Etiketler

, , , , ,

Yahya Kemal Bayatlı - Demir Aytaç

“Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi,

Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi…”

Yahya Kemal Beyatlı
ve…
“Ses”

Hayatta mutlu olmuş toplumlar, yaşamını kendi özdeğerleri üzerine kuranlardır. Dayanacak değerleri olmayan uluslar bu gereksinmeyi doğru saptamışlar, başka ülkelerden bilgiler toplamışlar, derlemişler, işlemişler ve yapay da olsa kendileri adına ortaya birşeyler çıkarabilmişlerdir. Ayrıca, yapay da olsa ortaya çıkanı koruyabilmek için büyük çaba ve bilinçli bir strateji izlemişlerdir.

Özdeğerlerin başında bir ulusun tarihi, dini, dili, örfü, müziği ve oyunları gelir. Bu öğelerin hepsi teker teker büyük önem taşımakta ve titiz bir özenle korunması gerekmektedir. Ülkemiz tüm çabalara karşın, özdeğerlerimiz konusunda modernleşme sürecini tamamlamaya çalışan toplumların (Japonya haricinde) ortak çelişkisine belirli oranda düşmüş ve özdeğerlerimize siyasi ve ticari kaygılardan uzak, bilinçli ve akademik zeminde gereken önem tam olarak verilememiştir.

Özdeğerlerimizin korunabilmesi konusunda, bu ülkenin yetiştirmiş olduğu en büyük kişilerden birisi de hiç kuşkusuz ki Yahya Kemal Beyatlı’dır. Ancak, onun konumu çok farklıdır. Yahya Kemal’in en büyük ayrıcalığı, Batı eğitimi ve deneyimi sonucu yapmış olduğu sentezi bizlere olağanüstü bir sanat gücü ile sunabilmesidir.

20’nci yüzyıl Türk şiirine damgasını vuran büyük şairin sanatının gücü, düşüncesinin güzelliğinden gelmektedir. Bu düşünce, Namık Kemal, Ziya Paşa, Hamid, Mehmet Âkif ve Ziya Gökalp gibi ideoloji bazında ön planda işlenen bir düşünce olarak değil, düş dünyamızın kalplerimize duygu yüklü bir seslenişidir ve “meyvenin içindeki gıdalı usare(özsu) gibi” gizlidir. Ona göre şiir her şeyden önce bir sanat ve duygu işidir. “Açık Deniz” şiirini okuduğunuzda, tarihimizin, insan ruhunun ve doğanın ne denli bilinçli örgülendiğini göreceksiniz.

Üsküp’te doğan Yahya Kemal, Osmanlı’nın hasta adam olarak tanımlandığı dönemin tüm acılarını kalbinde duyumsamış,

“Balkan şehirlerinde
Geçerken çocukluğum
Her lahza(an) bir alev gibi
Hasretti duyduğum”

diyerek geçmişteki şanlı tarihi hep anımsamış, “Her yaz şimale(kuzey) doğru asırlarca bir koşu” dizesiyle adeta tüm tarihimizi özetlemiş,

“Mağlupken ordu yaslı
Dururken bütün vatan
Rüyama girdi her gece
Fatihane zan”

diye ağlamış ve artık kurtuluş umudu kalmadığı bir dönemde çareyi düş kurmakta bulmuş ve o dönem en güzel şiirlerinin başlangıcı olmuştur.

Behçet Kemal Çağlar’ın “Son yarım asır içinde şiir yazıp da onun etkisi altında kalmayan yoktur” diye sunduğu şarimiz, eski şiirlerimizde çoğu kez bir bütünlük olmadığını (ilk dizeden son dizeye dek bir örgünün bulunmayışı) saptamış, eski şiiri dizelere ve beyitlere odaklanan bir sanat olarak değerlendirmiş ve şiirimize bir bütünlük kazandırmıştır. Yahya Kemal, bu saptamayı yaparken eski şiirimizi hiçbir zaman küçümsememiş, tam aksine “(Şiirin) çok zengin bir mazisi vardır. Bizde son zamanlarda büyük şair çıkmamasının sebeblerinden biri de budur. Bizim arkamızda Nedimler, Bakiler var. Onlarla boy ölçüşebilecek bir deha lazım” diyerek şiirimizin tarihine sahip çıkmıştır. Onun eleştirisi eski şiirde konunun bir bütün biçiminde sunulamaması ve yalnızca dizelere odaklanılması konularındadır.

Aruz ölçüsü, onun kaleminde bambaşka bir tat bulmuş, adeta Türkçe’nin sesi biçimine gelebilmiş, hece ölçüsü taraftarlarını bile kendisine hayran bırakmıştır. Özdeğerlerimizi halk dili ile yazmış, en sade sözcüklerle sanatın zirvesine çıkabilmiştir. Yahya Kemal’in tüm şiirlerinde, sade satırlarının arasında, ruhunun tüm inceliklerini ve kalbini bulmak olasıdır. “Ok” şiiri hariç, şiirlerini hep aruz ölçüsüyle yazmıştır.

Yahya Kemal’in şiirinde ses her şeyden önemlidir ve bu konuda çok titizdir. Ona göre şiirde “Nefes ve ses iki esaslı unsurdur. Mısranın ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa yahut da ister en hafif perdeden olsun, ister İsrafil’in suru kadar olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir”. Ünlü şairimiz, tek bir dize için günlerce, aylarca çalışır; şiirlerini uzun zaman dilimleri içerisinde tamamlar (bazen bunlar yıllar sürmüştür) ve tek bir sözcüğü oturtana dek yoğun emek harcar. Bu konuda ne denli seçici, ne denli ciddi ve ne denli uğraş verdiğini bizlerle yıllardır üzerinde çalıştığı bir şiiri için, “Ah, kafamın içindeki üç, dört yara bir dinse!” biçiminde paylaşmıştır.

Şairin uzun yıllar Batı’da yaşamış olması ve Batı kültürünü çok iyi öğrenmesi, ona şiirimizi Batılı anlamda geliştirmesi olanağını sağlamış ve modern Türk şiir dilinin yolunu açma olanağını vermiştir. Eski şiirlerimizin bizim zevkimize uygun düşmediğini düşünür, Batı kopyacılığından kendi öz benliğimize dönmemizi savunur. Özbenlik konusunda eskiyi çok iyi araştırır, tarihimizi ve değerlerimizi derinliğine çok iyi bilir ve bu bilgi birikiminde de İstanbul’u bambaşka bir yere koyar. Şiire İstanbul’un sesini getiren, koylarında dolaşan, semtlerini bir tablo güzelliğinde bize tanıtan odur. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un birinci fatihi ise, Yahya Kemal de ikinci fatihidir benzetmesine tümüyle katılıyorum.

“Bir insanın hayatında şiiri anlamaması büyük bir noksandır, çünkü hazların en derini en güzelidir” diyen şairimiz, insanlarımızın düşünmedikleri için anlamadıklarından yakınmış, “Düşünülmüş şekli ile takdim ediyorum, kendilerine anlatıyorum, yine anlamıyorlar” diye dert yanmış, ancak başkalarının bakıp da göremediklerini, her an tüm ayrıntısı ve acısı ile duyumsuyor olmanın büyük yorgunluğunu ve ruhundaki tanımsız acıyı, “Hiçbir insan gerçek bir şair kadar talihsiz doğamaz” diyerek çok veciz özetlemiştir. Ayrıca, Yahya Kemal şairlerin yaşamı için, “Bu zavallıların çıktıkları uzun yolun ucu ancak, antolojiler ve mektep kitapları olur” demişti.

Yahya Kemal müziği de çok seven bir şairdi. Ve onun en güzel şiirlerinden kimileri Türk müziğinin unutulmaz klasikleri arasında yer almıştır.

Aşağıda Yahya Kemal Beyatlı’nın ünlü “Ses” şiirini sizlere sunuyorum. Bu şiir bizim öğrencilik dönemimizde tam metin olarak edebiyat kitaplarımızda yer alır ve öğretmenlerimiz tarafından da bizlere ezberletilirdi. Bugün, şiiri ezbere bilmeyi bırakalım, tam metin biçiminde bile okutulmamaktadır.

“Ses” şiiri başlı başına üzerinde durulması gereken bir sanat yapıtıdır ve kanımca edebiyatımızda en güzel yazılmış şiirlerden birisidir. Şiirde şairimiz yaşamış olduğu büyük aşk yarasının kapandığını sanmakta, ancak sevgiliden gelen bir ezgiyle adeta alevden bir gömlek giymişcesine yarasının nasıl açıldığını, doğayı mekan tutarak bizlere anlatmaktadır. Adeta bir romanın kısa bir özeti biçiminde, uyak yapısına çok dikkat edilerek ve Nedim’in ruhu, Rıza Tevfik’in duyarlılığıyla yazılmış bu şiirin gücüne bakın ki, dizelerinden ünlü romancımız Halide Edib’in iki büyük romanı adlarını (“Ateşten Gömlek” ve “Kalp Ağrısı”) bulmuştur. “Bir öykünün ve duyulan acının, doğa koşullarıyla ancak bu denli güzel anlatılabilirdi” diyebileceğim “Ses” şiirini, şairimiz Bebek’te yazmıştır. “Bunu orada duydum ve bitirdim. En kısa zamanda yazdığım şiir budur” dediği “Ses”, mütareke sırasında 1920’de yazılmıştır.

“Ses” şiirini dikkatli ve defalarca okumanızı öneririm. Her seferinde ayrı bir tat, ayrı bir anlam bulacaksınız ve bundan sonra İstanbul’da boğaza ilk çıktığınızda bu şiir size kendisini amınsatacaktır. Güneş batışında, camların kızıla dönen rengini gördüğünüz an, Yahya Kemal’in ne denli başarılı bir portre çizmiş olduğunu duyumsayacaksınız.

Yeniçeriye, Abdülhak Hamid’e, Gedik Ahmet Paşa’ya yazmış olduğu gazellerle ve her biri ayrı ayrı güzel olan, “Akıncı”, “Mohaç Türküsü”, “Eylül Sonu”, “Deniz Türküsü”, “Açık Deniz”, “Vuslat”, “Itri”, “Bir Tepeden”, “Rintlerin Akşamı”, “Hayal Şehir”, “Sessiz Gemi”, “Endülüs’te Raks” gibi unutamayacağımız şiirleri yazan Yahya Kemal’i bir kez daha bize bırakmış olduğu tüm güzellikler adına sevgi ve saygıyla anıyorum.

Ve… SES
Ateşten Gömlek - Demir Aytaç
Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,
“Ya Rab! Hele kalp ağrılarım durdu!” diyordum.
His var mı bu alemde nekahet gibi tatlı?
Gönlüm bu sevincin heyecanıyla kanatlı.
Bir taze bahar alemi seyretti felekte,
Mevsim mütehayyil(hayali), vakit akşamdı Bebek’te.
Akşam!.. Lekesiz, saf, iyi bir yüz gibi akşam!…
Ta karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam.
Sakin koyu, şen cepheli kasrıyla Küçüksu,
Ardında vatan semtinin ormanları kuytu.
Bir neşeli hengamede çepçevre yamaçlar
Hep aynı tahassüsle(duyguyla) meyillenmiş ağaçlar.
Dalgın duyuyor rüzgarın ahengini dal dal
Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal.
Bir lahzada(anda) bir pancur açılmış gibi yazdan
Bir bestenin engin sesi yükseldi boğazdan.
Coşmuş yine bir aşkın uzak hatırasıyla,
Aksetti uyanmış tepelerden sırasıyla.
Dağ dağ o güzel ses bütün etrafı gezindi,
Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.
Ani bir üzüntüyle bu rüyadan uyandım,
Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım.
Her yerden o, hem aynı bakış, aynı emelde,
Bir kanlı gül ağzında ve mey kasesi elde.
Her yerden o, hem aynı güzellikte göründü,
Sandım bu biten gün beni ram(itaatkar) ettiği gündü.