Halide Edib bir sentez, bir vizyon ve toplumun paradokslarına ışık tutabilecek bir kaynaktır ve Kurtuluş Savaşı yapıtları ile sınırlandırılmamalıdır. Halide Edib’in titizlikle üzerinde durulması gereken özelliklerinden birisi, belki de en önemlisi, Doğu ile Batı kültürlerinin sentezini yapmada göstermiş olduğu olağanüstü başarıdır.

 

Halide Edib Adıvar

Kurtuluş Savaşı’nın Türk edebiyatına etkisi denilince  akla ilk gelen adlardan birisi de hiç kuşkusuz Halide Edib Adıvar’dır. Kurtuluş Savaşı’nın ilk romanı Halide Edib’in “Ateşten Gömlek”idir. Yapıt filme alınmış ve İngilizce, Arapça, Fransızca, Almanca, Rusca, İsveççe’ye çevrilmiştir.

Halide Edib, İstanbul’un işgalinden sonra iki çoçuğunu İstanbul’da bırakmak pahasına Anadolu’ya geçmiş ve onbaşı, çavuş, başçavuş rütbeleriyle Kurtuluş Savaşı’na bizzat katılmıştır. İşte, “Ateşten Gömlek” bu deneyimin sonucudur ve mutlaka okunmalıdır.

Yazarın Kurtuluş edebiyatı ile ilgili yönünü konunun uzmanı değerli edebiyatçımız Prof. Dr. İnci Enginün bizlere şu biçimde öğretmektedir:

“Biz Halide Edib’in yazılarında belirli bir zaman içinde yaşanmış olayları ve onları yaşayanları, sadece milli değil, fakat beşeri ve evrensel boyutlarıyla tanırız. Halide Edib’in Sakarya Savaşı’nda başkomutan, kumandan, subaylar ve neferleri, millet ile birlikte gösteren muhteşem tasvirleri vardır ki, bugün de onları okurken heyecanlanmamak, bize bu vatanı bırakmak için savaşanları saygı ile anmamak imkansızdır. Edebiyatımızın en güzel parçalarından ‘Duatepe’ ve ‘Kırmızıtepe’ adlı röportaj hikayelerinde unutulmayacak tablolar yer alır.”

30 Ağustos zaferinden sonra, İzmir artık ufukta efsaneleşen, simgeleşen bir idealdir. Bizim için İzmir artık bir kentin adı değil, bir ülkü, bir inançtır. Ordu yayından çıkmış bir ok gibi İzmir’e koşmaktadır. İzmir’e koşanlar arasında Halide Edib de vardır.

“(…) Dağlar gibi şehit mezarlarını geçiyoruz. (…) İşte bu siper taşlarında henüz ıslak duran kızıl kanlar arasında, bir tümsek üzerinde bir şehit mezarına çarptım. (…) Üstüne fişek kutusunun tahtasından bir kitabe konulmuş ve üzerinde ‘Genceli şehit Hüseyin Avni Efendi’ yazılı. Diz çöktüm. İçimdeki kasırgayı bu isimsiz güzel için gözyaşlarım ile okudum:

Büyük fikirler için ölen ve azap çeken insan kalplerinin Allah’a en yakın olduklarına iman ettim. Genç ve aziz şehit! Kardeş bir memleketten gelmiş, sen de bizimle omuz omuza dövüşmüşsün! Yine iman mücadelesinin yüce bir dağının en yüksek noktasında, İzmir kapılarında ebediyyen uyuyorsun! Burada, senin şehit mezarını Allah’ın kandilleri mavi gökten aydınlatacak ve yanındaki adsız silah arkadaşlarınla türbeleriniz bu aziz yurdu koruyan ilahi hatıralar gibi kalacak. Fakat, gün gelir de bazen gökler karanlık, mezarın genç kalbinin hasret çektiği sevgili hatıralarla buraları yadırgar, eziklik duyarsa işte o zaman kurtuluşu uğrunda kanını akıttığın bu diyarda senin için hatırasında bir ana köşesi saklayan bir Türk kadını olduğunu hatırla! Ve mezarında beşiğinde yattığın günler kadar rahat uyu!..”

Halide Edib’i yalnızca Kurtuluş Savaşı romancısı olarak sınırlandırmak, yukarıdaki alıntılarda din unsurunun ağır basmasından dolayı bu yönünü genelleştirmek, kendisine ve yeni kuşaklara yapılacak büyük bir haksızlık olur. İçinde yetiştiği ve eğitimini aldığı İslam dünyası dolayısı ile, yazarımız İslam dininin üstün değerlerini her zaman ön planda tutmuş ve her yapıtında sade bir biçimde yaşatmıştır. O Halide Edib’tir ki, “Vurun Kahpeye”de Çanakkale şehitlerimiz için inanılmaz güzellikte bir mevlüt okutabilirken, Hacı Fettah gibi dini iyi anlamamış, yobazların elinde, din unsurunun nerelere gidebileceğini en güzel biçimde yakalamıştır.

Halide Edib’in titizlikle üzerinde durulması gereken özelliklerinden birisi, belki de en önemlisi; Doğu ile Batı kültürlerinin sentezini yapmada göstermiş olduğu olağanüstü başarıdır. Bu başarıda yetişmiş olduğu ortam ve aile yapısı dolayısıyla oluşan köklü bir Doğu kültürünün yanısıra, almış olduğu eğitim, lisan bilgisi ve kurmuş olduğu dostluklar ile Batı’ya sağlıklı açılabilen pencerenin rolü çok büyüktür. Doğu ile Batı gerek toplum ve kültür, gerek ise bireysel davranışlar olarak tüm yapıtlarında işlenmiş, ön planda olmadığı kurgularda destekleyici tema olarak verilmiştir. Batılılaşmaya gönülden inanmış bir insan olarak her alanda bu savı savunmuştur. Ancak, bu kuvvetli inancı, onu hiçbir zaman kendi özdeğerlerimizden koparmamış, tam aksine sanatı, müziği, dili ve dini ile kendi değerlerimizin tamamına sahip çıkmıştır.

Halide Edib bir sentez, bir vizyon ve toplumun paradokslarına ışık tutabilecek bir kaynaktır ve Kurtuluş Savaşı yapıtları ile sınırlandırılmamalıdır.

Bana “Tek bir yapıtını söyle” derseniz, bir seçim yapmak olası olmamasına karşın, ufak birer öykü olan “Kabak Çekirdekçi”, “Bayrağımızın Altında” ve “Hayalimdeki Çocuklar”ın mutlaka okunmasını isterim.

Kabak Çekirdekçi

Fazlıpaşa yokuşunda akşam olurken, tatlı bir meyille denize uzanan kırmızı damların üzeri kararır, koyulaşan denizin ta kenarındaki küçük minare, gölgeler içinden garip bir tarzda uzanır, uzak görünen ufukların renkli bulutları, siyah siyah gölgeleriyle şehrin üzerine doğru dağılarak gelirdi.

Fazlıpaşa akşamla siner, çekilirken garip, ince bir ses hâkim bir hüzün perdesiyle bu sessizliği yırtar gibi çınlatırdı:

“Kaaabaaak çekirdeği, taaaze taaaze yenir…”

Karanlık, sessiz evlerden çocuklar önce sönük, sonra telâşlı, birbiri arkasından haykırırlardı:

“Kabak çekirdekçi, kabak çekirdekçi!”

Bu dakikalar odamda, arkam pencereye dönük, eski koltuğa gömülür otururdum. Gözlerimi kapar, dışarıdaki akşamı tekrarlayan içimi seyrederdim. Esmer renkleri, sessizlik arkasındaki hayatıyla akşamın ruhunu o kadar iyi ve ezberden biliyordum. Bu ses de, bir akşam sesiydi. Yalnız garip bir cins eksikliği vardı. Bu bir erkek mi, kadın mı, çocuk mu? Sesin bu kadar yalvarmaya benzer, hüzne benzer bir perdesi olmasa belki ihtiyar bir çingene karısı diyecektim. Fakat o kadar zembereği olmayan ve özel yüksek perdesi olan bir sesti.

Bu ses, bu sessiz sokakta her zaman bir hayat uyandırırdı. Seslenen, gülüşen çocuklarla aralık kapılardan lâkırdıya karışan kadınlar işitirdim. Bilirdim ki Fazlıpaşa yokuşundan kadınlar ve çocuklar, hep bu sesin arkasından koşuyorlar; belki eğleniyorlar belki merhametsiz oluyorlar; fakat her halde bu ses sahibini seviyorlar. Kimdir? Merakım, uzun müddet beni yerimden kaldırmayacak kadar tembel kaldı.

Günler, belki aylar geçti. İçimdeki akşam manzaraları ve hayatı, bu sese bir parça olarak katıldı. Bir gün aynı yokuşta yaşayan küçük yeğenim bana dedi ki:

Eski gazeteleri bana verir misiniz, teyze?”

Yeğenimi tuhaf bir merakla süzdüm. Kitaplarıyla pek dost olmayan bu vahşî ruhlu küçük kızın eski gazete merakı bana bir muamma gibi göründü.

“Ne yapacaksın, kızım?”

Karşıda uzun minderde, o da, akşam gölgelerinin içinde bir kedi gibi toplanmış oturuyordu. Simsiyah gözlerinin ateşinden, sorumdan hoşlanmadığını anladım.

“İsmail Hakkı Bey’e vereceğim.”

Kendisi için bir şey ister görünmekten ürken kibirli, başıboş bir ruhu vardı ve onun için hemen cevap vermişti.

“İsmail Hakkı Bey kim?”

“Kabak çekirdekçi!”

Hemen, “O adam mı?” diyecektim, fakat yeğenimin gözündeki merak ve meydan okuyan öfkeli bekleyiş karşısında sustum. Demek, o sesin bir vücudu vardı ve küçük yeğenimin hayatında önemli bir rolü olan bir insandı.

“O, senin ahbabın mı?”

Başını gururla salladı. Anladım ki bu bir şahsiyet, ahbaplığı küçük yeğenimin ruhuna gurur veren bir sima. Fazlıpaşa yokuşu çocuklar dünyasındaki ünlü kişilerden biri. Onu ürkütmeden karanlıkta tatlı tatlı konuşmak yolunu hazırlıyordum.

“Gazeteleri ne yapacak? Kabak çekirdeğimi saracak?”

Yanaklarından alev çıkararak başladı. Siyah gözleri eğlenip eğlenmediğimi anlak için yüzüme batıp çıkıyordu. Ben, yüzümde tabiî bir tebessüm gölgesi bile bulundurmayacak kadar ciddî olmuştum.

“Gazeteleri okumak için ister. O vaktiyle kâtipmiş, kadro harici olmuş, burada evi varmış, satmış, Karagümrük’e taşınmış. Kimseden bir şey istemez, ama gazeteye dayanamıyor. Hele okula giden küçük bir kızı var; o olmasa kendi gazetesini de alır, bu kadar uzaklara da kabak çekirdeği satmaya gelmez. Hep sıkıntıyı onu okula göndermek için çekiyor.”

Boğazında bir yumru ile durdu:

“Bir gün ona vermek için gündeliklerimden biriktirdim, sakladım.”

“Aldı mı?”

“Yüzüme bir tuhaf baktı. Galiba gözlerinde yaş vardı.” ‘Kızım bu parayı niçin veriyorsun, kabak çekirdeği parasını verdin’ dedi. Sonra parayı avucuma tekrar koydu. ‘Sakın bir daha bir şey almadan kimseye para verme, vermek de, almak da çok ayıptır” dedi.”

Yeğenim çok üzgündü.

“Darıldı diye o kadar korktum ki. Ama ertesi akşam yine bizim kapının önünde durdu, benimle konuştu. Eski gazeteler varsa okuyacağını söyledi. Kapının önünde gazın (*) altında gazeteyi okuyup gidiyor. Şimdi beni çok seviyor ve akşam kızını anlatıyor. Bu yıl okulda nakış…”

Artık yeğenimi dinlemiyordum, içimde garip bir didiklenme olmuştu. O garip ses sahibini görmek  istiyordum.

Soğuk bir sonbahar ve sonraları boralı bir kış başladı. Akşamları gölgeler, karanlıklar, denizin uğultusu, Fazlıpaşa yokuşundan boğuk bir çığlıkla geçen büyük rüzgârlar saltanatı başlamıştı. Karanlık çökünce heyecanla kabak çekirdekçiyi bekliyordum. Onun hayatını o kadar biliyordum ki, gündelik adamlar arasında cesaret ve yüceliğin bir kahramanı olan bu sade insanın yüzünü görmek bana mutlaka lâzımdı. Fakat bir gün, iki gün, hatta haftalar geçiyor, kabak çekirdekçi geçmiyordu. Küçük yeğenim de pek meraklıydı. İkimizin ortak bir heyecan ve ilgimiz vardı. Akşam Fazlıpaşa yokuşunun üzerinden geçerken okul dönüşü bazan gelir, yine gölgeler içinde küçük bir kedi gibi büzülür, kabak çekirdekçiyi beklerdi.

Bir akşam kesici, dondurucu bir karayel fırtınası arasında zavallı bir sivrisinek inceliğiyle kabak çekirdekçinin sesini duydum. Müsteşar Bey’in evinin önündeki parlak ışıkta bir an görebildim.

Önce belki altı olmayan kocaman düğmesiz iki potin içinde yürümeye çabalayan değnek gibi iki çıplak ayak göründü; sonra etrafında parça parça pantolonu sarkmış iki bacak hareket etti. Çöp gibi boynun içinde kaybolduğu eski geniş bir redingot kalıntısı elektrik içinde belirdi, rüzgârla dağılan uzun, vahşî bir kır sakal ortasında zavallı, ince, mavi, hasta bir yüz, rengini kaybetmiş, bozulmuş bir fes altında öne doğru eğilerek arkasında götürdüğü ağzı bağlı kabak çekirdeği çuvalını çekmeye çalıştı.

Sesini ve kendini sürükledi geçti. Bir projektör içinde bir insan görmüş gibiydim. Dimağımda iki acı uç battı kaldı. Saat sekizdi ve kıştı. Kabak çekirdeği satarak Fazlıpaşa’dan Karagümrük’e gidecekti.

Ertesi gün kar başladı. O günlerde bir akşam, yeğenim soğuktan kızarmış gözleri ve burnuyla geldi. Ürkmesin diye lâmbayı yakmadım.

“İsmail Bey geldi.”

Uzun bir sessizlik, sonra yine:

“Dün akşam bizim kapının önünde gazın altında oturdu, kendi kendine yine uzun uzun sayıkladı.”

“Ne dedi?” dedim.

“‘Bir liram olsa, kabak çekirdeği alsam, üç yüz  kuruş kazanır mıyım, kazanamaz mıyım?’ diyordu. Galiba hasta. Tuhaf tuhaf konuşuyor. Karların üstüne çökü çöküveriyor.”

“Acaba üç yüz kuruşu ne yapacak?”

“Okula kızını takunya ile almıyorlarmış. Hoca, ‘Ayakkabı almazsan gelme’ demiş.”

“Ya!”

“Bir de, şimdi, yavaşça kulağımıza, kabak çekirdeğine para yerine ekmek vermemizi istiyor.”

Yüzümü yeğenimden saklamak ihtiyacında idim. Yüzümü cama yapıştırdım. Müsteşar Bey’in borada titreyen parlak elektriğine baktım. Belki yeğenim de yüzüne bakmadığıma minnettardı.

(*) Eskiden İstanbul sokakları havagazı lambasıyla ışıklandırılırdı.

Demir Aytaç’tan son söz: Zamanında Halide Edib’i iyi okuyabilseydik, şimdi daha mutluyduk!