Demir Aytaç - Masumiyet Müzesi

 

…uzlaşırsınız çünkü birbirinizden vazgeçemezsiniz…”

Bir “Masumiyet Müzesi” okudum, Orhan Pamuk düşüncelerim değişti. Daha önceleri Orhan Pamuk, hakkında büyük hayranlık beslediğim yazarlarımız arasında değildi. Yanlış anlaşılmasın! Edebiyatı severim. Bu sanatın“insanı insan yapan” sanat olduğuna inanırım. Orhan Pamuk’u da, ömrünü bu sanata adamış, bu uğurda gece gündüz çok çalışmış ve bu çabalarının karşılığını Nobel Ödülü ile taçlandırmış bir yazar olduğu için beğenirim. Ayrıca, Orhan Pamuk “en iyiyi” yapmaya odaklanmıştır. Çok çalışır, büyük emek harcar. Emeğe saygı duyan herkesin –eğer var ise– Orhan Pamuk gibi bir “roman nakışçısı” ile arasındaki mesafesinin hemen kapanması gerekir. Ev ödevlerini çok iyi yapmasının yanında yazarın bir o denli beğendiğim bir başka güçlü yönü de, Batı ile Doğu arasında çok rahat gezebilmesidir.(Bence bu başarıyı farklı mekânlarda daha önceleri Halide Edip mükemmel yakalamıştır.) Bizim ülkemizde, hem Batı’yı bilen hem de Doğu’dan özümlenen binlerce kolej mezunu, yabancı dil bilen, dünyayı gezebilen yurttaş var. Orhan Pamuk’u onlardan (bizlerden demek daha doğru) ayıran öğe, yazarın Batı ile Doğu arasında elinde bir yol haritası ile dolaşmamasıdır. O, iki farklı kültürle tanışmış, aynı anda iki yapboz birden çözebilen ve somutla uğraşıp kendini geleneksel kalıpta mutlu duyumsamak yerine, soyutla ilgilenecek denli de yürekli bir kişiliktir. Batı ile Doğu arasında tercih yapmak ya da taraf olmak yerine “iki sesten üçüncüyü çıkarmaya” gönül vermiş ve bence çok başarılı olmuştur.

Yapıtlarında, onca “ev ödevi”ni arka planda örerken, Batı’yı Doğu’nun acısı ve ruhuyla yakalayabilmiş, Doğu’yu en olmadık yerlerde Batı’nın rasyonel yaklaşımı, aklı ve sentezi ile açıklayabilmiştir. İki yapbozu hakkı ile çözdükten sonra, üçüncü yapboza geçmeden önce, “İlk ikiyi bitirdim diye mutlusunuz ve yapboz parçalarını veri kabul ediyorsunuz, nereden geldiklerini sorgulamıyorsunuz, düşünmeden, zahmetsizce çözdüğünüz için çabuk mutlu oluyorsunuz; ancak yaşam yapboz çözerek mutlu olmaktan ibaret değildir” diyebilmiş ve hepimizi düşünmeye zorlamıştır. Orhan Pamuk ile bugüne değin aramızda oluşmuş mesafe, yapıtlarında dili ile başımın dertte olmasındandır. Benim gibi en sade ve en güzel Türkçe’yi Reşat Nuri’de bulmuş –Reşat Nuri için roman yazmak bir çeşmenin musluğunu açmak kadar kolay ve zahmetsizdir ve sizi bu rahatlıkla hiç yormadan kucaklarken sanatın zirvesine çıkarır– bir okurun Orhan Pamuk romanlarını kendini zorlayarak okumaya çalışması çok doğal olmasa gerek. Tüm zorlamalarıma karşın kimi romanlarını ancak ilk 50 sayfa değin sürdürebilmiş ve işin içinden çıkamayınca da kurtuluşu İngilizce çevirilerinde bulmuşumdur. Üstelik İngilizce çeviriyi okurken, “İstanbul” kitabında oldu¤u gibi, “tramvay şoförü” ifadesini kullanmasını yadırgayıp, niçin ”Vatman” demedi gibi bir rahatsızlık da duymazsınız.

Orhan Pamuk, Nobel Ödülü’nü aldığında yanında ulusunun desteğini tam bulamamış olabilir. Bu tür konularda biraz daha zaman geçmesi gerekir ki, tepkileri daha soğukkanlılıkla değerlendirebilelim. Ancak, Nobel Ödülü’nü aldığı gece yaptığı konuşmada –bence edebiyat dünyası için bir başyapıttır ve -kesinlikle okunmalıdır– toplumun her kesitini ve kesimini adeta kucaklamış, kaleminin gücünün nerelere çıkabileceğini kanıtlamış ve tören konuşmasını da Türkçe yaparak hepimizin gönül borcunu kazanmıştır.

İşte, bu duygularla Orhan Pamuk’un Nobel Ödülü’nden sonra bizlere ilk sunuşu olan “Masumiyet Müzesi”ni,bir yolculuk öncesi, havaalanında son dakikada aldım ve uçakta okumaya başladım.Keşke başlamasaydım! Adeta sitemlerimi dikkate almışçasına, dili çok sade, akıcı ve güzel bir Orhan Pamuk’la karşılaştım. İlk 50 sayfada, yazar, bana bu denli hitap edebilmek için “Niçin Nobel Ödülü’nü bekledi?” demekten kendimi alamadım. Büyük yazar olabilmek için bir dönem yenilik ve değişim adı altında, dil ve tümcelerle bu denli oynamak niye? Ya da koşul mudur?

Neyse ki  “Masumiyet Müzesi” hem konu hem dil olarak o denli akıcı ve güzel ki. Orhan Pamuk analizi yapmayı bırakıp kitaba odaklandım. Orhan Pamuk bu sefer “çeşmenin musluğunu açmıştı”.Kolay okunuyor, konu beni sürüklüyordu. Aşk, aile, arkadaşlık, cinsellik, yaşam, İstanbul hepsi adeta el ele vermişti. Konu belki bilinen bir konuydu. Hatta “basit”ti. Ama ben bu bilineni, elimden bırakamıyor, çok sevdiğim gezintilerimi yapamıyordum. Bu romanda başka bir tat vardı. Bu kadar bilinen bir konuda, beni yapıta bağlayan, Orhan Pamuk’un bütün üstün meziyet, başarı ve ustalıklarının dışında bu kitaba beni adeta esir eden neydi? Satırlar kimi zaman sapma içeriyor –konunun dışına çıkıyor– ve yazar bunu bilinçli yapıyor, sonra adeta toparlıyor, normal kurgu sakin devam ederken, arka plan yavaş yavaş kendini gösteriyor, hafif bir kıpırdanmayla heyecan izlerinin belirtileri, örgüyü çözebilmenin öncül sevinmelerini verirken, saklanmışlar adeta birer birer kendini gösteriyor. Kimileri fütursuzca kendini ortaya atarken, her kitapta olduğu gibi yazarın okuru doruk noktalarından birine hazırladığını duyumsuyor, ancak başka bir süreç tüm heyecanı yerlere sererken ve “Yok artık çok günlük bir yazı gibi oldu” derken hiçbir artçı olmaksızın aniden sarsıla sarsıla zirve noktaları iliklerinize kadar işliyor. Bence “Masumiyet Müzesi”ni bu denli güzel yapan, Nobel Ödülü’nden sonra, sanat yaşamının zirvesinde ve en önemli noktasında, tüm dünyanın gözleri üstündeyken, en yalın, en samimi, en içten biçimiyle yazarımızın yuvaya dönmesidir.(Orhan Pamuk hep yuvadaydı ve hatta hep İstanbul’daydı. Tüm yapıtlarında biz, tarihimiz, kentimiz vardı. Ama ön planda, ama arka planda.)

Ancak “Masumiyet Müzesi”ndeki “bizlik” bir başka. Sunuştaki samimiyet ve tat bir başka…

En uluslararası oynayacağını beklediğiniz bir anda adeta hepimize“Bu ülkede büyük başarılar için düşünce ithalatçısı olmaya gerek yok” dercesine bizden… Böylesine usta bir kalemin (Mevlana’nın Yunus Emre için, “Hangi mertebeye geldiysem geldim, ayağı çarıklı Yunus’u geçemedim” ifadesindeki samimiyet gibi) en yükseklerden, en tepelerden,“‘Ekmekçi Kadın’da Türkan fioray, Fatma Girik’ten daha iyiyiydi” diyecek kadar bizden… İliklerimize değin bizden…“Masumiyet Müzesi”nde benim görebildiğim iki direk ya da mihenk taşı var. Ben olayı bu iki direk arasına diziyorum. Her ikisi de birer yemek sahnesi… Birincisi, Kemal’in babasıyla yediği öğle yemeği. (21. Bölüm:“Babamın Hikâyesi İnci Küpeler”)…İkinci mihenk taşı ise, Yıllar sonra annesi kahvaltı ederken Kemal’e, kadın erkek ilişkisini açıklaması ve aşkı anlattığı sahne (Bölüm 74, “Tarık Bey” sayfa 499). Bu iki direk arasındaki olaylar, öyküler, kişiler, mekânlar, duygular, sayfaların sayısı değil, kitabın adı denli güzel ve sürükleyici silsilesidir. Mihenk taşlarının hazırlıklarıdır ve ulaşılması ne kadar uzun sürerse o denli değerlidir, zevklidir dercesine uzatılmış hazırlık aşamalarıdır. Başka bir deyişle önceden planlanmamışın daha iyi duyumsanabileceğini bilen yazar, okuyucusunu uzun hazırlıklarda dolaştırırken küt diye taşa çarptırmaktadır. Ben “Masumiyet Müzesi”ni çok beğendim. Yapıt denli, kahramanları denli, yazarı da çok sevdim. Yazımın başında Orhan Pamuk için, “Hakkında büyük hayranlık beslediğim yazarlarımız arasında değil” demiştim. Ancak, yazımı şöyle bir gözden geçirince, bu duygumun geçerli olmadığının ayırdına vardım.“Masumiyet Müzesi” Orhan Pamuk ile aramdaki tüm mesafeyi kapatmış…

Aynı zamanda, “Masumiyet Müzesi” bana, yazarımızın öteki yapıtlarını çevirilerinden vazgeçip Türkçe olarak tekrar okuma cesaretini ve sorumluluğunu da vermiştir. Kendisinin“uzlaşırsınız çünkü birbirinizden vazgeçemezsiniz…” dediği gibi…

Durum budur!

Satırlarımın değerli yazarımızı sağlıklı ve mutlu günlerde bulmasını çok içten diliyorum.