiz, tertemiz olmalı herkes.

“Her Türk çocuğunun vasfıdır temiz olmak. Ne diyorum size? Dişler her gün ovulmalı. Kulaklarda sarı topak kirler görürsem ‘Ağrıdı, akıntı yaptı anlamam’ yersiniz cetveli.”

Alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. Ders arasında öğrenciler muslukların başına doluşurdu. Hepsi su içerlerdi. Susayan da susamayan da. İtişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi, bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. Ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girilince öne geçerdi.

Annesinin sırtına sarılmıştı. “Her dediğini yaparım anne, sen üzülme. Zaten öğlenleri okulda yemek yiyorum. Aklın bende kalmasın.” Annesi hiç kıpırdamamıştı. Uyumadığı belliydi. Bedeni rahat, gevşemiş değildi. Annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. Geceyi dinlemişti uzun süre. Uyumak istemiyordu. İlk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

 Sabah kalktığında kapı vuruluyordu. Annesi yoktu. Okul önlüğü, kalın iplik çorapları, yün hırkası düzenli iskemledeydi. Dışardan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, “Halida’nım teyze,” diye seslenmişti. Ev sahibi kadın helaya (aynı helayı kullanırlardı) kovayla su döküyordu. Giyinip masanın başına oturmuştu. Kış aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı. Okul çantasını alıp odadan çıkarken (hiçbir şey yememişti o sabah) gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. Sonra da sessiz ağlamağa başlamıştı.

“Sen pekiyi ile bitirdin okulu. İlkokulu yoksul bir çocuğun pekiyi ile bitirmesi kolay iş değil. Parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. Öyle dediler bana. Muhtarlıkta fakirlik ilmü haberi çıkarırken tanımadığım bir kadın, ‘Ben de oğlumu zabit okuluna sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım’ dedi. “Mal kim? Biz kim? Malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? Bizim için olmaz öyle şey. O kadın doğru bilmiyor. Hal kağıdını aldığım gibi çıktım. Kimselere de danışmadım hiç. Zabit okulları pahalıdır. Yok silahtı, yok zabit elbisesiydi di mi ya? Hem canım sormadım. Gerekmez de. Sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çıtır çıtır bileceksin. Gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarından yüz yüzelli kişiyi alıyorlarmış. Gene de sen kazanacaksın, gör bak… Benim akıllı uslu kızımsın. İsterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ‘Ne gerek? Benim kızım kalmaz sınıfta. Devlet masraflarına ziyan vermez.’ Bunları okulun müdürüne, böyle bir anlatırım. Hemen anlar. Hem canım o da bizim gibi bir insan. ‘Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları’ derim. ‘Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Birgün bile çıtırtısı duyulmamıştır’ derim… ‘Sanki o çocuk olmamıştır’ derim.”

 Yokuştan yukarı çıkarlarken sırt hamallarının yüklendiği kâğıt topların üstüne doğru yağmur çiselemeye başladı. Yumuşak bir haziran yağmuruydu. Kızla annesi gerekmeden, karşıya geçmek için polisin arabaları durdurmasını bekliyorlardı. Yağmurun yağışı hızlanmıştı. İkisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını taşlı tokasıyle toplamıştı.

“Korkuyor musun? Hiç konuştuğun yok sabahtan beri. Hadi hadi Salıpazarı’ndan bu taşlı tokanın eşini alacağım sana. Sonra bizi tayin edecekler. Sen okulu bitirip öğretmen olunca. O zaman çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Belki, bir de küçük halı alırız. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. Hele o lizol kokusu yok mu, içini üşütüyor insanın. Bir de hep ölümü düşünmek. Şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. Herkes ‘İstanbul’da kalalım’ dermiş. Hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. Hükümet tabiî seni alır. Biz İstanbul’u ne yapacağız? Bize bir ev, kışın kömürlüğümüzde odun-kömür gerek. Bir de mutfağımız olur değil mi? Eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. Sormadım ordan burdan bu işi. Sade sen öğretmen olunca n’olacak, onları öğrendim. Bize, nereye tayin çıkarsa oraya gideriz di mi?”

“Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı, anne? Onu da öğrendin mi?”

“Öyle ya, yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar.”

“Öyleyse ben burayı kazanırım. Üzülme. Sınavı pekiyiyle bitiririm. Artık burda,arkadaşlarım olur. Haftada iki gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. Sana da konuk günlerinde bakkal bisküvisi alırım.”

 Sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. Yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. Ara sokaktan yürüdüler. Yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. İçeriden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

“Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım?”

Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü, taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarda bir şeye bakıyordu.

Anne, saygılı sordu:

“Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.”

Hademe kadın ilgisiz:

“Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir” dedi. “Hiç gecikmezler.”

Çocuk annesinden ayrıldı. Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi, görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

Çocuk dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.