Resat Nuri Guntekin

Reşat Nuri’nin en büyük özelliği, sürekli yaşatmak istediği “memleket sevgisi”dir. Bu sevgi hiçbir zaman, yüksek sesle ön plana çıkartılarak yansıtılmamış, açık açık “şöyle sevin, böyle kıymetini bilin” biçiminde dile getirilmemiş, ancak her romanında, satır aralarında en sade ve en güzel biçimde sunulmuştur.

 
 
 

                                       Reşat Nuri Güntekin  

Türk edebiyatının ünlü romancısı Reşat Nuri Güntekin’i, değerli edebiyatçımız Prof. Dr. İnci Enginün: “Şüphesiz ki toplumumuzu, eğitim dünyamızı ve dar dünyaları basit yaşayışları içine hapsolmak zorundaki insanları en iyi anlatan yazarımızdır” diye tanımlamıştır.

Bu tanıma çok içten katılıyorum… Gerçekten Reşat Nuri’nin güçlü bir sezgisi, toplumsal olguları toplamak için eşsiz bir büyüteci vardır. En karakteristik toplumsal ilginçlikleri zarif bir söyleşi ile belirterek, bizi en duygulu zamanımızda bile, gülmeye zorunlu bırakan bir mizah gücüne sahiptir.

Tanzimat ve Servet-i Fünun romanlarından sonra, “Çalıkuşu” bir zirve olmuştur. Adeta yapma çiçeklerden sonra bahçeyi bulan insanlar gibi, toplum “Çalıkuşu”na sahip çıkmıştır. Yapıtta, Feride’nin arkasından kentler köyler aşarak; O’nunla acısını yaşar, inlersiniz. Yazar Çalıkuşu’nun benliğini, kendi benliğine doldurmuş ve kendi ruhunu onun ruhunda eritmiştir. Bu tür büyük başarılar ancak büyük ve içten bir samimiyetten doğabilir. “Çalıkuşu”nda bu samimiyet en içten ve en güzel Türkçe ile anlatılmıştır. Bugün bile yapıt, sadeleştirmeye gerek duymaksızın okunabilmektedir.

Yapıt yayımlandığı tarihte ülke işgal altındadır. Reşat Nuri, “Çalıkuşu”nda 33 yaşındadır! Romancımız yapıtında işgal altındaki kentlerimizi yalnızca kurtarmakla kalmamış; adeta cumhuriyeti ilan etmiş, Feride’yi Anadolu’ya Türk devrimlerinin bir temsilcisi olarak yollamayı başarmıştır. Cevat Dursunoğlu anılarında “Cepheye giden her subayın manevra sandığında bir ‘Çalıkuşu’ vardı” derken, yapıtın etkisini en güzel biçimde açıklamaktadır.

Bana tek bir tümce ile “Reşat Nuri’nin en büyük özelliği nedir?” diye soracak olursanız, yanıtım, “Sürekli yaşatmak istediği memleket sevgisi” olacaktır. Bu sevgi hiçbir zaman, yüksek sesle ön plana çıkartılarak yansıtılmamış, açık açık; “Şöyle sevin, böyle kıymetini bilin” biçiminde dile getirilmemiş; ancak her romanında, satır aralarında en sade ve en güzel biçimde ve sarsılmayacak güçte tüm okuyuculara işlenmiş ve yerleştirilmiştir.

Reşat Nuri’nin romanları edebiyatımızın mitleşmiş yapıtlarıdır ve kuşaktan kuşağa aynı heyecan, aynı tat ve aynı güzellikte geçmektedir. Yazarımızın bir özelliği de, kısa öykülerinde göstermiş olduğu büyük başarıdır.

Öykü yazarlığı göreceli olarak roman yazarlığından daha zordur. Yeriniz kısıtlıdır. Kurgunuz detaya inemez, arka planlar işlenemez, okuyucu gerektiği biçimde olaylara ve karakterlere hazırlanamaz. Şairin dediği gibi “Mektubumun uzun oluşunun kusuruna bakmayınız, kısa yazacak kadar çok vaktim yoktu” tezi en çok öyküler için geçerlidir.

Öykülerinin hepsi ayrı ayrı çok güzeldir. Ancak, “Mektuplar”, “Kuş Yemi”, “Bilek Saati”, “Gamsızın Ölümü” ve “Kirazlar”ın benim gönlümdeki yeri başkadır. Seçim yapmanın çok zor olduğu bu güzel öykülerden “Bilek Saati”ni sizlerle paylaşmak istiyorum.

Karşınızda bir toplum düşünün: Cumhuriyetin ilk yılları. Eski alışkanlıklar ve gelenekler devam ediyor. Aile, öğretmen, anne ve baba olarak büyük çoğunluk eğitimsiz. Ve, siz ünlü bir yazar olarak birkaç sayfada tüm bu kitlelere, çocuk eğitimi konusunda mesaj vermek istiyorsunuz. İşte Reşat Nuri kalemini duygusallıktan yana kullanarak “Bilek Saati”nde bunu başarmıştır.

Bilek Saati

O sabah, Niyazi, bahçe kapısında kunduralarını boyarken hastane bayırında oturan teyzesi Adile Hanım, oğlu Vâhit ile beraber misafir geldi. Vâhit, bir hafta evvel sünnet olmuştu. Bugün, annesi onu, başında nazar boncuklarıyla teyzesinin elini öpmeğe getiriyordu.

Huriye Hanım, Niyazi’nin sefertasına koyduğu reçeli tekrar kavanoza boşalttı:

“Artık bugün mektebe gitmezsin, Niyazi” dedi.

Mektepten kalmak, Niyazi’nin canına minnetti. Bahusus Vâhit gibi en sevdiği arkadaşının misafir geldiği gün. Fakat ya akşam, babasından, yarın hocasından yiyeceği dayakları ne yapsın? Uzun uzun düşündükten sonra, “Ben, yine gideyim anne… Bana dayak yedirme nafile” dedi ve isteksiz bir tavırla çantasını koltuğuna aldı.

Hep birden ısrar ettiler. Babası, mazeret tanımazdı ama nereden bilecek?.. Saklayıverirlerdi. Hocaya gelince, yarın annesi mektebe gider, hastaydı, yahut işi vardı diye kandırırdı. Hem de yalan değil ya… Evde misafir varken sokaktan öteberiyi kim getirecek? Testiyi kim dolduracak? Mangalı kim yakacak?

Niyazi; cılız, hastalıklı bir çocuktu. Onbir yaşında olduğu halde yedi yaşında gibi görünürdü. Süzgün yüzü, ince sesi için çocuklar ona “Sivrisinek” derlerdi. Sivrisineğin zaman zaman mektepte falakaya yatması çocukların en büyük eğlencesiydi. Hoca, rahle üstündeki ince değneğini alarak “Yıkın yere şu Sivrisineği!” diye bağırdığı vakit renksiz yüzünde öyle perişan bir telâş uyanır, incecik sesiyle vızıldarken öyle gülünç niyaz ve dua kelimeleri bulurdu ki, bütün sınıf, bayram yerine dönerdi. Çocuklar, karınca gibi etrafına üşüşürler, küçücük vücudunu kargatulumba ederek havaya kaldırırlardı. Kimi potinlerinin bağını çözer, kimi çoraplarını çıkarırdı. Niyazi, daha yerde sürünerek gezdiği yaştan beri dayak yemeğe başlamıştı; fakat bir türlü alışamamıştı. Daha fenası; onu mektepten ziyade evde döverlerdi. Bütün hüsnüniyetini, bütün gayret ve icadını sarfettiği halde bir türlü kendini dayaktan kurtaramazdı. Sokakta tecvid ezberleyerek gezmek, annesi misafirlerle masal söyleşirken yüzükoyun yere yatarak, bitmez, tükenmez karalamalar yazmak, onu nasıl mektepteki falakadan kurtaramazsa büyük adam gibi iş görmek, evin alışverişini etmek, sabahları babasının çizmelerini boyamak, hatta tahta silmek onu evde kamçı yemekten kurtaramazdı. Hilekârlığın her şeklini öğrenmişti. Büyük adamlardan daha düzgün yalan söylerdi. Yaptığı bir kabahati başkasına atmaktaki mahareti şayan-ı hayretti. Yalnız hırsızlık etmezdi. Çünkü evde ne kaybolsa ondan bilmek âdetti. Onun için çok kere alışveriş ederken kendi gündeliğinden para eklediği bile olurdu.

Maamafih, bütün bunlara rağmen kafes gibi kuru göğsü değnek ve kamçının helecanlariyle günde birkaç nöbet sarsılırdı.

Babası, Çanakkale’de “Kamçı Muharrem” diye şöhret almış sert, haşin bir polis memuruydu. Sokaktakilerden tamamiyle alamadığı hıncını evde karısiyle çocuğundan alırdı. Kapının arkasında asılı duran kamçısını eline aldığı zaman, Niyazi bir küçük köpek yavrusu gibi titremeğe başlardı.

Maamafih, Muharrem Efendi’nin dünyada Niyazi’den çok sevdiği bir mevcut yoktu. Fakat, aklı başında bir babanın vazifesi çocuğunu şımartmaktan ziyade mum gibi terbiye etmek değil midir ya? Onun için Niyazi’yi sünnet olduğu gün bile okşamamıştı. Karısı, çocuğu biraz tatlı muamele etse kızar, bağırır, Niyazi’yi odadan çıkardıktan sonra “Yahu… Sana bin kere tembih ediyorum. Çocuğu yüzsüz edeceksin. Rahmetli babam beni adam etmek için ayaklarımdan direğe asar da öyle kamçılardı. Bak, şimdi dua ediyorum. Böyle yapmasaydı adam olur muydum?.. Baldırı çıplağın biri olur kalırdım. Ya adam olsun, ya gebersin! İnsan, çocuğuna hiç yüz vermemeli, hak veriyor gibi görünmemeli… Velevki haklı bile olsa cevap vermeğe alıştırmamalı!..” yolunda dersler verirdi.

Mektep hocası ona sokakta rastladıkça, hoşuna gitmek için tâ uzaktan “Seninkine bugün yine öyle bir sopa çektim ki…” diye anlatmağa başlar, o da “Hay ellerin nur olsun… Bu akşam, ben de temiz bir dayak atayım. Varol… Biz, çocuğu saye-i Resulûllahta inşallah bir şeye benzeteceğiz!” derdi.

O gün, Niyazi çok bahtiyar oldu. Öğle yemeği yetişinceye kadar mutfakta annesine yardım etti. Sonra Vâhit’le oynamağa başladı. Vâhit, hediye getirilen oyuncakların bir kısmını kutuya doldurmuş, getirmişti. Bunlardan bir tanesi Niyazi’yi ağlatacak kadar mahzun ediyordu: Küçük bir bilek saati.

Niyazi, dünyada saatleri sevdiği kadar bir şeyi sevmezdi. Alışverişe gittiği zaman saatçi dükkânlarının önünde durur, derin hasretlerle saatleri seyrederdi, sünnet olacağı günü düşünürken duyduğu kederden küçük bir saate sahip olmak ümidiyle müteselli oluyordu. Fakat bir sene evvel sünnet olduğu vakit ona saat getiren olmamıştı.

Yukarı odada Vâhit’le oynarken aklına bir şey geldi. O sabah babası, bilek saatini çiçekliğin içinde unutmuştu. Kapıyı kilitledi, büyük bir heyecan ile saati alarak bileğine bağladı. Fakat, ne yazık ki odada Vâhit’ten başka bunu gören yoktu. Nihayet mukavemet edemedi:

“Haydi Vâhit, seninle çınarlığa, gezmeğe gidelim” dedi. “İkimiz de saatli; ne güzel olur.”

Bileğinde saatle sokakta yürürken boyunu biraz daha büyümüş zannediyor, saatini göstermek için yemişçilerin önünde durup fındık, çekirdek, kuru üzüm alıyordu.

Bir zaman, çınarlıkta gezdiler. Sonra çayın birkaç gün evvelki yağmurlarla büyümüş sularını seyretmek için küçük tahta köprünün üstüne çıktılar. Suların getirdiği dal parçalarını tutmakla eğlenirlerken Kurşunlu Camii’de ezan okunduğunu işittiler. Vâhit, saatine baktı. Niyazi de baktı. Galiba saat durmuştu. Bileğini kulağına götürdü. İşitmek kabil değil… O vakit saati kayış mahfazasından çıkardı. Fakat ne oldu, nasıl oldu? Saat, parmaklarının arasından kayarak suya düştü. Niyazi, kendini çaya atmak ister gibi feryad etti. Vâhit koluna yapıştı “Dur Niyazi, ağaç değil ki su götürsün… Bak dibinde durup duruyor. Çıkarırız…” dedi.

Filhakika, saat, suyun dibinde duruyordu. Fakat bir türlü çıkarmağa imkân bulamadılar. Vâhit, Niyazi’yi teselli etti: “Ağlama Niyazi. Ben, bu gece ağabeyime söylerim. O, yarın sabah erken erken gelir… Çıkarır, nereye kaybolacak buradan?” dedi. Suların cazibesine kapılmış gibi duran Niyazi’yi sürüye sürüye eve götürdü.

Allahtan o gece Muharrem Efendi keyifli geldi. Fakat, aksi olacak, yemekten sonra saatin kaybolduğunu farketti. Niyazi, daha akşamdan yandaki odada yatağına girmişti. Önce, karısını istintak etti. Huriye Hanım, katî bir şey söylemiyordu. Fakat Niyazi’nin halinden şüphelenmişti. Muharrem Efendi, kamçısını eline aldığı gibi çocuğu söyleteceğinden emindi. Fakat bu gece, bir türlü bunu yapmak içinden gelmedi. Karısına yavaşça “Sen seyret bak… Beş dakikaya kalmadan saati nasıl çıkarıyorum” dedi. Sonra yüksek sesle devam etti:

“Hanım, getir, ver şu kebap şişlerini bana… Aç şu mangalı… Onlar, ateşte kızadursunlar…   Şimdi o çapkını yatağından çıkaracağım… Ya saati getirir, yahut da tekmil vücudunu ateşte dağlarım… Yapar mıyım yaparım… Öyle hırsız yaşayacağına gebersin daha iyi!”

İçeriden boğuk bir ses geldi. Muharrem Efendi “Gördün mü nasıl?” manasında muzafferane başını salladı. Bir zaman daha tehditlerine devam ettikten sonra “Gel buraya çapkın!” diye yanındaki odanın kapısını açtı. Fakat içeriye kuvvetli bir rüzgârdan başka bir şey girmedi. Yatak odası karanlık, pencere açıktı. Rüzgâr konsolun üstündeki gece kandilini söndürmüştü. Çocuk, odada yoktu. Anlaşılan pencereyi açmış, asma çardağına sarılarak bahçeye inmişti. Kadın bağırıp çağırmak istedi. Fakat Muharrem Efendi onu temin etti:

“Korkma… Tehdidi işitti ya… Saati mutlaka bahçede bir yere saklamış olacak… Onu almağa gitti zâhir…” Fakat Niyazi bahçede de yoktu. Zaten bahçe kapısı da ardına kadar açıktı. Muharrem Efendi hâlâ “Etme be yahu, neredeyse çıkar, gelir… Nereye gidecek çapkın?” diye söyleniyordu. Fakat kendi de iyiden iyiye korkmağa başlamıştı.

Niyazi’yi iki saat sonra tütüncü kolcuları eve getirdiler… Köprüden geçerken çayın azgın suları içinde küçük bir çocuğun bağıra bağıra çırpındığını görmüşler… Aralarından biri suya girmiş, Niyazi’yi bin güçlükle ölümden kurtarmış… Çocuğu bir aba gocuğun içine sarmışlardı. Hemen odaya ateş yaktılar, ıhlamurlar kaynattılar. Anası çamaşır değiştirirken ellerinden birinin kilit gibi kapalı olduğunu gördü… Zorlaya zorlaya yumruğunu açtılar, içinden babasının mineli küçük saati çıktı.

Çok uğraştılar, dünya kadar hekim, ilâç parası verdiler… Kâr etmedi. Allah yedide verdiğini sekizde almaz. Niyazi, beş gün sonra zatürreeden vefat etti. Anasının kucağında ölürken zavallı buruşuk elini uzatmış, “Babacığım… Vurma bana… Getirdim… Getirdim saatini!” kelimeleri son sözü olmuştu.

Muharrem Efendi, şimdi emekli bir ihtiyardır. Allah başka çocuk vermemiştir. Oğlunun eski arkadaşlarını gördükçe hâlâ içini çeker “Yavrum bunların birine benzemezdi. Ömürcüğü olaydı iyi bir adam olacaktı. Son nefesinde bile itaatten ayrılmadı… Allah verdi, Allah aldı…” diye söylenir….

Demir Aytaç’tan son söz : Bu tür öykülerin toplum dinamiklerine ve bireyin bilincine olan etkisi tahmin edilenden daha fazladır.

 

Sözlük: 

Bahusus: en çok, hele. Nafile: boş yere. Mazaret: özür. Rahle: üzerinde kitap okumak, yazı yazmak için yapılmış küçük ve dar masa. Niyaz: yalvarma, yakarış. Ziyade: çok. Hüsnüniyet: iyi niyet. Tecvid: Kur’an-ı Kerim’i usulüne bağlı kalarak okuma ilmi. Şayan-ı hayret: şaşmaya değer. Maamafih: buna karşın. Mevcut: varlık. Velev ki: hatta, isterse. Saye-i Resulullah: Allah’ın izniyle. Manzun: hüzünlü. Müteselli: avunmak. Mukavemet: direnmek. Kabil: olanak. Mahfaza: kutu. Filhakika: gerçekten. İstintak: sorgulama. Katî: kesin. Tekmil: bütün. Zâhir: görünen. İtaat: boyun eğme, dinleme.