Ayşe Kulin

Ayşe Kulin - Umut - Demir Aytaçİnsanı insan yapan edebiyat sanatının güzel tarafı, ”Artık bu kubbe altında söylenecek pek bir şey kalmamıştır” diye düşündüğünüz bir ortamda, biraz da güncel sorunların etkisiyle karamsar olabileceğiniz bir dönemde,  güzel yazılmış bir edebiyat yapıtının her koşulda size heyecan vermesi ve yaşamı güzelleştirebilmesidir.

Ayşe Kulin, bunca başarılı yapıtlarından sonra, başka bir lezzet ve yöntemle, birbirini izleyecek olan, bir “üçleme” ile (belki de dörtleme?) karşımıza çıkıyor. ”Üçleme”nin ilk ikisiyle buluştuk. O denli çok beğenildi ki, heyecanla üçüncüyü bekliyoruz. Ben, hem “Veda-Esir Şehirde Bir Konak”ı hem de “Umut-Hayat Akan Bir Sudur”u okuduktan sonra, mutlu oldum, kendimi iyi duyumsadım. Mutlu olmamın nedeni, daha önce yapıtlarının çoğunu okumuş bir kişi olarak, yazarımızın bir güzel yapıtıyla daha buluşabilmekti. Kendimi iyi duyumsamamın nedeni ise, okuyucunun yazarıyla kendi değerlerin örtüşmesi, çok keyifli bir ortamı oluşturduğu içindir. Bu, yeni kuşak yazarlarımızla pek sık rastlaşabildiğim bir durum olmasa gerek.

Ayşe Kulin her iki yapıtında da, hem “Veda”da hem de “Umut”ta, biyografik verilerle roman tekniğini birleştirmede, olağanüstü başarılı… Her iki romanda da yazarın çok güçlü bir sezgisi, sosyal olguları toplamak için eşi görülmeyen bir büyüteci var. Yazarın Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleriyle ilgili bu iki yapıtını okuyacaklar, o günlerde ulusumuzun içinde bulunduğu durum ve gelişen olaylar hakkında temel bir tarih bilgisine sahip olacaklardır. Türk edebiyatında bugüne değin yazılmış en güzel klasiklerimizi (“Çalıkuşu”, ”Ateşten Gömlek”, ”Çankaya” gibi ) okurken duyduğumuz duyguları anımsayacaklardır. Kulin Ailesinin detayları ve karakterlerin üzerimizdeki etkisi zaman içinde azalabilir. Ancak, Bosna’yı tek bir kurşun bile atamadan terk etmiş olmamız, Çanakkale Savaşı’nda destan yazmamıza karşın Oniki Ada’yı adeta hiç yoktan vermek zorunda kalmamızın bilinci, Girit’in elimizden çıkışının hazin süreci yaşam boyu bizimle olacaktır.

“Veda“da aile ortamı içinde bir konakta yaşananları, Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerini ve işgal altındaki kentin resmini bütünüyle görebiliyorsunuz.”Umut”ta ise Cumhuriyet döneminin tüm coşkusu satır aralarında sizi kucaklıyor. Ayırdına varmadan bir yaşamın içine giriyorsunuz ve o günleri yaşıyorsunuz. Yaşamın içinden gelen bir güçle çarpıcı ve sürükleyici… Anlatımındaki duyarlılık dolu hava bir anda ruhunuzu sarıyor. Söz konusu romanlar biyografi olarak sunulmuş. Ancak, dönemine ilişkin yazarın görüş ve siyasi bilinci o denli sağlam ki, karakterin bir tümcesinde yakalayamazsanız, arka plan olarak gösterilen bir olayda kendini sunuyor, orada da göremezseniz, gözlerinizin nemlenmeye başladığı duygu yükünde çıkıyor. Hiç tekrar duygusuna kapılmaksızın, verilmek istenen ileti okuyucunun bilincine, bu denli sade, ancak bu denli sarsılamayacak kadar güçlü yerleştirilebilir.

Siz, yıllarca tarih kapılarında İstanbul’un işgalini anlatın, filmlerde işleyin, işgal yıllarının kederini, tutsak kentin bireyin güncel yaşamı üzerindeki etkisini paylaşın; ama günlerin havasını, minarelerindeki ezan seslerinin karamsarlığını, Ayşe Kulin denli bugünün insanına solutamazsınız.

Açın bakın, ”Umut”un başlangıç bölümünde, Osmanlı’nın gözdesi Bosna’nın elimizden çıkışını Ayşe Kulin’in dedesi Zeki Salih nasıl anlatıyor:

“Bir kurşun atamadan verdik toprağımızı, bir tabur askerle olsun karşı koyamadan, masa üzerinde gitti vatanım.”

Ayşe Kulin - Veda - Demir AytaçSalih Bey İstanbul’da artık yerinden yurdundan olmuş, sekiz yüz yıllık itibarını yitirmiş sıradan bir göçmen konumundadır. Ancak kararlıdır. Çocukları yeni tutunmaya çalıştığı Osmanlı’nın en seçkin kentinde, en iyi biçimde yetişeceklerdir ve kendisi gibi duyumsamamaları için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Bu bilinçle eşi Gül Hanım’la dertleşir:

“Kendime göçmen dedirttim, onlara taşralı dedirtmeyeceğim.”

Ve çocuklarına sesi titreyerek seslenir:

“Şimdi size söyleyeceklerimi can kulağı ile dinleyin. Anneniz ile benim iki vatanımız oldu. Birinde doğduk, diğerinde öleceğiz. Sizin tek bir vatanınız var. Bu vatanı çok sevin, dağını taşını her şeyden, hatta kendinizden de çok sevin ki kimse gelip elinizden almasın. İlerde ihtiyar olduğunuzda inşallah, emri hak doğduğunuz toprakta nasip olur sizlere…”

O gün beş yaşında olan Muhittin(Ayşe Kulin’in babası) vatan sevgisini bu sözcüklerle öğrenmiş ve tüm bir ömrü Cumhuriyet’imizin kuruluş değerlerini korumak için harcamıştır. İşte “Umut” bu ömrün öyküsüdür. Ancak öyle bir öyküdür ki, Muhittin’in yaşamı birbirini izleyen yılların zinciri değil, bir azmin ve sevginin silsilesidir. Sonuç olarak bu dünyada insan ne yaşıyorsa onun kadar değerlidir. Bu bağlamda, Muhittin’in ne denli değerli bir Cumhuriyet çocuğu olduğunun tescilidir, kızı Ayşe Kulin’in “Umut” adlı yapıtı…

Bu havayı çok doğru verebilmenin yanısıra, Ayşe Kulin’in bir başka ancak bir o denli başarısı da roman tekniğindeki stratejisidir. Okuyucunun, neyi ne kadar alabileceğinin, o gün bulunduğu nokta ve o noktaya gelene dek almış olduğu eğitim ve öğrendiği doğrular ile direk bağlantılı olduğunun bilincinde olmasıdır. Onun için de yazarımız “Kalem” denilen teraziyi bu alanda çok dengeli kullanıyor. Herkesin görebildiği denli görmesi, alabildiği denli alabilmesi için roman gibi sınırları belli bir kanvas üzerinde bile çok farklı renk kullanılıyor ve ton detaylarına iniyor. Söz gelimi eğer siz padişaha karşı bir tutum ve geçmişe sahipseniz, sizin doğrularınıza hiç dokunmadan, sizi hiç kırmadan, karşısına almadan, tümüyle başka bir açıdan olaya bakmanın da olası olabileceğini duyumsatırken, olayların içinde ve yapıtın kurgusunda sizi bir yolculuğa davet ediyor.

Siz o yolculukta istediğiniz yerde inip yapıtın sade konusuyla devam edebiliyorsunuz.”Rahatsız oldum” deyip de, kitabı bırakmanız olası değil. Çünkü hiçbir tümcesinde kafanıza vurulan,”Doğru budur” denilen, tansiyonu yükselten bir tutum yok. Tam tersine, su akışına bırakılmış, okuyucuyu hiç yormayan, dingin bir hava var. Aynı biçimde, koyu padişah yanlısıysanız da, Cumhuriyet değerlerinin haklılığı, aklın gücüne davet edilerek ve zamanın öteki uygulamalarıyla da birebir karşılaştırılarak, ancak bu denli sağlam sunulabilir. Ayşe Kulin roman sanatı arkasında bizleri kavga etmeden, gürültüsüz patırtısız “bir değerler bütünü” üzerinde tatlı bir anlaşmaya davet ediyor. Bunu yaparken de dünyamızı sarsmıyor! “Veda”nın sonunda, Reşat Paşa’nın İstanbul’dan ayrılırken bizlerle paylaştığı duygularla Cumhuriyet çocuğu olarak bizlerin coşkusunu karşı karşıya getirmiyor.

Örneğin şapka devrimi… Değişimin ne denli zor bir süreç olduğunu ve o günün koşullarında sanıldığı kadar da kolay olmadığını Salih Bey’in duyguları bize ne kadar güzel anlatmaktadır:

“Vatanını bir imza ile gözden çıkaran makamın feshine de pek üzülmemişti fakat sıra başındaki festen ayrılmaya geldiğinde, doştoları tutmuştu. Bir süre sokağa fessiz çıkmayı reddetmiş, ilelebet evde kapanması mümkün olmadığından, sonunda pes etmişti, kafasına asla bir gavur şapkası geçirmeyeceğine yemin billâh ederek.

Kış gelince, başı üşümüştü. Bir iki kere kar altında üşütüp yatağa düşen babasına bir fötr şapka hediye etmişti Nusret (oğlu)… Salih Bey şapkayı ilk giydiği gün, sokağa sanki çıplak çıkmış gibi utanç içinde, yüzü yerde, etraftan gözlerini kaçırarak yürümüştü yolda…”

Ayşe Kulin her iki romanında da aile ilişkileri, bireylerin birbirlerine olan bağlılığı, karı-koca sevgisi, çocuk sahibi olma, gençlerin aşkı gibi konuları da çok güzel işliyor ve anlatıyor. “Veda”da, yazarımız büyük dedesi Osmanlı İmparatorluğu’nun son Maliye Bakanı Reşat Paşa ile eşi Behice’yi yer yer öyle başarılı konuşturuyor ki, en çetin siyasi olaylar konak halkının güncel ifadelerinde adeta ekmek su gibi olağan şeylerden söz eder gibi oluyor.

En karakteristik acılarımızı zarif bir söyleşiyle belirtirken, bizi en duygulu anımızda bile gülmeye zorunlu kılan mizaç güçlü satırlarla karşımız çıkıyor. Çanakkale Zaferi’nden sonra, İngiltere ve Fransa’nın aralarında gizlice anlaşarak Oniki Ada’yı İtalya’ya vermeleri, Reşat Paşa’yı kahreder ve “Bize danışmaya dahi gerek görmeden nasıl yaptılar bunu?” diye acılar içinde eşiyle dertleşir. Behice Hanım ise, ev işlerinden söz edercesine, “Ayol, koskoca Bosna Hersek gitti, Balkanlar gitti, Oniki Ada’ya ne diye hayıflanıyorsunuz, ilahi Reşat Bey” der.

Kanımca Ayşe Kulin’in iyi bir roman yazarı olmasının nedeni, titiz bir araştırmacı, detaycı bir tasarımcı, roman tekniği konusunda ustalığı, kurgu sanatındaki becerisi ve sürükleyici biçemidir. Ancak, çok başarılı bir edebiyat yazarı olabilmesindeki yetenek, en sade satırlarında bile ruhunun inceliğinden gelen doğallıkla sözcüklere yükleyebildiği duygular, insan ilişkilerindeki detayları yakalayabilme yetisindedir. Bir yazarın ne denli içten ve samimi olması, ruh güzelliğinde ne denli derin katmanlara sahip olması gerekir ki, okuyucusunu Ayşe Kulin gibi hiç yormadan, zahmetsizce sanatının zirvesine çıkartabilsin?

Bu bağlamda, bugün Ayşe Kulin adı kimilerinin düşündüğü gibi yalnızca ilginç konular bulan, bunları güzel kalemi ve akıcı biçemiyle bize sunan, yapıtlarında çeşitli karakterleri iyi canlandıran, yapıtlarının ve karakterlerinin yelpazesi çok geniş olan bir yazar olarak yorumlanamaz. Günümüzün birçok yazarı, uçlarda gezmeyi ve marjinal olmayı “değişim” adı altında sunarken, kimileri değerlerimizi küçümsemenin adeta bir bilinçlenme, kendimizi ve ülkemizi reddetmenin çağdaşlaşma uğraşı olduğu yanılgısını ezberlerken, kimileri ülkeyi ve insanlarını küçük düşürme pahasına Batı’nın bizi görmek istediği pencereden bakmayı yeğlerken, hemen hemen yalnız o, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifade ettiği gibi “devam ederken değişebilme” çizgisinde, Osmanlı tarihi, Cumhuriyet kuruluş dönemi, vatan sevgisi gibi konuları, bugünün test çözebilme yöntemleriyle yetişmiş, entrika ve teknoloji tutkunu okuyucusuna okutabilmekte, daha da önemlisi sevdirebilmektedir.

Ayşe Kulin’in “Veda” ve “Umut” yapılarını mutlaka okuyunuz, çevrenizle paylaşınız. Satırlarımın değerli yazarımızı sağlıklı ve mutlu günlerde bulmasını çok içten diliyor, roman serisinin devamını sabırsızlıkla bekliyorum.