MEĞER HAYAT BİR MASALMIŞ: BEHİYE AKSOY

Behiye Aksoy  - Demiratanlar

.

.

Türk Sanat Müziği denilince akla ilk gelen isimlerden birisi de hiç şüphesiz ki Behiye Aksoy’dur. Ancak, Behiye Aksoy ”biri” değildir. O, olsa olsa ilk sırada olmak, hep en tepede kalmak ve eşine az rastlanır bir sanatçı olmak anlamında:  “bir”dir…

Demir Aytaç

Sanat Müziğimizi en iyi icra eden, sahne hakimiyeti, seyircisi ile kurmakta olduğu diyalog, kullanmakta olduğu Türkçesi ile notaya olduğu kadar notalara yüklemekte olduğu anlam ve duygu yükü ile: Behiye Aksoy yeri doldurulamayacak, eşine az rastlanabilecek büyüklükte, bir o denlide alçak gönüllü bir sanatçımızdır.

Yeni kuşakların bu güzel sesi, hakkı ile yakından tanıyamamış olmaları, sahnede seyredememiş olmaları kayıptır. Tıpkı bir Zeki Müren, bir Müzeyyen Senar gibi…

Behiye Hanım’ın renkli, renkli olduğu kadar hareketli bir yaşam tarzı olmuş ve yaşamının sonbaharı, hiç birimizin içine sindirememesi  gereken, hepimizin sorumluluk üstlenmesi gereken bir sürece girmiştir.

Şan şöhret, para-pul, kendisini dinleyebilmek için sabahlara kadar kuyruklarda bekleyen hayranlardan: köşklerden – villalardan, beş yıldızlı otellerden,  Paris’ten gelen  sahne kostümlerinden, bambaşka bir aleme hicret etmiş ve yaşamın son durağında, vefasızlıktan kurtulamamıştır. Başta oğlu olmak üzere, yakınları en iyisini yapmak, en iyisi ile devam ettirebilmek için ellerinden geleni yapmışlardır… Ancak, ”hazıra dağ dayanmaz” misali,  O’nu maddi sıkıntıların pençesinden kurtaramamışlardır. Kendisi, belki de vefasızlığı duyumsamamak için: Alzheimer hastası olarak, çok mütevazi koşullarda, huzur evinde ikamet ederken; bu toprakların insanına olan tutkusu dolayısı ile adeta inatla bizlere uzun süre veda etmemiştir.

Oğlu Ahmet ile aynı okuldan mezunuz: TED Ankara Koleji. Ahmet, benden beş yaş büyüktür. O, ilkokulu bitirdiği yıl, ben birinci sınıfa başlamıştım. Ahmet’in ilkokulu bitirdiği yıl,  Behiye Hanım yılsonu  balosuna ”veli – sanatçı ” olarak katılmış, okul müdiresi Rahmetli Fikriye Okyay, gecenin sonunda kendisini bizzat takdim etmişti. Ben, Behiye Hanım’ı ilk o gece sahnede gördüm. O yaşıma ve o günkü aklıma rağmen, hala 1,5 saat sahnedeki güzelliği, konuşmaları, bir film şeridi gibi gözlerimin önündedir.  Final parçasını okul müdiresi rahmetli Fikriye Hanım’a ithaf etmiş, ”Programımı, Fikriye Hanım’ın çok sevdiği şarkı ile tamamlıyorum” demişti…

 ”Ne sevincin ömrü varmış

Ne gün gören çok yaşarmış

Meğer hayat bir masalmış…!

Ve o geceden sonra Behiye Hanım beni hiç bırakmadı… Yaşım ilerledi, zevkler değişti, araya eğitim dolayısı ile uzun gurbet yılları girdi: Behiye Aksoy hep benle oldu. Nereye gitsem, yanımda taşıdım. Mutlu günümde O’nu dinledim, şenlendim, acı günümde O’nu dinledim ağladım. Hayatımın her evresinde  Behiye Aksoy vardı…

Yıllar sonra, sene 1974… Ankara Köşk Gazinosu… Behiye Hanım’ın platin plak ve taç  aldığı gece… Sahnede bir başka güzeldi. ”Bir Garip Yolcu” şarkısını onun kadar güzel okuyan olamadığı için, yüzbinler satan plaklara altın plak verilirken, sadece O; bu sayıların çok üstünde satış gerçekleştirdiği için, platin plak almıştı…

”Bir garip yolcuyum hayat yolunda

Yolunu kaybetmiş perişanım ben

Mecnun misali gurbet ellerde

Ümitsiz sevginin kurbanıyım ben

Yalan dünya her şey bomboş

Hancı sarhoş yolcu sarhoş…”

O güzellikler arasında, benim o geceden aklımda kalan tek bir sahne vardır: Köşk Gazinosu’nda sahneyi karşınıza aldığınız zaman, sahnenin sağında ikinci katta kalan, teknik ekipmanların bulunduğu; sahneye ve aynı zamanda salona hakim olan bölüm…

O akşam, bu özel bölüme,  Behiye Aksoy sahneye çıkmadan evvel, Ahmet yerleşti…  Bütün ekipmanı O yönetti… Her şarkı sonunda eli ile, annesine ”çok güzel oldu”  anlamındaki jestler yaptı ve O’nu hepBehiye Aksoy  - Demiratanlar1 motive etti…  Ve Behiye Hanım’ın  o bölüme bakarken, gözlerindeki ışıltı.. Öyle profesyonel sahne bakışı değil, sıcaklığı ve mutluluğu birbirine geçmiş, yürekteki sevginin gözlere yansıdığı bir ışıltı… Ve Behiye Hanım’ın da bazı  şarkılarda, seyirciyi, bizleri bırakması pahasına, bazı dizeleri, başını kaldırıp,  balkondaki o küçük odaya bakarak, sadece O’na, sadece Ahmet’e  söylemesi… Yanıyor mu Yeşil Köşk’ün Lambası’ndaki ”…Hiç Bitmiyor bu gönlümün  kavgası yar” dizeleri…

 Yıllar sonra, İstanbul’da Büyük Maksim Gazinosu’na Kolej’den mezuniyetimizin 20 yılı dolayısı ile büyük bir grup Behiye Hanım’a gitmiştik. Ne Ahmet’e haber verdik, ne Behiye Hanım’a önceden söylendi. Her zamanki gibi bir ast solist olarak, en öndeki bizim grup masamızla ilgilendi, gözlerimizin  içine baka baka şarkılarını söyledi… Ta ki.. Bizim çiçeğimiz sahneye gelene kadar. Çiçeğimizin üzerindeki ufak kartta, tek bir not yazılmıştı. ”Ankara Koleji Talebeleri”… Kartı aldı, okudu… Aynı pırıltıyı gözlerinde gördüm…  Bir an durdu. ”Bu güzel çiçekler bana Ankara Koleji öğrencilerinden gelmiş… Bu çiçekler kadar güzel ve genç olan Kolejlilere çok teşekkür ediyorum…” dedi… Ve sahneden indi, masamızın başına geldi. Mikrofonu, sadece bizim duyabilmemiz için eli ile kapattı ve bize ”gelin Fikriye Hanım’ın en çok sevdiği şarkıyı söyleyelim” dedi. Ve 42 sene  sonra, hep birlikte söyledik: ”Ne sevincin ömrü varmış / Ne gün gören çok yaşarmış/ Meğer Hayat Bir Masalmış…”

 İsyanım bu denli güçlü bir hafızanın, gelmiş olduğu durumadır!

Behiye Hanım, sahnede ağır parçalar ile klasiklerden en güzel örnekler ile başlar, her kostüm değiştirişinde tempoyu yükseltir, muhteşem finaller yapardı. Sesinin bir özelliği de, adeta okudukça açılması, açıldıkça gürleşmesi ve billur gibi şakımasıydı… Herhangi bir CD’sini alın. Kayıt kalitesi vs. de önemli değil. İyi bir müzik aletinde yüksek sesle dinleyin. Diyaframından, göğse geçerken her bir notaya yüklediği duygu yüküne bakın… Daha da önemlisi, nakarat bölümlerinde, adeta bir piyano tuşuna basarcasına her defasında aynı yük nasıl verilebilmektedir; şaşar kalırsınız…

Çok sevdiğimiz sanatçılara, onlar hayatta iken kendilerini iyi duyumsamalarını sağlamak ve onları mutlu etmek konusunda çok başarılı bir toplum değiliz.

Behiye Hanım konusunda, bu eksikliğimiz tescillenmiştir.

Her şeye rağmen: O bizi seviyor, teselli  etmeye devam ediyor… Ve adeta tüm bir yaşamı imbikten çekercesine özetlemekle kalmıyor: Dikkatlerimize sunuyor…

”Ne sevincin ömrü varmış

Ne gün gören çok yaşarmış

Meğer hayat bir masalmış

Zevk-u safa yalan imiş

Kaçan fırsat elde kuşmuş

Her şey fani, hayat boşmuş

Mecnun, Kerem boşa coşmuş

Aşk ve vefa yalan imiş

Hani Harun malı nitmiş

Hani Lokman canı nitmiş

Hani Cengiz şanı nitmiş

Yalan dünya, yalan imiş..”

Behiye Aksoy  - Demiratanlar2Behiye Aksoy Kimdir:

Behiye Aksoy, 19 Eylül 1933’te İstanbul’da doğdu. Annesi ve halasının müziğe aşina olmaları, piyano ve ud çalmalarından ve Müzeyyen Senar ve Münir Nurettin Selçuk’un o devirlerdeki siyah-beyaz filmlerde söylediği film şarkılarından feyiz alıp müziğe olan sevdası kendisiyle birlikte büyüyerek ortaokulu bitirdikten sonra Ankara Radyosu imtihanına girdi. 200 kişi arasından seçilip 1948 yılında stajyer olarak girdiği radyoda repetitör muavinliğine kadar yükseldi.

Maksim Gazinosu tarihinde, Zeki Müren’le yarışan tek kadın rakiptir. Platin rengi saçları, şık kostümleriyle kendisinden sonra yetişen şarkıcılara öncülük etti. Karakteristik hareketleri, sahnedeki büyük dehası daima ayakta alkışlandı. Plakları öyle çok ilgi gördü ki sanatçıya başarılarından ötürü altın plak değil platin taç armağan edilirdi. Müziği bıraktığı 80’li yıllara kadar daima sevilen ve gözde sanatçılardan olmayı başardı.

Halil Aksoy ile olan evliliğinden Ahmet Kazım isminde bir oğlu vardır. Sanatçı ayrıca Berker İnanoğlu ve Fahrettin Aslan’la evlenip ayrılmıştır. 1967 yılında Kederli Günlerim, 1973 yılında Falcı isimli Türk filmlerinde başrolde oynamıştır. 2001 yılında Alzheimer hastalığına yakalanan sanatçı, 2011 yılında birikimlerinin tamamını elinden çıkartarak huzurevinde yaşamayı tercih etmiştir. Aralık 2014’te yoğun bakıma alınmıştır. 31 Mayıs 2015 tarihinde aramızdan ayrılmıştır.

“Ben şarkı söylemiyorum, güfteyi anlatıyorum…” Müzeyyen Senar

Etiketler

, , ,

Müzeyyen Senar - Demir Aytaç

Müzeyyen Senar ihtiyarlamadan öldü…

Şarkıları o kadar yaşamın içinden ki, kendisi de onların arkasında bir o denli taze…

Demir Aytaç

Müzeyyen Senar, Cumhuriyetimize ve kurucularına şahit olmuş: Bir neslin, sonraki nesile emanet ettiği; gönüllerde sultan, nağmelerde otorite, sahnede efe, örfte istikrar, kaybolan değerlere karşın dimdik durabilen bir abide…

Her bir eseri yorumlayışı çarpıcıdır. Üslubunda kendine has müstesna bir hava ve canlılık vardır. Bütün ruhumuzu sürükler… Kendi değimi ile O, “şarki söylemez güfteyi anlatır…

“Güfteyi anlatmak”, şairi tanımak demektir. Şairi tanımak birikim ister.  Şiirin sözlerini derinine incelterek süzmek ister.  Katmanlı bakabilmeyi gerektirir. Güfteye bu kadar hakim olduktan sonra, Müzeyyen Senar’a göre, icra edecek sanatçı;  bestekarında besteyi yaparken neler duyumsadığını anlamak zorundadır. Ve bizimle bu duygusunu çok net paylaşır:   “Özellikle konserlerde bir şarkıyı icra ederken,  o şarkının bestekârı ve şairi düşünür ve o duygu yoğunluğu içinde kaybolurum. Şarkı bittiğinde alkışları duyduğumda tekrar kendime gelirim. Bazen, çok kere görülmüştür, içimden öyle bir şey kopar ki, gözyaşlarımı tutamam.”

Bu denli büyük başarılar, bu çeşit samimiyetten doğar. Ve bütün müstesna özellikleri arasında bana Müzeyyen Senar’ın en beğendiğiniz yönü hangisidir? diye soracak olursanız, hiç tereddüt etmeden “samimiyeti” derim. Evet, o bir “diva”dır ama bizdendir, evin içindendir. Bastığı yeri bilen, konumunun idrakinde, ömrünün son nefesinde: Tüm renkli yaşamı bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçerken de adeta bizlere, “bu kadar yeter, hadi bana müsaade” demiştir.

Öğrencilik yıllarımda, ABD’de sınırlı imkanlarıma karşın, sanat olaylarını hep yakından takip ettim.  Öyle zamanlar olmuştur ki, 2-3 günlüğüne üniversitemizin düzenlemiş olduğu New York seyahatlerine, bilhassa Broadway Show’larına,  tüm birikimim ile katılırdım. Bir öğrenci bütçesinin çok üzerinde, adeta tur parasına denk gelen,  bu şovların gişe önlerinde kendimi çetin bir sorgulamaya tutar, mücadele eder, hesap kitap yapar, çok pahalı olduğunu düşünerek bileti almaktan vazgeçerdim. Kısa bir süre sonra “gel-git”ler başlar, kendimi kararlı bir şekilde gişenin önünde tekrar bulur; tüm aylık bütçemi altüst edecek bileti alır ve show’u seyrederdim.  Genç yaşıma rağmende, kendime çok doğru bir yatırım yaptığıma inanırdım.  Bugün geriye dönüp baktığımda, Richard Burton ve Elizabeth Taylor’ı aynı sahnede, Julie Andrews, Angela Lansbury,  Mel Gibson, Kathleen Turner, Sigourney Weaver, Faye Dunaway, Antony Quinn, Frank Sinatra ve Lisa Minelli gibi ünlüleri canlı seyredebilmiş olmayı kendime zenginlik olarak değerlendirir: Bana, yaşamıma katma değer kattıklarına inanırım.Müzeyyen Senar 2- Demir Aytaç

Aynı duygum, hiç şüphesiz ki, bizden biri olmasının verdiği coşku ile Müzeyyen Senar da fazlası ile yaşadım.  Ülkeme dönüşte, 1993 yılında Müzeyyen Senar’ı sahnede ilk ve son kez görebildim. Ondan sonra sahne yaşamını, özel konserleri dışında, sürdürmek istemedi.

Mekan Beyoğlu – Taksim. Başka büyük bir üstat, rahmetli tamburi Ercümend Batanay ve eşi tarihi bir binanın 3. katında ufak, ancak çok zevkli,  nezih bir lokal işletiyorlar. Binanın dış cephesi, Beyoğlu turlarında turistlere fotoğraf çekimi için gösterilecek yerler kadar çekici, ancak iç mekan daha büyüleyici…

Büyük bir avlu, geniş merdivenlerle – yekpare ceviz kaplama tırabzanlara tutunarak yukarı katlara çıkış…  Olabildiğince yüksek, 3 katı birden kucaklayabilen bir tavan… Zemin ise, bugün tarihe karışmış, eşine az rastlanır el işi mozaiklerden… Adeta burası ufak bir müze… 3. kata çıktığınızda, tırabzanlarda size eşlik eden ceviz ağacının sıcaklığı: Kuş kafesi gibi ince işlenmiş değerli bir vestiyer bölümünde devam ediyor. Ve  sonunda, Müzeyyen Hanım’ın sahne alacağı salona geçiyorsunuz. Girişin sağında,  bütün gövdesi ile salona hakim,  1850’lerden kalma tavana kadar çiniden, alev alev yanan dev bir şömine… Salonun diğer ucu sol tarafta, 8-10 sazın sığabileceği büyüklükte ufak, ancak tavandan inen kırmızı kadife perdelerle adeta cüsseli duran,  bir sahne…  Sahne ile şömine arası, omuz omuza oturmak şartı ile 80 kişi kapasiteli bir avlu… Tavan yüksekliği dolayısı ile sıkışıklığı hiç fark etmiyorsunuz.   Ufak, yuvarlak parizyen masalar…  Masalarda, kolalı kar gibi beyaz masa örtüleri, üzerinde; ucuza kaçmamış – reçmeleri üçgen çekilmiş – ayni kumaştan peçeteler… Ve, masaların  üzerlerinde  camlardaki olağan üstü vitraylara akseden  titretişimi sağlayan, etrafı kirletmeyip, içine akan   kırmızı mumlar… Aşırıya kaçmamış, ancak kaliteli yemek takımları, elinize aldığınızda ağırlığını duyumsatan çatal bıçak ve ince kesme kadehler…

Böylesine özenle hazırlanmış bir mekanda, değerli üstat tamburi Ercümend Batanay ve eşinin kendi elleri ile hazırladıkları birbirinden güzel mezeler (yarım serçe parmağı büyüklüğündeki pazı dolmalarının tadı hala damağımdadır), aşırıya kaçmamış makul büyüklükte leziz ana yemekler, eşliğinde çok güzel bir fasıl… Meyve ve tatlı servisi sonrası kısa bir ara ve sazların sahnede tekrar yerini alışı, güzel bir ara taksimden sonra: Müzeyyen Hanım’ın sahneye gelişi…

Sahne yüksek olduğu için, bir portakal kasası büyüklüğünde ancak sağlam ve aynı kırmızı kadifelerden kaplanmış bir taburenin sahnenin önüne konması ve Müzeyyen Hanım’ın iki cüsseli saz arkadaşının koltuk altından verdikleri destek ile sahneye çıkabilmek için göstermekte olduğu çaba karşısında ki şaşkınlığım!  “Yarabbi Şükür” bugünde çıkabildim”i duymamız ile beraber ilk şarkısına başlaması… “Benzemez Kimse Sana, Tavrına Hayran olayım”.

Müzeyyen Senar 3- Demir Aytaçİlk şarkısı bitince, Müzeyyen Hanım, “hoşgeldiniz” dedi. Sonra sol eli ile (mikrofon sağ elinde) orta karar anlamında (şöyle-böyle der gibi)   bir hareket yaptı “..fena değil, dikkatli dinliyorsunuz, ama daha iyi olabilir!” diye hepimizi, çatal bıçak sesi duyulmayacak şekilde  “zapt-ı rapt” altına aldı…  Sırası ile,  “Gecenin Matemini Aşkıma Örtüp Sarayım”, “Kalbimin Sahibi Sensin, Orda yalnız Sen Varsın”, “Olmaz İlaç Sine-i Sad Pareme”, “Ben Küskünüm Feleğe”, “Mani Oluyor Halimi Takrire Hicabım”, “Şarap Mahzende Yıllanır” ve “Haber Gelmez Gönül Virane Kaldı”…  ilk bölümden aklımda kalanlar

Bundan sonrası beni esas etkileyen kısımdır. Müzeyyen Hanım, ikinci bölümde, seyircisine adeta bir aile meclisinde sohbet edercesine anılarını anlatmakta, geçmişteki anekdotlar, yer ve tarih belirtirek okuyacağı şarkıları takdim etmekteydi. Programın bu çok doğal ve tadına doyulamaz akışı içinde: Konuklardan birisi, Müzeyyen Hanım’dan bir istekte bulunuyor. O, “Daha o makama geçmedik, bekle” diyor,,. Bir başkası yüksek sesle: Kendisini yılını vererek Maksim’de seyrettiğini söylüyor,  O “ Senin dediğin Kazablanka daha o yıllarda Maksim yoktu.” diye düzeltiyordu…  Salona gelirken dikkatimi çeken, üç kat merdivenleri zorlanarak,  tarihi tırabzanlara tutunarak ve yakınlarının yardımı ile çıkabilen yaş almış seyircisine ise, adeta başka bir özen gösteriyordu. Makama, uymayan veya hiç Müzeyyen Hanım tarzı olmayan bir şarki istendiğinde de, bu kitleye “Ben ne yapayım?” der gibi bakıyordu.   Bir süre sonra, seyirciyi şarkıları ile öyle bir yolculuğa  davet ediyor ki, gazino isimlerinden, güfte ve bestekar adlarından  adeta Cumhuriyet tarihi belgeseline geçiyordunuz.  Devlet erkanı rahmetle ve sevdikleri şarkılarla birer birer anılırken: “O şarkı 10. yılda, şu beste boğaz için, 70 öncesi daha boğaz köprüsü yoktu…” gibi detaylara inerek seyircisine bilgilendiriyordu. Biz sadece bir müzik ziyafeti yaşamıyor, tarihi yaşıyorduk.

Zaman geliyor, tüm otoritesini bir yere bırakıyor, “… Ses de ses o zamanlar… Şimdiki gibi değil, daha ameliyatları olmamışım, boğazıma tüpleri sokup çıkarmamışlar” diyebiliyor… Ve rakı kadehini eline alıp şöyle bir havalandırıp, ters takla attırışı ve içişi var ki, görmeyenlere anlatamazsınız… Tıpkı, bütün bir elmayı avcunun arasına alıp, bir hamlede ikiye ayırabilmesi gibi…

İstek üzerine Feraye’yi okurken gözleri dolan, şahane bir İzmir zeybeği oynarken, “Bizim efelerimizin dağ gibi yere diz vuruşu,  benim yüreğimi yerinden oynatır” diye coşan bir Müzeyyen Senar… Öyküsünü anlattıktan sonra  “Ormancı”yı dinliyoruz… Müzeyyen Hanım, seyirciyi avcunun içine alıyor, gerektiği zaman tempoyu artırıyor, salonun enerjisini kademe kademe en yüksek seviyeye çıkartıp;  sonra küt diye an alt seviyeden yaylı tamburu kulaklarınıza üfletiyor ve bambaşka bir makama çıkıyor…  Ve finalde büyük bir coşku ile “Gelin, Mustafa Kemal’in sevdiği Rumeli türkülerinden size bir demet sunayım” deyip, peş peşe çok içten Atatürk’ün sevdiği türküleri, mimikleri ve kendine has sahne figürleri eşliğinde tamamlıyor.  Salon en tempolu, en coşkulu anında iken, yine pat diye tüm sazları durdurup, “Çok yaşadım çok! Rabbim bu uzun yılları benden alıp O’na verseydin ya!”(Mustafa Kemal’i kast ediyor)” diyerek hepimizi en duygulandırdığı anda: İki dizinin üstüne sahneye çöküp,  arkasında tek bir saz olmaksızın, başlıyor: “Hastayım, yaşıyorum” …

Ben o geceyi ve Müzeyyen Senar’ı sahnede görebilmiş olmanın mutluluğunu,  en kıymetli hatıralarım arasında müstesna bir titizlikle koruyorum.

Evet, Müzeyyen Senar aramızdan fiziken ayrıldı… Ancak, kendisi Türkiye’nin göğsünde bir ziynettir. 10 Şubat Salı günü Bebek camiinde mezarına koyduğumuz çiçekler;  O’nun bize sunduğu şarkılar ve sahnesi kadar bile renkli değildir. Mukabelemizi hoş görsünler… Mezarının üstüne emanet ettiğimiz çiçekler semboliktir.  Esas olan; Kalplerimizden, sevgilerimizden ve gönül borcumuzdan ördüğümüz görülmez olan çelenktir.

Ülke insanının, Müzeyyen Senar’ı anımsamakta hasislik göstermeyeceğine olan inancım tamdır.

Hatırası önünde şükranla eğiliyorum…

Tarık Buğra ve… “Oğlumuz”

Etiketler

, , , ,

Tarık Buğra - Demir Aytaç

 

.

.

“Sanat; kainatı ve insanları bir

mizaca göre yeniden yaratmaktır…”

Demir Aytaç

Tarık Buğra, tarihimizi iyi bilen, Anadolu yaşamını ve insanını çok iyi tanıyan ve yapıtlarında da bu konuları bir o denli güzel işleyebilen usta bir edebiyatçımızdır. Edebiyat sanatına önceleri öykülerle başlamış, daha sonra romana yönelmiş, her iki türde de başarılı olmuştur.

Olaylara geniş bir büyüteçle ve farklı açıdan bakabilmesi,   detayları iyi yakalamış olması, duygulu yapısı, sağlam dili ve özellikle kahramanlarının karşılıklı konuşmalarında göstermiş olduğu başarısı, ortaya, her zaman zevkle okunabilecek, sürükleyici yapıtlar çıkarmıştır.

Sanatın amacının insanı yükseltmek olduğuna inanan yazarımızı tarihi sevdiren ve okutabilen yazarlarımız arasında tanımlamak doğru olacaktır. “Osmancık” adlı tarihi yapıtında, Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi Han’ın yaşamı bizlere sürükleyici bir tempoda ve çok güzel anlatılmaktadır.

Bence üzerinde durulması gereken bir başka yapıtı da “Küçük Ağa”dır. Bu roman Milli Mücadele yıllarımıza farklı bir açıdan bakabilen, değişimin en uç noktasında bir kasaba halkının duygularını anlatan bir yapıttır. “Küçük Ağa”, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Nutuk”, Halide Edip Adıvar’ın, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun konu ile ilgili yapıtlarını okuduktan ve anladıktan sonra, o dönemin sosyolojik yapısına dokunabilmek için okunması gereken bir yapıttır.

“Küçük Ağa”da kasaba işgal edilmemiştir. Ankara’da, Mustafa Kemal’in öncülüğünde toplanan milli kuvvetle 600 yıldır bağlı oldukları İstanbul hükümeti arasında kasabadaki sade insanlar seçim yapmak durumundadırlar. Tarık Buğra bu ikilemi iyi yakalamış, bireye indirgemiş ve geçmişin doğal birikimi olan bireyin akıl ve duygu işleyişinin değişimde ne denli zorlanabileceğini çok başarılı işlemiştir.

Küçük Ağa’nın Milli Mücadele’yi “o güne kadar yazılmış romanlardan farklı bir kapsam ve bakış açısından” görüntüleyen bir yapıt olduğunu vurgulayan değerli edebiyatçımız Prof. Dr. İnci Enginün, bir başka değerli edebiyatçımız Fethi Naci’nin görüşlerine de yer vererek, yapıtı bize şöyle sunmaktadır:

Eserin kahramanlarını çocukluğunda ve babasının yanında tanıdığını belirten Tarık Buğra, iyi tanıdığı kasaba hayatı içinde Milli Mücadele’nin en güç anlarında kişileri, kendi benliklerini bulma ve yollarını seçme sürecinde ele almıştır. Seçme ile başlayan sorumluluk duygusunun kişilerde yarattığı hesaplaşma eserin en güzel sayfalarını teşkil eder. (…) Fethi Naci’nin ‘Eylem içinde bilinçlenerek görüşlerinin tam karşıtı olan görüşlere ulaşmak’ dediği bu psikolojik gelişme, gerçekten usta romancı tarafından büyük bir başarıyla yansıtılmıştır.”

Fethi Naci, “‘Küçük Ağa’ sevgilerin romanıdır” diyor ve ekliyor:

“Tarık Buğra’nın Akşehir’i de, Akşehir insanlarını da ne kadar çok sevdiğini sayfalar boyunca izlemek mümkün.”

Yapıtlarındaki kahramanlar gündelik yaşamın içerisinden, doğal insanlardır. Bu insanların iç dünyalarını ve hüzünlerini bizlere çok başarılı aktarır. Realizmin ön planda olduğu yapıtlarında hep bir denge öğesi göze çarpar. Kahramanlar konunun önüne geçmediği gibi, konu da hiçbir zaman kahramanlardan önemli değildir.

Tarık Buğra roman ve tiyatro gibi yarına kalıcı yapıtların en mükemmel kültür Türkçe’si ile yazılması gerektiğini savunmuş ve “Hikaye de, roman da, tiyatro da dille yaşar. Dilin mükemmel, yani değişmez haline yaklaştıkça yaşar” demiştir.

Tarık Buğra, gazeteciliğe Akşehir’de çıkarmaya başladığı “Nasrettin Hoca” gazetesi ile başlamış, daha sonra İstanbul’a gelince çeşitli gazetelerde bu mesleğin tüm kademelerinde görev almış ve 1983 yılına dek devam etmiştir.

Tarık Buğra’nın, kitaplarında insanı tüm halleriyle anlattığını ve yazacağı konuyu kafasında oluşturduktan sonra yazmaya başladığını söyleyen eşi Hatice Buğra, “Tarık Bey’i ya hiç anlamamışlardır ya da yanlış anlamışlardır. Onu anlamak özel bir çaba, sürekli bir tanışıklık gerektirir çünkü. Gelişmiş ve incelmiş bir okuma zevkine sahip olmayanlar onu anlayamazlar. Hikayeleri müphemdir, bazı şeyleri okuyucuya bırakır” diyor.

Aşağıda, sizlere, Tarık Buğra’nın “Oğlumuz” adlı öyküsünü sunuyorum. Bu öykü 1948 yılında Cumhuriyet gazetesinin öykü yarışmasında ikinciliği kazanmıştır. Yazar, bir yıl sonra da öykülerini aynı başlıkta toplayan kitabını yayımlamıştır.

Yapıtlarını Devlet Tiyatrolarında, televizyonda ve sinemalarımızda izlediğimiz, güzel Türkçe’si, sürükleyici kalemi ve farklı bakış açısıyla bizleri düşünmeye davet eden yazarımızı sevgi ve saygıyla anıyorum.•

Oğlumuz

Karım, güneş belirmeye başlayan pencerenin önünde oturuyordu. Bütün geceyi orada geçirmişti.Tarık Buğra - Oğlumuz - Demir Aytaç

“Sen hâlâ yatmayacak mısın?” dedim.

Doğruldu. Kül rengi pencerenin önünde sadece bir gölgeden ibaretti. Fakat bu gölgede beraber geçirdiğimiz yirmi küsur yılın her gününden bir şey vardı.

“Ezan okunuyor” diye mırıldandı.

Sesi bana hüzün verdi. Odamız bu dünyada, duyguların erişemeyeceği kadar ötede gibiydi ve karım, Kur’anla vaadedilen saadetini, sanki asırlardan beri beyhude yere bekliyordu.

Hareketlerinde ve yürüyüşünde kabul edilmiş bir mağlûbiyetin hazin sükûneti vardı. Mutfağa geçti. Onu sanki rüyada görüyordum: Mangala ve semavere kömür koydu; abdest aldı, sonra seccadesini sofaya sererek namaza durdu.

Pencere iyiden iyiye aydınlanmıştı.

Renksiz, sessiz ve serin kuşluk vakti: Yatağın ılıklığı, belirsiz duygular, düşünceden kaçış. Dalmışım.

“Yahu…”

“Ne var?”

“Geldi…”

“İyi ya işte…”

Fakat mesele bu değildi: Karım beni kayıtsız buluyor ve üzülüyordu:

“Bir şey söylemeyecek misin; bu üçüncü oluyor… Ha yahu: Ne yapacağız?”

Bilir miyim ben? Fakat ona:

“Yarın bir şeyler yaparım” diyorum.

Hangi yarın?.. Gökyüzü tatlı maviliğini bulmuştu bile. Gün, katılmaya mecbur olduğumuz gün, başlıyordu. Karım haklı. Bunun üzerinde durmak lazım. Oğlum yatağına daha yeni giriyordu. Ona, bu yaptığının ümitsiz bir isyan olduğunu anlatmalıydım. Yataktan, birdenbire fırladım. Karım telaşlandı:

“Fazla sert davranma. Ne de olsa artık…”

Devam edemedi. Ona baktım: Gözlerindeki mana allak bullak. Ah benim saz benizli, kır saçlı bebeğim.

Çıkarken, omuzlarıma hırkamı koydu.

Odası gündoğdu tarafındaydı. Pencereleri büyükçe bir bahçeye bakardı. Karşı evden kurtulmak üzere olan güneş, duvarları hafifçe pembeleştirmişti.

Ve o, uyumuştu.

Elbiselerini masanın üstüne atıvermiş, pijamasının ceketini giymemişti. Yatağının yanındaki sandalyeye iliştim. İçim bir tuhaftı. Ona bakamıyordum; fakat onunla doluydum: Tıpkı, çok eskiden bir defa daha olduğu gibi: O zaman daha küçüktü, tifoya tutulmuştu, ateşi vardı, sayıklıyordu. O, şimdi bunu hatırlamaz ki…

***

Karlı bir şubat gecesi doğmuştu. Babamın kucağına verirken bir tuhaftım… İsim ararken kamus bana ne kadar boş gelmişti. Ona, ışıl ışıl, kainat gibi manalı bir kelime bulmak istiyordum. Sonunda ona Ömer dedik. Bu da ona çok yakışmıştı. Onu, tarihe girmiş bütün Ömer’lerin ikbaline layık görüyordum.

İlk gülüş… ilk diş… ilk kelime… Annesine doğru, genç, güzel ve mesut annesine doğru ilk adım.

Sonra yedinci yaş… Mektebe götürdüğüm gün ne kadar ağlamıştı: Sanki varlığına evden başka bir ortak kabul etmek istemiyordu. Fakat bu mukadderdi: O da her oğul gibi sokak, mektep ve çarşı arasında, günden güne katileşen bir bölünmeye mahkûmdu.

Ve on dördüncü yaş: Hırçınlıklar, iştihasızlıklar… Bize yeni bir ortak daha, ortakların en             yenilmezi… Karımın mağrur telaşları ve benim ilk endişem.

Liseyi, daha sonra fakülteyi bitirdi. Bu arada, onu biraz daha iyi yaşatabilmek için, karım, düğününden kalan üç beşibirliğini bozdurdu… Ve o, ilk aşkın bahtsızlığı ile sarsıldı, bizi de perişan etti.

Böylece biz ona bütün bütün bağlanırken, dünyamız artık tamamen onunla hudutlanırken…

“Sen bizden ayrılıverdin. Sevgimiz arttıkça sen biraz daha fazla rahatsız oluyordun. Ben bunu anlıyordum: Sen buna biraz da hürriyetine tecavüz buluyordun. Fakat annen…

Ben biliyorum: Sen, artık odaların bu döşeniş tarzını, hatta bu evi beğenmiyorsun… Uçmayı öğrenmiş bir serçe yavrusu gibi, gözün başka dallarda. Senin düşündüğün, kim bilir ne cici şeydir. Bizi misafir edeceğin odayı da unutmamışsındır; buna eminim. Bu kadarı bize… Bana yeter… Fakat annen… Bunu sen de seziyor, arada sırada, hatta sık sık kardeşlerini nasıl okutacağından, bizim için neler tasavvur ettiğinden bahsediyorsun. Fakat birbirimizden niçin gizleyelim; sen böyle konuşurken sesini titreten şeyde biraz vicdan burkulması ve daha çok çaresizliğin azabı yok mu? Ama sen bunun için üzülme, senin elinden ne gelir; hayat böyle işte, yapamazsın ki…

Ben senin içkiden ne umduğunu biliyorum; alışmayacağına da eminim… Fakat annen…

Sonra ben senin dışarıda ne aradığını, evden niçin kaçtığını da biliyorum. Belki de küçük bir orospu. Ben onlara düşman değilim; hatta… Fakat annen… Kadıncağız böyle birine kapılıvereceksin diye tir tir titriyor. Sen gecelerini böyle dışarıda geçirince, kuruntuları, ışıl ışıl caddeleri ve gazinoları masal mağaralarına çeviriyor.

Fakat bunlara ne lüzum var; sen sanki bunları bilmiyor musun?.. Ben sanki bütün bu şeylerin senin kalbini nasıl sızlattığını bilmiyor muyum?.. Annen, ben… Sen bize bakma. Bütün budalalık bizde. Biraz hasta olmanı bekler gibiyiz. Hâlâ bize en çok ait olduğun günlerdeki gibi kalmanı istiyoruz. Değişebileceğini aklımız almıyor. İşte, gözlerimi bir türlü yüzüne çeviremiyorum, sana bakamıyorum. Annen de böyle. Şimdi biz, seni uyandıramayız. Çünkü düşünmeye cesaret edemeden biliyoruz ki; artık senin uykun da değişti. Eskiden bizi bekler gibi uyurdun. Evet, artık uykun da değişti. Hatta asıl değişiklik uykularında oldu; sen uykularında da bizden uzaklaştın…”

Başımı çevirdim: Ona baktım. Bunu yaparken romatizmalı kolumu kullanır gibiydim. Fakat içim birdenbire ferahladı: Sanki yıllardır aradığım bir arkadaşımı bulmuştum. Islık çalmak istiyordum. Perdeleri indirdim; güneş onu rahatsız edecekti. Benimkilere benzeyen sert ve siyah sakallı yüzünü hafifçe öperek dışarı çıktım.

Çayımızı içerken karım biraz dalgındı. Ben, küçük oğlumun çayını gizlice, hiç sevmediği limonla doldurdum.•

 

Tarık Buğra’nın Yaşamından Notlar ve Yapıtları

  • 2 Eylül 1918’de Akşehir’de doğdu. •Ortaokulda Rıfkı Melûl Meriç’in, yatılı okuduğu İstanbul Lisesi’nde Pertev Naili Boratav’ın öğrencisi oldu. •Yazar olmaya onuncu sınıfta karar verdi. •1936’da Konya Lisesi’nden mezun oldu, •İstanbul Üniversitesi, Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. •İki yıl sonra hukuk fakültesine, oradan da edebiyat fakültesi’ne geçti. •Mezuniyet tezini vermeden ayrıldı. •Gazeteciliğe 1947’de Akşehir’de babası Nazım Bey’le birlikte “Nasreddin Hoca” gazetesini çıkararak başladı. •1951’den sonra Milliyet, Vatan, Yenigün, Yeni İstanbul ve haftalık Yol gazetesinde yazdı. •Bu gazetelerin kimilerinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. •Tercüman gazetesindeki köşe yazarlığından 1976’da ayrıldı, zamanını tümüyle edebiyata verdi. •Devlet Tiyatroları, Edebi Kurul Başkanlığı’nda Edebi Kurul üyeliği yaptı. •Tarık Buğra ilk piyeslerini ve “Yalnızların Romanı”nı askerliği sırasında yazmıştı. Ama adı, “Oğlumuz” adlı hikâyesinin 1948’de Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada ikincilik kazanmasıyla duyuldu. •Roman, hikâye, oyun ve fıkra yazarı Tarık Buğra 26 Şubat 1994 tarihinde kanser tedavisi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yaşamını kaybetti ve Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.•

Yapıtları: Hikaye: “Oğlumuz” (1949), “Yarın Diye Bir Şey Yoktur” (1952), “İki Uyku Arasında” (1954), “Hikayeler” (1964; yeni ilavelerle 1969).

Tiyatro: “Ayakta Durmak İstiyorum” (1972), “Akümülatörlü Radyo” (1979), “Yüzlerce Çiçek Birden

Açtı” (1979), “İbişin Rüyası” (1979), “Güneş ve Arslan” (1988).

Gezi Yazıları: “Gagaringrad-Moskova Notları” (1962).

Fıkra ve Deneme: “Gençlik Türküsü” (1964).

Roman: “Siyah Kehribar” (1955), “Küçük Ağa” (1964), “Küçük Ağa Ankara’da” (1966), “İbişin Rüyası” (1970), “Firavun İmanı” (1976), “Gençliğim Eyvah” (1979), “Dönemeçte” (1980), “Yalnızlar” (1981), “Yağmur Beklerken” (1981), “Osmancık” (1983), “Dünyanın En Pis Sokağı” (1989).

Senaryo: “Zafer Gaye Değildir” (1993), “Sıfırdan Doruğa-Patron” (1994)

Siyasal Önderler ve Klasik Türk Edebiyatı

Hitabet2002 yılında, Bütün Dünya dergisinde çıkan yazımda: Siyaset yapan Liderlerimizin, “yerel”i dillendirdikleri  oranda, halka  yakın ve dolayısı ile başarılı olacaklarını yazmıştım.  Tek bir satırına dokunmadan, tekrar paylaşıyorum.

Demir  AYTAÇ

Klasik Türk edebiyatında, şiirlerimizden ve düz yazılarımızdan alınabilecek öyle alıntılar vardır ki, titizlikle seçildiklerinde her  biri birer öz deyiş niteliğinde olabilir. Bu alıntılar birkaç tümce ya da kısa birer paragraf biçiminde olabilirler. Bunlar küçük demetler halinde sunulur, ancak her biri bize arkasından bir dünya seyrettirir. Bazen bir tanesi bir kitaba bedeldir. Kimileri tüm bir ömrün deneyimini içinde taşır. Yerinde kullanılan dikkatli seçilmiş bir alıntı, yaşamımıza yeni bir ufuk açabileceği gibi, düşüncelerimizi değiştirerek bizleri yeniden yapılandırabilir.

Seçkin edebiyat yapıtlarından yapılan alıntılar, kuşaktan kuşağa çekilen telgraf mesajları gibidir.

Bir dönemin öteki döneme sunduğu armağanlar ve geçenlerin gelenlere bıraktığı kısa vasiyettirler.  İçlerinde öyleleri vardır ki, tüm bir dönemi anlatır, bir ulusun yüzyılların içerisinden gelen yaşam felsefesini özetler.

Bir sunuş yaparken, halka hitap ederken yerinde yapılmış bir alıntı büyük bir başarıdır. Konuyu aydınlatır. Geçmiş ile köprü kurar. Halkın öz değerlerine sahip çıkar ve en önemlisi birçok tartışmayı tarafsız bir otoritenin hakemliği ile tatlıya bağlar.

Seçim öncesi siyasi parti önderlerinin halkla iletişimlerinde ve tüm konuşmalarında klasik Türk edebiyatından yeterince yararlanamadıklarını bir kez daha üzüntüyle izliyorum.

Gerçekte yalnızca seçim kampanyalarında değil, siyasi önderler toplumla iletişim kurmaya çalıştıkları her ortamda ve tüm konuşmalarında, kendi edebiyatından alıntı yaptıkları sürece söylemek istediklerini daha net aktarırlar ve halka daha yakın olurlar. Gerçek siyasi savaş önce insanların kalplerinde daha sonra kafalarında kazanılır.

Batı’da bunun örneğine çok sık rastlıyoruz. Oradaki siyasi önderlerin bu konuya çok büyük önem verdiklerini de biliyoruz. John F. Kennedy’nin,  Winston Churchill’in, Margaret Thatcher’ın, Ronald Reagan’ın cilt cilt yayımlanmış kitaplarından, konuşmalarının ne denli büyük bir titizlikle ve profesyonel kadrolarca hazırlandığını, yüzyıllar öncesine giderek kendi edebiyatından alıntılar yaptıklarını, bunu kültürü devam ettirmenin başka bir stratejik yolu olarak bilinçli bir biçimde kullandıklarını görüyoruz.

Türkiye’ye gelince, siyasi ayrımcılığın seçilen ayrıntılara da yansıdığını, belli görüş ve düşüncelerin temsilciliğine indirgenmiş genel kalıplar dışına çıkılamadığını, kültür birikimini aktarmak yerine, işin zahmetsiz ve kolay olanına gidildiğini ve klasik yapıtlarımızdan edebi alıntıların hemen hemen hiç yapılmadığını, slogan niteliğinde olanların yeğlendiğini görüyoruz.

Televizyon ekranlarında Türk insanına, elimizde hiçbir kültür hazinesi yokmuşçasına Amerikan önderlerinden alıntılar yapmak, Shakespeare’in Othellosu’ndan örnekler vermek topluma yakın olduğunu iddia eden, onun dertlerini en iyi bilen olarak çözüm sözü veren siyasi kişiler için ne denli başarılı bir yöntemdir bilemiyorum.

Ağırlıklı olarak kendi edebiyatından alıntılar yapan bir önderin yeri geldiğinde dünya edebiyatından da yararlanmasında hiçbir sakınca yoktur. Ancak, kanımca öncelik bilinçli bir biçimde öz değerlere verilmelidir. Halka yakın olmayı amaçlayanlar, mesajını net vermek isteyenler, kendi klasik edebiyatından doğru ve bilinçli bir biçimde yararlanmalıdırlar. Bu yararlanma seçim meydanlarında kısa bir özdeyiş olabileceği gibi, dikkatlerin daha iyi odaklanabildiği açık oturumlarda ya da kapalı salon sunuşlarında kaynak belirtilerek kullanılabilecek daha da uzun bir paragraf da olabilir.

Önderler herkesten önce, klasik yapıtlarımızın mitleşmiş kahramanlarını tanımak, buKlasik Türk Edebiyatı konuda akademik düzeyde birikime sahip değillerse de çevrelerinde gerekli kadroları bulundurmak zorundadırlar. Gerçekte meslekleri ne olursa olsun, klasik kültüre sahip olmayanların geniş ufukları görebilmesi ve geniş kitlelere hitap edebilmesi olanaksızdır.

Sonuç olarak yaşamda mutlu olmuş toplumlar, yaşamlarını kendi öz değerleri üzerine bilimsel olarak kuranlardır. Öz değerlerin başında da bir toplumun dili, dini, örfü ve müziği gibi klasik edebiyatı gelir…

Örneğin, yeni kurulan bir parti ya da mevcut bir parti kendisini anlatmak üzere yola çıkışında, parti programına ve sözüne Yunus Emre’den “Gelin tanış olalım, işin kolayını tutalım” biçiminde hoşgörü, anlayış, sevgi, konuşma ve paylaşımın çok ötesinde ne demek istediğini çok net ve kısa olarak anlatamaz mı? Değişen çağın koşullarında bireyselliğin ön plana çıkmasına karşın toplum olarak hep birlikte ortak paydalarda buluşabileceğimizi ve bunu barış içinde gerçekleştirebileceğimizi Nazım Hikmet’in “Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine” dizeleriyle en güzel biçimde dile getiremez miyiz?

Sözgelişi toplumun tüm kesimini kucaklamak isteyen bir konuşmada aşağıdaki alıntı yalnızca kalplere seslenmeyecek; önderinde ruhunun aynası olabilecektir:

“… Dibi görünmeyen kuyulara atılan taş nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir… Fikrimce yalnız doğruluk hastalığı, bir hak ve hakikat meselesi etrafında toplanmak kabiliyeti bir cemiyeti mesut etmeye kafi gelemez… Bunun için acımak, birbirimizin feryadını, iniltisini duyabilmek de lazım.” Reşat Nuri Güntekin, “Acımak”.

Analar, babalar diye arabeske kaçan bir yaklaşım yerine şehit ailelerine seslenirken Cenap Şahabettin bize daha iyi bir yol göstericidir:

“Cenap’ın babası Plevne’de şehit olmuştur. Yıllar sonra, oralardan alacakaranlıkta geçerken (trenin) pencereyi açan Cenap yeryüzünde bir mezarı bile kalmayan zavallı babasının uzaklardaki ruhunu teneffüs etmek ister ve sökmekte olan şafağın kızıllaştırdığı semaya karşı şöyle der:

‘Bir şehit için bu sabah ufku ne güzel bir kefendi. Baba, seni bu Ağustos ayının son seherinde Plevne ufkunun bu geniş, kanlı mendili içinde kokladım.’” Cenap Şahabettin.

Küreselleşen dünyamızda değişimi vurgulamak isteyen bir önderin, Amerikan gurularına başvurmasına da gerek yoktur:

“Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek…” Ahmet Hamdi Tanpınar.

Yasa düzeninden söz ederken:

“Kanun kanun diyoruz, nerede o mescud-ı muhayyel

Düşman diyoruz, nerede bu? Hariçte mi bizde mi?

Kanun diye, kanun diye, kanun tepelendi.” Tevfik Fikret, “Doksanbeşe Doğru”.

Milletin varlığını Sakarya Savaşı’nda en iyi duyumsayan yazarımız gibi:

“İşte garip bir surette ben denilen şeyin tamamen milletin içine karışmış olduğunu en fazla o zaman hissettim. Millet göçerse, ben de onlarla beraber gitmek istiyordum.” Ya da, “Biz Amerika’nın ana esaslarından ziyade, kısa süren geçici modalarını kendimize mal etmek temayülünü gösteriyoruz.” Halide Edib Adıvar.

Hatta içinde bulunduğumuz durumu bile anlatabilirsiniz:

“Para mabud bankalar mabed.” Abdülhak Hâmid, 1879.

2002 yılı Türkiye’sinde, başarı uzaklarda değil, avuçlarımızın içindedir. Ve her geçen gün daha büyük bir güçle inanıyorum ki: Bu dünyada insan ne için yaşıyorsa, onun kadar değerlidir…•

Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve… Üzümcü

Etiketler

, , , ,

Ahmet Hikmet Müftüoğlu - Demir Atanlar

Ahmet Hikmet’in önemi Türk kültürüne ve milli ruhumuza zamanında verdiği değerlerle ölçülmelidir.

Bu alandaki yapıtları Cumhuriyetimizin ilk yıllarında ders kitaplarında yer almış ve ünlü yazısı “Üzümcü” bir kuşağın belleklerinden silemediği, ezbere okunan bir metin olarak çok beğenilmiştir.

Demir Aytaç

“Yaşlar kurur, iniltiler durur, çukurlar dolar, yangınlar söner, mezarlar çöker, viraneler şenlenir; her şey bitti sayılır… Yalnız kitapların arasında hareketsiz duran barut tozlarına benzeyen yazılar, hatıralar kalır…” diyen Türk edebiyatının ünlü adlarından Ahmet Hikmet Müftüoğlu 19 Mayıs 1927’de aramızdan ayrılmıştır. Kendisini saygıyla anıyorum.

Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun yazarlığını iki aşamada incelemek daha doğrudur. Birincisi Servet-i Fünun devrinde yazılmış öyküleri (“Haristan ve Gülistan” adlı kitabında toplanmıştır, 1901), ikincisi ise milli akıma bağlandıktan sonra yazdığı öykülerdir. (“Çağlayanlar” adlı yapıtında toplanmıştır, 1922)

İsmail Habib, Ahmet Hikmet’i sanat anlayışı ve ruhu bakımından Servet-i Fünuncular’dan ayırmak gerektiğini belirttikten sonra “Onun edebiyat tarihinde Servet-i Fünun dönemi sanatçısı sayılmasının nedeni, yapıtlarının büyük bir kısmının Servet-i Fünun dergisinde yayımlanmış olmasındandır. O ‘sanat için sanat’ ilkesinden çok ‘toplum için sanat’ anlayışına bağlıdır. Sanatını Türk milleti ve onun değer sistemleri için kullanmıştır. Kısa öyküleri ile edebiyat tarihimizin kalıcı adları arasında yer alır” demektedir.

Meşrutiyet’ten sonra ise, milli edebiyat akımının çok koyu bir taraftarı olmuştur. Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre ailesinin ve yakınlarının yaşadığı Rumeli Türklerinin acısı ve yaşananlar onun sanat yaşamına etkili olmuş ve yapıtlarında yer almıştır.

Hakkı Süha Gezgin’e göre, yazarın yabancı ülkelerde görev alması sanata az zaman ayırmasına neden olmuş ve yapıtlarının sayısı kısıtlı kalmıştır:

“Yoksa milliyet aşkı gibi bir coşkun kaynağa eren ruh, Müftüoğlu’nu pek zengin eser hazinelerinin sahibi etmeye yeterdi.”

Yazarın başarılı yazılarından birisi “Yeğenim”de, Avrupa’ya eğitime giden gençlerin yabancı kültürü hazmedememeleri durumunda nasıl züppeleştikleri eleştirilmektedir. Ayrıca, yazarımız yapıtlarında; Batı’nın Türkleri uygarlığa hizmet edemeyen ve yalnızca savaşta kahraman olarak gösteren görüşüne karşı çıkmış; çeşitli motif ve kurgularla öykülerinde insanımızın yeteneği ve sanat gücünü ön plana çıkarmıştır. Bu konuda yazarın en seçkin yapıtlarından birisi de çok sevdiğim bir öyküsü “Ayşe Kız ile Vato” dur.

“Ayşe Kız ile Vato” da, yazarımız Amerikalı, İtalyan ve Alman dostları ile birlikte bir Macar kontunun konuğu olarak özel bir kulüpte yemektedir. Güzel bir sohbetten sonra, kont tüm konuklarını özel koleksiyonunu göstermek üzere evine davet eder. Çok nadide parçalardan oluşan koleksiyonu hakkında bilgi veren kont, çalışma odasındaki bir tabloya konuklarının dikkatini çeker ve “İşte” der, “Macaristan’da bir eşi bulunmayan bir lavha, bir hakiki Vato.” Bu resim, dünyaca ünlü ve Fransa’nın en büyük kolorist ve teknisyenlerinden kabul edilen Jean Antoine Watteau’ya aittir. Kont, resim ile ilgili bilgileri verdikten sonra, “Şimdi bundan daha kıymetli bir şey göstereceğim” diyerek resmin hemen yanında asılı duran yapıtı işaret eder ve “Bir gün fakir düşsem belki Vato’yu satabilirim. Fakat aile yadigarı eşyamla bu halıyı elimden çıkaramam sanıyorum” diyerek duvarda asılı duran Gördüs kilimini gösterir. Tüm tarihi yapıtlar ve değerli eşyalarla dolu olan bu evde, yabancı konukların tümü bu kilim çevresinde toplanmışlar ve kontun ilmik sayıları, renklerin uyumu ve kilim motiflerinin birbirlerine benzemediği, her birisinde ayrı bir yaratıcı güç ve uyum olduğunun açıklamasını dinlemeye başlamışlardır. Ahmet Hikmet, bu olay karşısında Gördüs kasabasındaki Anadolu kadınına şöyle seslenir:

“Vato’nun yanında zekâ ve hüner aleminin huzuruna çıkarak aynı mevkiye, aynı kıymete nail oluşuna ne sebep bulayım? (Konusunda eğitim almamış) Tahsilsiz, (içten gelen) zevkinle, (yaratılıştan olan) kabiliyetinle, o renklere verdiğin düzgün zarafete sihir mi, mucize mi diyeyim? Ey Ayşecik!.. Sen nasıl bir ocaksın ki soğumuş küllerinde ateş gizlidir. (Kilimin üzerindeki) Baykuşlarından bülbül sedası gelir. Seni benden çok evvel takdir edenler gene Vato gibi ressamların vatandaşları olduğu için beni affet!”

 Ahmet Hikmet Müftüoğlu denilince benim aklıma “Ayşe Kız ile Vato”ya rağmen ilk “Üzümcü” gelir. Cumhuriyet kuşağının bir dönemine damgasını vuran, “Kıraat”larda ve ders kitaplarında okutulan, halk evlerinde Cumhuriyet dönemi öğretmenleri (ki biz onları Çalıkuşu’nun Ferideleri kabul ediyoruz) tarafından sahneye konan “Üzümcü”, Türk köylüsünü ve askerinin kaderini ve karakterini çok güzel anlatan ve yeni kuşakların da tanıması gereken bir metindir. Öykü olarak başlayıp, deneme ve makaleye dönüşen “Üzümcü”de Osmanlı haritası değişik satıcı sesleri ile çizilmekte ve Türk köylüsü, üzüm satıcısının “Çaaavuuuş” diye sesinde hemen fark edilmektedir. Çok sıcak bir temmuz günü, sırtındaki küfesi ile üzüm satan bu köylü, yazar tarafından bizlere çok güzel tanıtılmakta, adeta gözlerimizin önünde canlanabilmektedir. Bu üzüm satan insanın, sıra kendisine geldiğinde her şeyinden vazgeçerek nasıl cepheye koştuğu ve Türk köylüsünün bir asker olarak tüm bir ömrü sınırdan sınıra nasıl geçirdiği, ne emellerden vazgeçerek ne fedakârlıklara katlanarak savaştığı ve arkasında neler bırakmak zorunda kaldığı çok güzel anlatılmaktadır.

“Üzümcü”nün ilk bölümü öykü kısmında Büyükada, sıcak hava, ortam ve satıcının kendisi tanıtılır. İkinci bölüm ise: “Bugün uçuk benzinle, yırtık cepkeninle bir vatan kurbanı teslimiyetiyle girdiğin devlet kapısından, asker ocağından, yarın yeni libasınla (giysi) kızıl fesinle bir amir kurumi ile çıkarsın….” diyerek başlar ve Türk askerini anlatır.

Yeni kuşaklara “Üzümcü” nün Türk köylüsü ve askeri üzerine yazılmış çok güzel bir metin olarak tanıtırken önemli bir noktanın altını titizlikle çizmek isterim.

Ahmet Hikmet Müftüoğlu en güzel eserlerini milli akımın etkisinde vermiştir. Bu akımda, Türk yazarları kendi milletlerinin dilini kullanmaya başlamışlar, kendi ruhlarını milletin ruhuna ayna tutmaya gayret etmişler, milletin heyecanlarından konu almaya başlamışlar ve Türk duygusunu, Türk birliğini ve Türklük bilincini en yüksek dereceye çıkartan eserler yaratmışlardır. Ancak, bu yapıtlar Osmanlı’nın o dönemi ve şartları göz önüne alınarak okunmalıdır.

Bu günün Türkiye’sinde ise, bu yapıtlar edebi kıymeti olan güzellikler olarak öğrenilmeli, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti bir sevgi üzerine kurduğu, bunun ortak bir duygu ve manevi bir birlik olduğu bilinmelidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamının hiçbir döneminde, hiçbir zaman ırk, din ve dil farkını ön plana çıkartan bir milliyetçilik, kendi özdeğerlerimizi yüceltirken, başkalarınınkini küçük düşüren, küçük gören bir tutum içinde olmadığı da unutulmamalıdır.

ÜZÜMCÜ

“Veled Çelebi Efendi’ye”Ahmet Hikmet Müftüoğlu - Demir Atanlar

Büyükada’da. Temmuz başı- öğle üstü. Güneşin eriyip toprakları, yaprakları kavrayıp kavurduğu, yalayıp parlattığı bir gün. Gökten dökülen sıcak, yanakları yakıyor, göğüsleri eziyor, nefesleri tıkıyor. Elle tutulabilir bir alev hâline geliyor. Ortalık gözleri kamaştıracak derece de aydınlık. Karşıdaki çamlar yanık, siyah birer leke gibi duruyor. Bu kadar aydınlığa dayanamayan gözler sönüyor ve kapanan göz kapakları altında kımıldamak istemiyordu. Yer, gök bir kor hâlinde yanıyordu.

Baygın, geniş sükûtun içinde ta uzaklardan, iskele tarafından, akisler hâsıl ederek korkunç, vakur bir sedâ kükredi:

–         Kaaarpuz! Karpuz!

Köşklerin camlarına çarparak, çamların tepelerinden aşarak kızgın bir kartal mehabetiyle dağların sırtlarından uçan bu sesten ürken bir küme güvercin karşıki çamlıktan havalandı.

–         Kaaarpuuz!..

Bu sedâya Nizam tarafından daha dik, daha iri bir ses aks-i sedâ gibi cevap verdi:

–         Çaaavuuuuş!

Sükût! Sanki bu dik, kalın, büyük sesin azametinden mevcûdât bir saniye için ürkmüş, titremişti. Sükûtun altında sinmiş duran dağlara, denizlere bu iki sesin yüksekliği hakimdi.

–         Çaaavuuuş!…  Çaaavuuuş!

Sesi kadar yüksek vücudu, değirmi ve kır sakalı, açık ve yanık göğsü, kalın tozluklu baldırları, saf çehresi arkasında seksen okka çeken içiçe geçmiş iki küfesiyle bu recüliyyet heykeli şimdi karşımda duruyordu:

–         Baba, sen kumanda eder gibi üzüm satıyorsun. Sesin gürlüyor!

–         Bağırmıyorum ki…

Üzümünü verdi. Yukarıdaki tepeye tırmanmaya başladı. Etrafı çınlatıyordu.

–         Çaaaavuuuş!

Ben bu sese, bu sesi hasıl eden cevhere meftunum.

Şimdi yanımızdaki sokaktan bir satıcı daha geçiyor: Biraz daha uzaktan “çalı fasulye, kemer patlıcan!” sesleri alçaklarda paytaklanarak yayılıyor. Bunların üstünde uçan “çaaavuuuuş” âvâzının yanında bu yıpranmış, çatlamış sesler ne kadar âciz, ne kadar pest kalıyordu.

Evin arka penceresine koştum. Üzümcü tepeye varmıştı.

Yolun kenarındaki kayanın üstüne küfesini koydu. Ellerini belindeki kızıl kuşağın ön tarafına soktu.  Açık göğsü, çıplak, sert baldırlarıyla bir kuvvet âbidesi vaziyetinde durdu. Mütekebbir, kalın kaşları altında mütehakkim ağır dönen iri gözlerinden fırlayan nazarlarıyle, Marmara’nın dalgalarına, karşıki sâhile, mâvi göğü, lâcivert deniziyle, altın köpüğü rengindeki güneşin ışığıyla mâvi gözlü, sarı saçlı bir kıza benzeyen sevimli, sevgili yurdunun taşına, toprağına derin derin baktı. Bu bakıştaki esrar, bu bakıştaki feryad, memleketi için:

“Allah! dedim, yatağana dayanamadım;

“Ben senin için kanlara boyandım.”

beytinin mağrur bir meâli idi.

Pencerenin önünde bu canlı kaleyi hayretle, hürmetle seyrediyor; bunun kur’a neferi hâlinde üstünde mavili, kırmızılı yemeni sarılmış kalıbsız, püskülsüz fesi, ayağında yırtık çarığı, sırtında alaca mintanının üstünde koyun postundan dağarcığı olduğu hâlde sırayı bozmamak için bir kuzu gibi seğirte, sıçraya Harbiye Nezareti’nin büyük kapısından içeri girdiğini görüyordum.

Bugün uçuk benzinle, yırtık cepkeninle bir vatan kurbanı teslimiyetiyle girdiğin devlet kapısından, asker ocağından, yarın yeni libasınla, kızıl fesinle bir âmir kurumıyle çıkarsın! O zaman, bugünkü zayıf, yarın kavî bir kahraman olur; bastağın yerleri titretirsin!

Atın düzginini kavrayıp, kılıcını çektiğin, tüfeğini omuzuna vurup, süngünü taktığın vakit bugünkü köylü, yarın korkunç bir asker olur; âsileri sindirirsin!… Tarlanı çapalar, davarını güderken hakaret görürsen bugünkü koyun, yarın yırtıcı bir kaplan kesilir; yuvanı bozanları ezersin! Seni böyle bir an içinde değişmiş görenler sanırlar ki bu sağlam vücut yalnız asker libâsı giymek, bu sert pençeler yalnız silah kullanmak, bu kalın ses yalnız siper almak için yaratılmıştır.

Senin o tabur halinde bir pulat kütlesi katılığında yürürken takındığın o salâbet, o vakarı görüp de, sana güvenmemek, seni sevmemek kabil değildir.

Sen gürbüz ninenin, gür ve temiz sütünü daha emerken azamet-i nefs, sebat ve tahammül, itaat ve tahakküm gibi amir olmak için yaratılmış bir cinsin faziletlerine mâlik olmuşsun. Bu hâkimiyet esaslarını başka milletler mekteplerde, medreselerde anarlar. Sana bu meziyetleri ninenin iri siyah bakışı, babanın kükreyen dik sesi, Kur’ân’ın esrârengiz âhengi öğretmiş.

Yırtık poturunla da vakursun; mahkûm olsan da hâkimsin; temellûkten ziyâde tecebbüre meyyalsin; fikrinde azmin gibi sâbitsin; sertsin, sertliğinde kabalıktan, bayağılıktan ziyâde âmiriyet kuvveti, necâbet lâübaliliği vardır. Hiddetle yıldırım gibi gürlediğin hâlde rikkatle bir bulut gibi ağlarsın; sâfiyette bir melek, ısrarda bir devsin… Onun için dünyada eşi bulunmaz bir millet olmuşsun. Düşündüğün zaman bir arslan temkiniyle ağır ve sâkin duruşundan, kızdığın vakitki azim ve şiddetin anlaşılmaz. Uzun kirpiklerinin altında utangaç ve durgun düşünen iri gözlerin bir kere açılmasın; kalın kaşların bir kere çatılmasın; o zaman varlığın, benliğin köpürür, taşar; o zaman ceberûtun, haşmetin parlar, yükselir. O zaman cebbar olursun. Bu acâyip sırr-ı hilkatini bilmeyenler, yanılırlar.

Büyüklere karşı saygın bizzat sayılmayı sevdiğindendir; muti, olman, mutâ, olmak istemendendir.

İnce işlere alışmayı vaktin olmasa bile, zor bazuya bağlı teşebbüşlerden lezzet alırsın. Kara topraktan, ak ekmeğini çıkarırsın.

Fikrinde muannit, muhabbette muannit, muhaberette muannitsin. Yeniliğe çabuk alışmazsın, fakat bir defa da alışırsan bırakmazsın. Safsın; seni çekemeyenler böbürlermekle değil, ekseri sana yaltaklanmakla seni ızrar ederler. Ayakların, kolların bir boğa gibi ağır ağır kımıldarken tavrından tükenmeyen bir tahammül, yılmayan bir azim âşikâr olur. O engin denize benzersin ki yavaş yavaş coşar ve coşunca pek hırçın olursun.

Maddî menfaate ehemmiyet vermezsin. Para denilen mâden parçasına i’tibar etmezsin. Suçun budur. Müsfifliği asâlet icâbı sayarsın.

Vakarın benliğine galebe eder. Cânânını canına tercih edersin. Ekseri başkaları için yaşar; başkaları için çalışır; başkaları uğruna ölürsün. Başkaları seni beğendiği hâlde sen kendini sevmezsin. Ne zaman köyünde, önüne bir önlük koyup makine başına geçecek, ne vakit eline pergel alıp masaya yaslanacaksın? Ne zaman dükkânının tezgâhında sermayenin fâizini hesap edeceksin? Senden bunu bekliyorlar, sana bu kusuru buluyorlar. Fakat vakit kalıyor mu? Keseni doldurmak için değil, karnını doyurmak için kullandığın sabanın demirini tarlanın ortasında bırakıp tüfeğin çeliğine sarılıyorsun. O serhadden bu hududa koşuyorsun. Bulgaristan’da ölüyor, Yunanistan’da ölüyor, Acemistan’da ölüyor, Sırbistan’da ölüyor; yalnız yurdunda köyünde ölemiyorsun. Sevgilin Ayşeciği doya doya öpemiyor, yavrun Mehmedciği seve seve büyütemiyorsun.

Bir ulu çınarsın ki kırılır, eğilmezsin; ölür inlemezsin. Kanınla çorak kumlukları sularken ekmeğini alnının terine batırır yer, yine düşman karşısına yaralarınla berâber her yerde bir istihkam gibi çıkarsın. Sen zâlim heybetinle bir mazlumsun; ninenin, atanın kucağında bir garip; ananın, babanın kucağında bir yetimsin!

Dul analarla dolu olan şu Anadolu bir üvey nine kadar sana cefakardır. Sen Şarkın kınına giremeyen bir kılıcısın; döğüle döğüle tavlanır, vurula, vurula kırılırsın. Yine her parçandan bir kıvılcım, her kıvılcımdan bir şimşek çıkar. İlâhi bir kuvvetin, ebedi, bir feyzin var, ey Türk!…

13 Teşrinievvel 1327 (1911)

Nuri Bilge Ceylan’a Açık Mektup…

Etiketler

, , ,

Nuri Bilge Ceylan

2014 Cannes Film Festivali’nde, dünyanın en prestijli sinema ödüllerinden biri olan Altın Palmiye ödülü Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği “Kış Uykusu”nun oldu.

“Kış Uykusu” ödülünü son bir yılda hayatını kaybeden gençlere adayan Ceylan’ın Cannes’daki ilk ödülü değil…

Ceylan, “Uzak” filmiyle 2003’te “Büyük Jüri Ödülü”nü kazandı. 2006’da “İklimler” Cannes’da FIPRESCI ödülüne layık görüldü. 2008’de “Üç Maymun” ile “En İyi Yönetmen” ödülünü aldı. 2009 yılında festival jürisinde yer alan Ceylan, 2011’de ise ”Bir Zamanlar Anadolu” ile yine “Büyük Jüri Ödülü”ne layık görüldü.

“Bu ödülü birisine adamak istiyorum:

Tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme”

Nuri Bilge Ceylan – 2008

 

Nuri Bilge Ceylan’a Açık Mektup…

Demir Aytaç

 

Sayın Nuri Bilge Ceylan;Nuri Bilge Ceylan

Dün akşam “Kış Uykusu” filminizi izledim. Çok beğendim.

Çok güzel bir film izleyebilmiş olmanın bireye verdiği haz, mutluluk ve sorumluluk içinde salondan ayrıldım.

Aklınıza, yüreğinize, emeğinize ve ellerinize sağlık…

Ödülü aldığınız gece de çok mutlu olmuştum.

Yurt dışı platformlarda başarı ve ödül için, ülkemizi “Batı”nın görmek istediği pencereden görmenin, yorumlamanın ve haksızca kötülemenin adeta bir “olmaz ise olmaz” olduğu günümüzde alınan ödül kadar, ödüle giden yolda “mimarı”nın kişiliği ve tutumu da bir o denli önem kazanıyor. Böylesine büyük bir başarıyı bize hakkı ile bir tarafımız kırık veya içimiz buruk olmaksızın yaşattığınız için size çok içten teşekkür ederim.

 Kış Uykusu - Nuri Bilge Ceylan“Kış Uykusu”nu;

İster “Hegel’den – Marx’a, Marx’tan – Freud’a” bir yol haritası kabul edin,

İster “üretim tarzından – ötekileşmeye” yolculuk deyin,

İster bu felsefelerin gündelik yaşamda kendini bulan yansımaları: “katılımcı demokrasi – feminizm – ekolojik akım” olarak tanımlayın,

Sonuç olarak, 3 saat 16 dakika içinde, “ataerkil yapı – üretim tarzının neticeleri – egemen olmak ve hükmetmek” gibi katmanlı okunması gereken konular, kusursuz bir sinematografi içine yerleştirilmiş değişik karakterler ve diyaloglar ile bu denli güzel anlatılabilir.

Bir tarafta Batı’nın acımasız ve tavizsiz Aristo mantığı, pozitivist ve rasyonel olabilme ısrarı, öte yandan bu ısrarın insanda yarattığı ruh sefaletinin bir nebze de olsa sakin bir limanda dinlenebilmesi için; yine Batı’nın kuantum fizik ve kırçıllı – gri alanlarda gezinebilmeyi öğrenmesi… Bu denli büyük başarılara imza atmış, hayranlık duyulması gereken Batı düşünce tarzı ve davranışının; aynı zamanda en acımasız, en menfaatperest ve en çifte standartçı olmasına adeta bir isyan: İnsanoğlunun kadim dinlerin kendi dünyasındaki huzuruna ve öğretilerine yönelmesi… Bu tür çok zor, ancak kat ve kat okunabilecek konular, semboller nasıl oluyor da sizin kanvasınızda, ahenk içinde ve farklı kesim ve kesitlerin karakter tonlamalarında bir arada, iç içe kendini buluyor; önce şaşıp kalıyorsunuz, sonra hayranlık duyuyorsunuz ve sonunda da sanatın vermiş olduğu mutluluğu en üst düzeyde özümsüyorsunuz!

Ve, siz bu kanvasta, bu yolculukta, bu diyaloglarda, bu kadar ağır konularda bireyin konumuna göre alabileceği kadar alabileceği, gidebileceği kadar gidebileceği büyük bir ölçek içinde; bizleri inanılmaz bir odaklanmaya davet ederken: Hiç yormuyorsunuz!

Bir sinema adamının ne denli içten ve samimi olması, ruh güzelliğinde ne denli derinliklere sahip olması gerekir ki, seyircisini sizin gibi hiç yormadan, zahmetsizce sanatının zirvesine çıkartabilsin.

İnsanoğlunun gizemli dünyasının kırıntıları, sizin eşsiz büyütecinizi üzerine tutuğunuz karakterlerinizde birer birer ortaya çıkarken; sizin için anlatmak, göstermek ve sergilemek: Adeta bir çeşmenin musluğunu açmak kadar kolay oluyor ve gürül gürül akıyor…

Bugüne kadar, dünya sinemalarında Dostoyevski romanlarının film uyarlamaları istenileni veremedi. Belli bir başarıya ulaşamadığı gibi, bizleri de doyasıya tatmin edemedi. Aynı şekilde, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” ve/veya “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” aynı ruhu veremeyeceği kaygısı ile sinemamıza aktarılamadı. Bu denli büyük edebiyat eserlerinin, bir şekilde sizin tezgahınızdan geçmiş halini düşlemek bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor.

Sevgili Nuri Bilge Ceylan;

Her geçen gün daha fazla ve daha içten inanıyorum ki: “Bu alemde insan ne için yaşıyorsa, onun kadar kıymetli oluyor.”

Bu bağlamda, sanat adamı kişiliğiniz ile beraber, bir değerler bütünü olarak sizi çok içten, çok büyük bir sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

Demir AYTAÇ

Ahmet Haşim ve… “Hayvanlar Arasında”

Etiketler

, , , ,

Ahmet Haşim - Demir Aytaç

 

 

“Gece korku vaktidir… Elektriğin keşfine rağmen medeni şiir, vahşi şiir gibi, hâlâ gece başlangıcının getirdiği hüzünden ve karanlığın uyandırdığı faciadan bahseder…”

Ahmet Haşim

 Demir Aytaç

Bir Şeker Bayramı dolayısıyla yurt dışında olduğum günlerde, hiç beklemediğim bir anda, ünlü şairimiz Ahmet Haşim’i anımsayınca bu yazımı kaleme almıştım.

Ahmet Haşim hiç kuşkusuz ki şiirimizi en çok etkileyen, çocukluk anılarını en güzel duygusallaştıran ve paylaşan, Batı anlayışında ilk örnekleri verebilen, edebiyatın şiir dalında çok ayrı bir yeri olan sanatçımız… Yapıtlarında kullanmış olduğu ağır Türkçe bugün onu istediğimiz biçimde, tam anlamı ile paylaşmamıza olanak tanımıyor. Ancak, o şiirimize olan katkısı ve betimleme sanatındaki olağanüstü başarısıyla, mesleği edebiyat olan ve şiiri irdeleyen, seven kişilere yol göstermeye devam ediyor. Bunun yanında, başarılı düz yazıları bugün zevkle okunabiliyor… Araştırmacılarımızın ısrarla üzerinde durdukları konu ve ortak yön, şairin sanatını anlayabilmek için çocukluğunun çok iyi bilinmesi gereğidir.

Bağdat’ta doğan şairin çocukluk yılları, yaşam boyu etkisi altında kalacağı acı anılarla doludur. Babasının sert bir yapıya sahip olması, küçük yaşta kaybettiği annesinin hastalığı, genç yaşta kent ve okul değiştirmelerin yaratmış olduğu yabancılık ve yalnızlık duygusu, şairin yaşam boyu kendisini anlaşılamayan ve garipsenen kişi olarak duyumsamasına neden olacaktır.

Hasta bir anneyle birlikte, her akşam Dicle nehri kıyısında “yalnız başlarına gölgeler gibi sessiz sessiz” yapmış olduğu akşam yürüyüşlerinin izleri, daha sonraları yapıtlarında karşımıza çıkacak; “boşlukları denizler gibi dolduran karanlığın” ortasında bir çocuk kalbinin kapkara bir ürküntüyü nasıl duyduğu, şairin güneşin batışında oluşan renkleri ve gece manzaralarını betimlemedeki eşsiz sanatıyla birleşince, bugün bile unutamadığımız dizeler yazılacaktır. Çizmiş olduğu bu korkunç gece tablosu, elini tutmakta olduğu annesine ait endişeler ve acılarla doludur. Duyumsamakta olduğu acı son her gün biraz daha yaklaşmakta, endişeleri artmakta, içinde fırtınalar kopan bu küçük çocuğun ince çehresi son olarak da “tüller içinde dalgın olarak yatan” annenin başucunda beklemekte ve “bir sonbahar akşamı sert bir rüzgar bu tatlı rüyayı sonsuza dek alıp götürmektedir.”

Annesini kaybettikten sonra babasıyla birlikte İstanbul’a gelir. İlk başta Türkçe’yi tam öğrenebilmesi için “Numuneyi Terakki” okuluna başlamış, daha sonra Galatasaray Lisesi’nde okumuştur. Şairin edebiyata merakı bu döneme rastlamaktadır. Edebiyat öğretmeni Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun kendisi üzerinde büyük etkisi olmuştur.

Ahmet Haşim hece ölçüsünü hiç kullanmamış hep aruz ölçüsüyle yazmıştır. Arapça ve Farsça sözcüklere benzetmelere, süslemelere, mecazlı anlatıma yer verir. O şiiri anlaşılmak için yazmaz. Şiirin duyulması önemlidir. Şiirin güzelliği kapalılığından gelir. Şiir anlaşılmak için yazılan bir düz yazı değildir. Sanat için sanat yapmayı seçmiştir. Onun şiirlerinde toplumsal olgulara yer yoktur. Ahmet Haşim, “Piyâle” adlı yapıtındaki “Mukaddime”sinde bize şöyle seslenir:

“Zannetme ki güldür, ne de lâle, /

Ateş doludur, tutma yanarsın, /

Karşında şu gülgûn piyâle… /

İçmişti Fuzuli bu alevden, /

Düşmüştü bu iksir ile Mecnûn /

Şi’rin sana anlattığı hâle… /

Yanmakta olan bu sâgardan içenler, /

Doldurmuş onunüçün şeb-i aşkı, /

Baştanbaşa efgân ile nâle… /

Ateş doludur, tutma yanarsın, /

Karşında şu gülgûn piyâle…”

Anlam biçimini ikinci plana aldığı için, şiirlerinde sözcüklerin anlamından çok, tümce içindeki sesleri ve bu seslerden oluşan duygu önemlidir. Ayrıca, şairimiz renklerin her an değişmekte olduğu bir kanvas üzerinde çalışmakta, bizlere adeta bir resim çizmekte ve okuyucuya farklı zamanlarda dilediği yorumları yapabileceği motifler sunmaktadır.

İlk dönemlerinde Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’in son dönemlerinde Yahya Kemal’in etkisinde kalan Haşim’in şiirlerinde ana tema aşk ve doğadır. Akşam saatlerini, güneşin batışındaki renkleri en güzel betimleyen ve “akşam şair”i olarak ünlenen Ahmet Haşim “Gece korku vaktidir… Elektriğin keşfine rağmen medeni şiir, vahşi şiir gibi, hâlâ gece başlangıcının getirdiği hüzünden ve karanlığın uyandırdığı faciadan bahseder…” demektedir.

Doğum yerinin Osmanlı topraklarının içinde yer alan Bağdat olmasına karşın, daha sonraları kimi çevrelerin haksız olarak “Arap” dedikleri Ahmet Haşim, bizzat Çanakkale’de cephede bulunmakla kalmamış, vatan duygusunu en güzel anlatabilen edebiyatçılarımız arasında yerini almıştır:

“Bir memleketin güzel, mamur, zengin olması, vatan teşkil etmesi için kâfi değildir. Vatan evlerden, caddelerden, çarşılardan, abidelerden ziyade misli hiçbir yerde bulunmayan bazı tatlardan, bazı kokulardan, bazı renklerden, bazı seslerden yapılmış bir mücerret mefhumdur.

“Küçük zevkler, küçük neşeler, küçük saadetlerin mecmuudur ki vatan denilen büyük saadetler menbaını vücuda getirir.”

Ahmet Haşim’in en güzel yazılarından birisi de, değerli edebiyatçımız Prof. Dr. İnci Enginün’ün de belirttiği gibi, Mustafa Kemal Atatürk’ün portresini çizdiği “Gazi” adlı yazısıdır:

“(…) Gördüğüm fotoğraflara göre biraz şişman, biraz yorgun, biraz hatları kalınlaşmış bir vücutla karşılaşacağımı zannederken, kapıdan bir ışık dalgası hâlinde giren teksif edilmiş bir kuvvet ve hayat tecellisi ile birden gözlerim kamaştı: Gözbebekleri en garip ve esrarengiz madenlerden bir çehre… Yüzde, alında, ellerde bir sıhhat ve bahar rengi… Muntazam taranmış, noksansız, sarı, genç saçlar… Bütün zenberekleri çelikten, ince, yumuşak, toplu, gerilmiş genç ve taze bir uzviyet.

“Altı yüz senelik bir devri bir anda ihtiyarlatan adamın çehresi, eski ilâhlarınki gibi, iğrenç yaşın hiçbir izini taşımıyor. Alevden coşkun bir nehir hâlinde, köhne tarihin bütün enkazını süpüren ve yeni bir âlemin meydana gelmesine yol açan fikirler kaynağı başı, bir yanardağ zirvesi gibi, taşıdığı ateşe kayıtsız, mavi gök altında, sessiz ve gülümseyerek duruyor!

Kendi yarattığı şimşekli bulutlardan, fırtınalardan ve etrafına döktüğü feyizli çağlayanlardan yegâne müteessir olmayan, meğer onun genç başı imiş.

“O günün benim için en büyük nimeti, o efsanevî başı yakından görmem olmuştur.”

Ahmet Haşim’in düz yazıları, yolculuk anıları ve gazetelerde yayımlanmış makaleleri her zaman zevkle okunmuştur. Aşağıda sizlere, Ahmet Haşim’in Paris’te bulunduğu günlerde, kentin ünlü hayvanat bahçesini gezdikten sonra yazmış olduğu kısa, sevdiğim bir yazısını sunuyorum.

Yazımın başında da belirttiğim gibi, Paris yolculuğumda söz konusu hayvanat bahçesini gezerken, Haşim’in bu yazısı bana eşlik etti. Kafesler arkasındaki hayvanların kaderini ve duygularını Haşim bana adeta ayrı ayrı fısıldadı. Ve, bahçenin sonuna geldiğimizde ünlü heykeli bir kez de Ahmet Haşim’in yorumuyla değerlendirdim.

Kültürün yalnızca kendi sınırlarımız içinde kalmaması gerektiğine ve evrensel birikimin çok önemli olduğuna inanan bir kişiyim. Ancak, dünyanın bambaşka bir köşesinde zevkle yapılan bir gezide, çevrenizi saran tüm baş döndürücü güzelliklerin içine kendimize ait bir değeri, yerinde ve zamanında katabilmenin tadının çok başka olduğunu düşünüyorum. Turumuza katılan arkadaşlarımın aynı heyecanı paylaşmasından ve bu güzel bahçeyi Ahmet Haşim ile dolaşabilmiş olmalarından mutluluk duyuyorum.

Hepimiz şairi sevgi ile andık.

Hayvanlar ArasındaAhmet Haşim - Demir Aytaç

Paris’in büyük hayat sıtmasına tutulduktan sonra yapmaya hiç vakit bulamayacağım bir ziyarete ilk günümü vermeyi uygun buldum. İndiğim otelden pek uzak olmayan hayvanlar bahçesini görmek istiyordum.

Eylül sonunun bu kapanık ve serin gününde bahçenin bütün ağaçları durgun ve karanlık. Havuzların suları, bulutlu göğün akisleri ile kirli bir katran renginde. Neşesiz fıskiyeler, havada tutunamıyor. Derinden derine, perişan kuş feryatları, bin tempoda hayvan bağırmaları işitiliyor. İnsan daha kapıdan girerken bir gurbet ve ıstırap bahçesinin eşiğine ayak bastığını anlıyor.

Evvela kuşların bulunduğu tarafa saptım. Birer büyük oda genişliğindeki kafeslerinde, Hindi Çini’den getirilmiş leylek biçiminde birtakım tüyleri dökük kuşlar, boyunlarını çekmiş, nihayetsiz bir hüzün içinde düşünüp durmakta. Bu bedbahtların kafesi yanında, açık bir saha üzerinde dikili kazıkların ucundaki halkalara tünemiş renkli papağanlar, kafeslerde mahpus hasretli kuşların havaya dağıttığı anlatılmaz elemi bir dereceye kadar azaltıyor. Daha biraz ötede, başka bir büyük kafesi dolduran ufak Sengal kuşları, renkli tüyleri bir sonbahar bahçesinin keskin çiçeklerini andırıyor. Bu masum mahluklar, bulutlu havayı bir akşam başlangıcı zannederek dalları üzerinde sıralanıp uyumaya hazırlanıyorlar. Daha ötede, yine büyük bir kafeste hasta ve dargın akbabalar var. Hepsi de yüzlerini duvara çevirmiş, uyuyor gibi duruyor.

Maymunlar tarafına geçtim:

İki genç şempanze, demir parmaklıklar arkasında birbirine sarılmış, ağlayan ve hıçkıran felaket görmüşlerin sallanışı ile mütemadiyen sallanıyor. Ne hazin şey!

Kafesinde tek başına yaşayan bir goril, biraz açılmak ve ısınmak için olacak, ikide bir tavandan sarkan trapeze takılarak birkaç jimnastik hareketi yaptıktan sonra tekrar büzüldüğü köşeye dönüyor. Hele diğer bir kafeste bir Cezayir maymunu ailesinin hatırası yüreğimde daima kanayan bir yara halinde kalacak: Anne bir aylık yavrusunu bağrında sıkmış, ısıtmaya çalışıyor ve dalgın, boş, ümitsiz gözlerle bu esmer ve yabancı göğe bakıp düşünüyor.

Ne talihsiz bir anne çehresi!

Teessürüm tahammül kabiliyetimi geçmişti. Artık kafeslerin önünde çok durmadan geçiyordum: İşte mütemadî bir dil hareketi ile mahpeslerinin demir çubuklarını aşındırmaya çalışan aptal ayılar; işte kızgınlık ve hiddetten kendi etine dişini geçirmeye çalışan hiddetli bir pars; işte, serbest olsa, bir atılışta kan ve kemik yığınına döndürebileceği gülünç bir seyirci kalabalığına esir çehresini göstermemek için ısrarla duvar tarafına bakan mağrur bir Bingal kaplanı…

İşte dalgın aslanlar, işte iğrenç sırtlanlar, işte kafeslerinde durup dinlenmeksizin dönen tesellisiz kurtlar!..

Yılanları ve timsahları da derin uykularında seyrettikten sonra bahçenin Sen nehri tarafına açılan kapısından çıkmadan evvel, heykeltıraş Fromiye’nin bir ayı yavrusu avcısı ile, iri bir ayı anasının kanlı kucaklaşmasını temsil eden tuncu önünde durdum. Bu esir ve gurbetteki hayvanların şifasız ıstırabından akan zehirle dolan ruhum, serbest canavarın zalim insan üzerindeki zaferini gösteren facialı eseri seyretmekle bir parça ferahladı.

Ahmet Haşim’in Yaşamından Notlar ve Yapıtları 

1887 yılında Bağdat’ta doğdu. Fizan mülkiye kaymakamlarından Alusizade Arif Hikmet Bey’in oğludur. Babası memur olarak başka yerlerde bulunduğundan çocukluğunu Bağdat’ta annesinin yanında geçirdi. Oniki yaşında annesinin ölümü üzerine babası İstanbul’a yanına aldırıp, zayıf Türkçe’sini güçlendirmek için Numune-i Terakki Mektebi’ne verdi. Ertesi yıl Galatasaray Lisesi’ne yazdırdı. Galatasaray Lisesi’ni 1907 yılında bitirince, hukuk fakültesine kaydoldu. Aynı zamanda Reji İdaresi’nde memur olarak çalışıyordu. Fransızca öğretmeni olarak İzmir’e atanınca İstanbul’dan, hukuk öğreniminden ayrılmak zorunda kaldı. Maliye Bakanlığı çevirmenliğine geçince, tekrar İstanbul’a geldi. Birinci Dünya Savaşı’na yedek subay olarak katıldı. Savaştan sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde Estetik ve Mitoloji, Harb Akademisi ile Siyasal Bilgiler Okulu’nda Fransızca öğretmenliği yaptı. Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. Şiirleri, “Servet-i Fünûn”, “Şiyan”, “Muhit” ve “Dergâh” gibi ünlü dergilerde yayımlandı. Sembolist ve empresyonist etki ve izler taşıyan şiirler yazdı. Uzun yıllardan buyana böbrek hastalığı çekiyordu. 1932 yılında tedavi için Frankfurt’a gitti. 1933 yılında İstanbul’da öldü. Mezarı Eyüp’tedir.

Şiirler: “Göl Saatleri” (1921), “Piyâle” (1926), Fıkra ve sohbet: “Bize Göre” (1926), “Gurabahane-i Laklakan” (1928), Gezi: “Frankfurt Seyahatnamesi” (1933).

 

Ahmet Hamdi Tanpınar ve… “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”

Etiketler

, ,

Ahmet Hamdi Tanpınar

 

Kendimizi bilmediğimiz için dünyayı anlamıyoruz.”

Ahmet Hamdi Tanpınar

 

 Demir Aytaç

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı geç tanımış olmam benim için çok büyük bir şanssızlık, yokluğunda yetişmiş olmam da bir o denli önemli eksikliktir…

Yapıtlarını, tekrar tekrar her okuyuşumda ayrı bir zevk aldığım, kendimi yeni baştan yapılandırdığım, bu büyük sanat ve düşünce adamını geç tanımış olmanın şanssızlığı… Aile büyüklerimin edebiyatçı olmalarına, çok okumama  ve  iyi bir eğitim almama karşın, Ahmet Hamdi Tanpınar ile aramdaki mesafeyi kapatamamış olmanın, ona geç ulaşabilmenin şanssızlığıdır. Bu şanssızlık, hiç kuşkusuz ki, kendisinin çok geç keşfedilmiş olmasından, yıllarca okul kitaplarımıza, yalnızca “Bursa’da Zaman” şiiri –ki, bu şiir çok güzeldir– ile sıkıştırılmış olmasından kaynaklanmıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, toplum ve birey olarak, zamanında yeterince yararlanamamanın, dur durak bilmeyen içindeki muhasebesinden ve kendisine yaşıyorken gereken sevgiyi veremememiz ve onu hakkıyla tanıyamamış ve dolayısıyla mutlu edememiş olmamızdan da kaynaklanıyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı bu kadar özel yapan nedir? Ya da başka bir deyişle bu değer niçin zamanında anlaşılamamıştır. Daha da ileri gideyim, yeni kuşaklar bize, “Siz zamanında neredeydiniz  demeyecekler midir?”

Tek bir tümceyle yanıtlayayım, Ahmet Hamdi Tanpınar, sanatından hiç ödün vermedi, kendisini geniş kitlelerin tanıması için güncele inmedi, doğru bildikleri üzerinde büyük bir sabırla, nakış işler gibi, yıllarca çalıştı ve adeta yarınlara seslendi. Zihin tembelliğine hep karşı çıktı. “İnsan, bütün kainattan mesuldür, fakat heyhat ki, insan bu mesuliyetin çapında değildir…” diyerek bizi, alışılmışın ötesinde düşünmeye yönlendirdi. Tanpınar, hiç kuşkusuz ki, büyük bir şair, usta bir roman ve deneme yazarıdır. Ancak, hepsinden önemlisi Ahmet Hamdi Tanpınar, çok geniş bir kültüre sahip, Batı ile Doğu’nun sentezini çok iyi yapan, bu toplumun insanına her zaman rehber olabilecek, büyük bir düşünce adamıdır.

Milli Mücadele’yi yaşamış, o ruhu bizzat duyumsamıştır. Sonuna dek Batılı’dır. Ancak, Batılılaşma sürecinin aydınlığında, maziye sahip çıkmayı vazgeçilemez bir ön koşul kabul etmiştir.

Bakın, Tanpınar “devam ederken değişim”i ne güzel anlatıyor:

“Emin olalım ki, bu eski eserlerin yarım aydınlığında bizim en küçük çığlığımıza cevap vermeye hazır binlerce ruh vardır. Memleketimizin her tarafında, harsımızın her köşesinde, nefha nefha ruh esiyor. Dünküler bunu göremezlerdi. Çünkü onlar bu eserlerin hiçbir değişikliksiz, binaenaleyh şuursuz devamıydılar. (…) Fakat biz bugünkü zihniyetimiz ve artık Garplılaşmış anlayışımızla onlara dönersek, hatta eserleri yapanların dahi aklından geçmeyen nice nice harikalar bulacağız. Ve bu keşif, bizim ruhumuz için, coğrafyalardaki o zengin kıta keşiflerinden yüz kat daha faydalı olacak.

“Bunu yapmaya er geç mecburuz. Her tarihin zaruretlerinden biri de budur. Madem ki şiirimizde Nef’i’nin müzikal muhayyilesi bir şafak gibi infilak etti, Nedim’in neşesi bir mevsim gibi güldü ve Naili’nin ağırbaşlı melankolisi hâlâ bile ruhun hallerini bazı tabiat unsurlarının vakur edasıyla söylüyor, bunlardan sonra yetişecek şairlerimiz bu ilave etmeye, ilhamlarının yıldızlı boşluğuna bu trapezlerden sıçramaya mecburdurlar.

“Ve madem ki, mimarimizde şeklin, adedin ve nisbetin en asil terkiplerinden birine eriştik. Mimarlarımız da bu kemalden yürümek zaruretindedirler. Madem ki, musikide bir Itri’yi, bir Dede Efendi’yi yetiştirdik, ledünni hakikatlerin kapılarını bir kere daha zorlamış olduk demektir. Devam etmeye mecburuz. Ruhun içten aydınlık gecesine onların peşinde inmek ve orada ölümü yenmek bizim için mukadderdir.

“(…) Zaten başka hiçbir sebep olmasa dahi, sırf böyle yapmamış olmanın vereceği kendi kendini aşağı görmek kompleksinden kurtulmuş olmamız için bunu yapmaya mecburuz. Çünkü geldiğimiz kaynaklara layık olduğumuza inanmak, eser bırakabilmek için ilk şarttır.

“Bugün bize çok yakın nesillerde birtakım kusurlar arıyoruz. Fakat dikkat edersek onların bir tek hatası vardır: Kendilerini bütün hayata hükmeden devam kanunun dışında görmeleridir, aynı hataya düşmekten kurtulmak zamanı gelmiştir.”

Tanpınar, Batı ile Doğu’nun her zaman birbirini tamamlayacağını düşünüyordu. Birine körü körüne bağlanmanın, ötekini tümüyle reddetmek denli tehlikeli olabileceğini öngörüyor. Çağdaş, Batılı kafada yetişmiş Türk insanının, zengin tarih ve kültürüyle, birikiminden yararlanarak, değişerek yürüyebileceğine inanıyor. Bu süreçte kafalarımızın yapıcı ve kurucu olmasını koşul sayıyor. “Unutmayalım, aralardaki fark ne olursa olsun, medeniyetlerin daima birbirini cevaplandıran tarafları vardır” diyor ve bizlere yol gösteriyor:

Realitemizi bilmemiz lazım. Halbuki bilemiyoruz. Kendimizi bilmediğimiz için dünyayı anlayamıyoruz. Buradaki bilmek, realite, elbette ki içinde bulunduğumuz dar muhitler hakkında bizde biriken şeyleri kastetmiyorum. Bu her mahlukta vardır.”

Ve bize mesajını çok net veriyor:

“Cemiyet için mazi yani tarih, fert için hafıza gibidir. Asıl şahsiyetin kendisidir. Hafızasını kaybeden adam nasıl artık kendisi değilse, cemiyet de mazisini unutursa veya bu mazi fikrini vuzuhundan mahrum ederse, öylece kendisi olmaktan çıkar…”

Uygarlıklar arasında düşünce alışverişini yararlı görürken, geçmişin güzelliklerine bilinçli sahip çıkalım derken, bize çok kesin ipuçları da veriyor:

“Şark’tan kurtulmak güç… Pierre Loti bir kitabında İran sarayını gezerken, taht üzerinde bir kediyi uyuklar bulduğunu söyler. Şark daima biraz beceriksizdir. Her şeyi yaptığımız anda bir de bakarız ki en ucuz amma en lüzumlu şeyi unutmuşuz…”

Ahmet Hamdi Tanpınar, babasının işi gereği Anadolu’yu çocuk yaşlarında gezmeye başlamış, daha sonraları, mesleği gereği yakından tanıma olanağı bulmuş ve yapıtlarında, tarihimizi ve kentlerimizi en güzel biçimde işlemiştir. Milli Mücadele dönemini de çok bilinçli bir biçimde yaşamış olması yapıtlarına çok güzel yansımıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, sanatında kötümser olmamış, ancak, yaşamı boyunca hep istediği güzellikleri geç elde etmiş olmasından yakınmıştır. Şiirlerini, ölümünden bir yıl önce yayımlayabilmiştir. Beklediği ilgiyi görememiştir. Küçük de olsa, rahat ve huzur içinde yaşamını sürdürebileceği bir eve geç sahip olabilmiştir. Çok istemesine karşın, Avrupa’ya çok geç yaşlarında çıkabilmiştir. Yaşamda tüm istekleri “geç” gerçekleşmiştir. Ancak, tüm bu sitemlere karşı, sanatından güncel olma uğruna hiçbir taviz vermemiştir. Bakın bu duygularını bizlerle nasıl paylaşıyor:

“Daima derinleştim. Sıfırdan başlamış gibiydim. Bu sıfır, Yahya Kemal ve Haşim hariç, Türk şiirinin değer seviyesiydi. Eğer burada genişlemeye razı olsaydım benim de hiç olmazsa kalacak kadar şöhretim olurdu. Biraz kaysaydım Orhan ve Cahit’ten fazla sevilen adam olurdum. Yapmadım. Hakikaten sıfırdan başlamıştım. (…) Estetiğimi kendime mal etmek uzun senelere ihtiyaç gösterdi.

Acayip bir kader her şeyimi geciktiriverdi. Öyle ki 59 yaşımda ilk kez olarak ihtiyar bir kız gibi dışarıya gittim. Bunun ne demek olduğunu (…) Fransız edebiyatıyla biraz meşgul olanlar bilir. Kırk yaşımda tek odalı, müstakil evim oldu. Her şey, hayatımda her şey geç oldu.”

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, ölümünden sonra daha tanınmış olması, 100’üncü doğum yılı dolayısıyla yapılan etkinlikler dolayısıyla tam anlamıyla anımsanmış olması, bir yerde kendisinin bu sitemini doğrulamaktadır.

Tanpınar’ın yapıtlarının tümü çok dikkatli okunmalıdır. Mutlaka bir seçim yapmak gerekirse, benim en çok sevdiklerim ve her zaman aklımda olanlar; şiirlerinden “Bursa’da Zaman” ve “Ne İçindeyim Zamanın”dır. Romanları arasında ise eşsizdir diyebileceğim “Beş Şehir” ve “Huzur” mutlaka okunmalıdır. “Beş Şehir” 1946 yılında yayımlanmıştır. Erzurum, Konya, Bursa, İstanbul ve Ankara, bu ülkenin güzel kentleri olarak hepimiz tarafından bilinen yerleridir. Ancak, Tanpınar’ın ruhuyla bu kentleri gezebilirseniz çok ayrı bir tat alacağınıza inanıyorum. 1948 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş, bir yıl sonra kitaplaştırılmış ve ilk baskısı 1949’da yapılan, “Huzur” romanında Ahmet Hamdi Tanpınar  sanatının zirvesindedir. Yapıtlarının en derini ve en güzeli olarak okunmalıdır. Her okuyuşta, ayrıntıları daha iyi kavrayacağımız ve her defasında başka bir tat bulabileceğimiz bir başyapıttır bu roman. Yazarın en büyük özelliği, kesin sonuçlara varmadan, aramayı, düşünmeyi ve sezmeyi sevmesidir.  Büyüleyici tümce yapısı çok seçkin, bir o denli de zengindir. Tanpınar, sözcük seçiminde çok titiz bir işçidir.

Derlenmiş yazıları, anket ve röportajlarının yer aldığı, İlyas  Dirin, Turgay Anar ve Şaban Özdemir tarafından hazırlanan “Mücevherlerin Sırrı” adlı yapıtta yer alan görüşleri anlayarak okunmalı ve özellikle “Tartuffe’le Mülakat”, “Çocuk Üzerine Dikkatler” ve “Kendimizin Peşinde: Çok Mühim Bir Mesele”nin üzerinde durulmalıdır.

Aşağıda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” adlı yapıtından, sevdiğim bir bölümü sunuyorum.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, “sanatta ödün vermeden kullanılan emeğin, bir gün mutlaka hak ettiği yere geleceği” düşüncemin en canlı örneği  olarak, çok büyük bir sevgi ve saygıyla anıyorum.•

Saatleri Ayarlama Enstitüsü* 

(…)Yukarda hayatımın sıkıntılarından birkaç defa bahsettim. Hatıralarım ilerledikçe okuyucularım ömrüm boyunca ihtiyaç ve mahrumiyetin âdeta ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmış olarak dolaştığımı göreceklerdir. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem.Ahmet Hamdi Tanpınar - Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde ve etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla –ve şüphesiz muayyen bir derecesinde– zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.

Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manasında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki hiçbir zaman manasını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul, zurna, sokaklara fırladık. Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz, artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım. Nihayet şu kanaate vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, –haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa beni artık ayıplayamaz, kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay edemez!– bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adam akıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor.

Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvelâ, burası zannımca en mühimdir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum, bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.

Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hatta yirmincisi olmak istemedim. Fatih Rüştiyesi’ndeki sınıfımızın kalabalık mevcudu bana, etrafımdaki yarışı en geri sıralardan, isterseniz buna kral locası deyin, seyretmek imkânını verdi. İnsan işlerine uzaktan bakmayı oradan öğrendim.

Arkadaşlarımın çoğu gibi mektebe lalalarla, uşaklarla gitmedim. Ne yeni, süslü elbiselerim, ne su geçmez potinim, ne sıcak paltom vardı. Daima diz kapaklarım yamalı, daima dirseklerim biraz dışarıya fırlamış gezdim. Hiç kimse mektebe giderken bin türlü sıkı tembihle beni öpmedi, ne de akşamüstü yolumu dört gözle beklediler. Hatta eve ne kadar geç gelirsem etrafımdakiler o kadar rahattı. Bununla beraber mesuttum. Bütün bu şeylerin yokluğuna karşılık hayatı ve sokağı kazanmıştım. Mevsimler, insanlar, hayvanlar, eşya en munis, en değişik yüzleriyle benimdiler.

Günde iki defa Edirnekapı ile Fatih arasındaki yolun en uzun zaman içinde, her adımı ayrı ayrı hayaller peşinde atarak, gider gelirdim. Vakıa on yaşlarıma doğru bu mesut hayatı bir ihtiras bulandırdı. Dayımın sünnet hediyesi olarak verdiği saatle hayatımın ahengi biraz bozulur gibi oldu. Bir ihtiras ne kadar masum olursa olsun yine tehlikeli bir şeydir. Bununla beraber mesut yaradılışım onun hayatımı büsbütün çığırından çıkarmasına mâni oldu. Bilakis ona bir istikamet verdi. Yani hayatım onunla şekil aldı. Belki de bana hürriyetin asıl kapısını o açtı.•

*“Büyük Ümitler” adlı birinci bölümün 3’üncü metni

Behçet Necatigil ve… “Çocuklar”

Behçet Necatigil - Demir Aytaç

“Kader aynı kader, şu farkla

Size işlemeyen şeyler

Derinden yaşamakla

İçerimde yer eder.”

Şiirimizin en usta kalemlerinden biri ve sözcükleri kullanmada olağanüstü başarılı bir şairimiz de hiç kuşkusuz ki, Behçet Necatigil’dir. Şairliğinin yanında bir öğretmen olarak da şiir konusundaki görüşleri, sözcükleri değişik anlamlarda kullanabilmesi, bugün üzerinde dikkatle durulması gereken konulardır. “Garip” şiirinin belli bir süre etkisi altında kaldıktan sonra, tümüyle kendi çizgisini bulan, her zaman kısa ve sade yazmış olan, ancak bu yalınlığa bir o denli de duygu yüklemesini becerebilmiş, hiçbir zaman aşırıya kaçmadan, sanatın zirvesine oturabilmiş ender şairlerimizden biridir. Onun şiirinde, günlük yaşam olmasına karşın, bambaşka bir tat, başka bir dünya ve “durup düşünme gerçeği” vardır.

Behçet Necatigil’e göre şiir, kesinlikle düşündürmelidir. Aksi takdirde, söylenmek istenen bir bildiriden başka bir şey olamaz. Ayrıca, şiirde mutlaka bir örgü, dikkatli bir trafik olmalı, seslerin işlenişine önem verilmelidir. Gerçekten de, kendi dizelerinde bu denli yoğun duygular nasıl bu kadar yalın anlatılabilmiştir, hepimizin bildiği ve her gün kullandığı sözcüklerimize bu denli duygu ve ses nasıl yüklenebilmiştir, şaşar kalırız.

Şairimiz bir sanatçının nasıl olması gerektiğini, “(…) Sanatçı içinde yaşadığı topluma karşı bazı vazifeleri olduğunu düşünmeli; sanatını sade güzele değil, iyi ve faydalıya da yöneltmelidir. Güzel, çok vakit iyinin içindedir. Toplumun realitelerini görmezden gelerek kendi renkleriyle yetinen bir sanatkâr çevresini daraltmış, hitap kabiliyetini azaltmış olur. Sanatkâr bozuk düzen bir toplum kaosuna müdahalelerde bulunmazsa, onu elinden geldiği kadar düzeltmekten yüksünürse ferdi, kifayetsiz bir sanata saplanır, kalır” dedikten sonra, şiir için ise, “(…) Her şiir önce bir hayaldir, bir gerçek değil. Bir gerçeği anlatsa, duyursa bile; hayale, iyi-güzel durumlar, düzelmeler, arınmalar hayal ettirmeye sebep olduğu için bir hayaldir. Daha üstün gerçekleri hayal ettirerek, hak verdirerek okuyucuyu ümitlere düşüren bir şiirin, sezdirdiği bu hayali gerçekleştirebilmesi, çok kere onun gücü dışında bir başka hayaldir. (…) Şiiri şiir yapan öğelerin başında kelimeyi kollayış geliyor, cümleyi değil. Kelime seçiminde dikkatliysek, özel ilkelerimiz varsa cümle zaten bize bağlı demektir. Yani ister Birinci, isterse Beşinci Yeni üslubuyla yazınız, fark etmez. Şiir bir iç dünya işi. İnsanın bir yerde artık kendi duvarları içine hapsolması beklenir” demektedir.

Değerli edebiyatçımız Prof. Dr. İnci Enginün, şairimizin radyo oyunları üzerinde ısrarla durmakta, bu yapıtların en az şiirleri kadar önemli olduğunu söylemekte ve “Behçet Necatigil çoğu iki kişi arasında geçen bu oyunlarında, en basit, günlük konuşmalarda kelimelere, cümle kuruluşlarına yüklediği anlamlarla eserlerine doyumsuz bir gerilim ve zenginlik katar. Bu eserler henüz edebiyatımızın keşfedilmemiş ve hakkı verilmemiş oyunlarıdır. Behçet Necatigil’in yazdığı radyo oyunları aslında rahatça sahnelenebilecek niteliktedir. Türkçe’nin bütün çağrışım imkanlarını kullanan yazar, insanlar arasındaki iletişimsizliği çeşitli sebeplere bağlar ve oyunlarının okuyucuyla güçlü bir bağ kurmasını mümkün kılar” dedikten sonra, şairimizin önemle üzerinde durulması gereken bu yönünün altını çizmektedir:

“Behçet Necatigil her eserde bir ahlak (moral) bulunması gerektiğine inanır. Okuyucusunu yalnızlığı içerisinde derinleştirmesini bilenlerdendir. Duygunun böylesine ağırlık taşıdığı eserlerinde asla aşırı, hasta bir duyarlılığa düşmemesi, gelenek ile günlük hayatımızı böylesine birleştirmesi, bence tiyatro yönetmenlerinin ve oyuncularının asla unutmamaları gereken yazarlar arasına Behçet Necatigil’i sokmaktadır.”

Behçet Necatigil’in radyo oyunlarının tümü İstanbul ve Ankara Radyolarında oynanmıştır. Şairimizin en güzel radyo oyunlarından birisi de Yolcu, Arabacı ve Gözlemevi müdürü olarak üç karakteri canlandırdığı “Yıldızlara Bakmak” adlı oyunudur. Yolcu tüm yaşamı ev ve işi arasında çalışmakla geçmiş, dünya güzelliklerini zamanında görememiş ve işinden başka hiçbir şeye zaman ayıramamış bir kişidir. Zamanla kendisine bir ses musallat olur: “Yıldızlara Baktın mı?” Ancak Yolcu, dünya güzelliklerinden hiçbirine zaman ayıramamış hep sonu gelmez bir tempo içerisinde koşuşturmuş ve artık zamanı tükenmiştir. Oyunda dünya güzellikleri yıldız simgesiyle anlatılmıştır. Oyun çağımız gereği çok çalışırken, güzelliklere göz kapamanın ne denli büyük bir hata olduğunu çok güzel bir biçimde anlatır. Her sözcüğünde ayrı bir gerçek bulacağınız bu oyunu kesinlikle okumanızı öneririm. Karakterlerin sade ve gündelik bir sohbet havası içerisinde sürdürdüğü karşılıklı konuşmaların gerçekte yaşamın her evresini ve tüm çevresini nasıl kapladığını duyumsayacak, çok geçmeden satırların arasında kendinizi bulacaksınız. Oyunun en güzel bölümlerinden biri de aşağıdaki konuşmalardır:

Yolcu: “Gökyüzüne bakacak ne vaktim, ne de halim vardı benim. Toprak bırakmıyordu.”

Gözlemevi müdürü: (Şiir okur.)

“Ne uçmayı bilirim, ne gökten haberdarım,

Bir karış bile fazla yükselemem yerimden:

Toprağa basmak için yapılmış ayaklarım.”1

Yolcu: “Nedir bu?”

Gözlemevi müdürü: “Bir şiir!” (Okumaya devam eder.)

“Toprak beni daima çekti eteklerimden…”

“Şiirlere baktığınız oldu mu?”

Yolcu: “Şiirlere bakamadım.”

Gözlemevi müdürü: “Öyle ya, yıldızlara bakamadınız.”

Yolcu: “Ben hep önüme baktım derken bunu anlatmak istemiştim.”

Gözlemevi müdürü: “Anlıyorum, hep yere bağlı kaldınız, havalanamadınız.”

Yolcu: “Uçmasını bilmem ki?”

Gözlemevi müdürü: “Uçmak şart değil.”

Yolcu: “Fakat…”

Gözlemevi müdürü: “Başınızı kaldırıp da yukarıya baksaydınız, bir yaz gecesi mesela, havalanırdınız.”

Yolcu: “Düşmekten korktum.”

Gözlemevi müdürü: “Göze alacaksınız.”

Yolcu: “Göze batmaktan korktum.”

Gözlemevi müdürü: “Göze alacaksınız.”

Yolcu: “Herkes bana dikerdi gözlerini.”

Gözlemevi müdürü: “Göze alacaksınız.”

1Cevdet Kudret’in “Toprağa Bağlı” adlı şiirinin ilk üç dizesidir.

Behçet Necatigil’in güzel şiirleri arasında bir seçim yapabilmek çok güçtür. Ancak, bende özel bir anısı olan, “Çocuklar” adlı şiirinin ayrı bir yeri vardır. Yıllar önce, çocuklar için düzenlenmiş özel bir geceye katılmıştım. Hiç beklemediğim bir anda, konuşma yapmak üzere kürsüye davet edilince, şairimizin ezberimde olan bu şiiri imdadıma yetişmiş, Behçet Necatigil’in sevdiğim bu dizeleri, dinleyenleri çok etkilemiş ve şairimizin geceye katkısı çok büyük olmuştu… Çocuk üzerine yazılmış belki de en güzel şiirlerden birisidir diyebileceğim bu dizeler, 11 Ağustos 1958 tarihinde yazılmıştır. Bu ay sizlere, bu şiiri sunuyorum. Ve diliyorum ki, şairin bizi düşünmeye davet ettiği tüm konular, önceliklerimiz arasında bilinçli bir biçimde yer alabilsin.

Değerli şairimiz Behçet Necatigil’i bize bırakmış olduğu tüm değerler ve güzelliklerle birlikte çok büyük bir sevgi ve saygıyla bir kez daha anıyorum.

Çocuklar

Çarşılarda bir şey
Biz pek aramazdık çocuklar olmasaydı.
Kasaplarda manavlarda bazı yorgun kadınlar
Hep de tenha saatleri seçerler
Sonra yavaş bir sesle
Çocuk için hasta kaç gündür yemiyor
Biraz et biraz meyve isterler.
Sevdiği bir reçeli gün aşırı yalnız ona
Kaşıklarla beraber büyür bir üzüntü
Yağların şekerlerin çayların
Uykularda bile bitiyorsa
Annelere düşündürdüğü
İnsanlara tezgahlara kağıtlara kolaydı
Biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı.

Behçet Necatigil

 

 

Bir Yıldızla Bir Anda Kırk Yıllık Dost Oldum

Etiketler

, , ,

Denise Lebrun - Demir Aytaç
 

“Edith Piaf diyor ki:

Bu kadın bana gençliğimi anımsatıyor…Yetenekli bir genç… Ve, benden sonra en iyi şarkı söyleyebilecek kişi de kendisidir…”

Demir Aytaç

1970’li yılların sonlarında, dünyaca ünlü Fransız sanatçısı Edith Piaf’ın yaşamı tek kişilik oyun “Bravo, A Musical Portrait of Edith Piaf” Şikago’da Denise Lebrun tarafından sergilenmeye başlandı. O zamanlar öğrenci olduğum Şikago’da yapıtı birkaç kez seyrettim. Yapıtı, Denise Lebrun’dan seyretmenin bir başka heyecan verici tarafı da, sanatçının gerçek yaşamda Edith Piaf’ın arkadaşı olmasıydı. Adeta, oyun Edith Piaf ile olağanüstü bir iletişimdi.

Oyundan sonra, sanatçının kendisiyle tanışmak istedim. Ülkemden kalan alışkanlıkla, ünlü kişilere kolay ulaşılamayacağını düşünmeme karşın, tiyatro çıkışında bilet satış noktasına adımı ve telefon numaramı bıraktım.

Bir hafta sonra, Denis Lebrun beni aradı. Şikago’da bir Türk öğrencisi olduğumu, yapıtını defalarca izlediğimi, kendisiyle tanışmayı çok istediğimi söyledim. Bir an durakladı ve memnun olacağını söyledi. Perşembe günü saat 17.00’de, bulaşabileceğimizi, görüşmenin tam 30 dakika sürebileceğini belirtti.

O perşembe, saat tam 17.00’de elimde bir buket çiçek otelin lobisine girdiğimde çok heyacanlıydım. Birkaç dakika sonra Denise Lebrun karşımdaydı. Elimi içtenlikle sıktıktan sonra, otelin pastane bölümüne geçmemizi ve her gün taze sunulan frambuazlı tartların kendisine Fransa’yı aratmadığını söyledi. Karşılıklı oturmadan önce, çiçeğimi verdim ve çaylarımız geldiğinde ilk tanışma bölümü bitmiş ve biz koyu bir sohbete başlamıştık bile…

“Seyretmiş olduğun gösteri bir anlamda benim bebeğimdir. Yapıtın büyük bir bölümünü ben yazdım. Bu konunun bilinmesini ve ön plana çıkarılmasını istemediğim için bundan bugüne dek söz etmedim. İstedim ki yapıtla ilgili yorumlar, performansa odaklı olsun. Aksi takdirde, konunun içeriğine ve yazmış olduklarıma kayabilirdi” diye sözlerine başladı ve hemen ekledi:

“Piaf’ın yaşamıyla ilgili bu gösteriyi çok uzatmak istemiyorum, çünkü ben Piaf’ı yeniden canlandırma rolünü üstlenmek istemiyor ve kendi kariyerimde ilerlemek istiyorum. Edith Piaf da beni bu konuda bizzat uyarmıştır. Ben kendim olmak istedim ve bu konuda da sanıyorum başarılı oldum.”

Kendisine, şarkıların İngilizce çevirilerini ve İngilizce uyak yapısını çok başarılı bulduğumu söyledim. Bana, Los Angeles’a döndükten sonra şarkı sözlerini postalayacağını söyledi. Bir ay sonra tüm sözler tarafıma ulaştırılmıştı.

Türkiye’ye hiç gelmemişti. Ancak, Amerikalı arkadaşlarımın aksine, ülkemiz hakkında ve özellikle İstanbul ile ilgili detaylı bilgi sahibi olması çok dikkatimi çekmişti. Bana, “Amerika’da kalacak mısın?” diye sorduğunda, kesin hayır yanıtını alınca biraz şaşırmış ve nedenini sormuştu. Ailemi ve ülkemi çok özlediğimi söyleyince de, yüzünde tatlı bir gülümsemeyle, “Bu biraz da büyümeyle ilgili, sonraları düşüncen değişebilir” demiş ve hemen eklemişti:

“İnsanın özleyeceği kimseleri olması çok büyük bir şanstır.”

Görüşmenin sonunda, sohbetten çok zevk aldığını, 15 dakika daha zaman ayırabileceğini belirtti ve bana iki kişilik davetiye verdi.

İnsan bir şeyi çok ister ve kafasına koyarsa kesinlikle başarır duygularımla, tam 45 dakika sonra, kendisinden izin istedim. Beni çok mutlu ettiğini ve o günü hiç unutmayacağımı söyledim. Denis Lebrun da bana, bir sanatçı için hayranlarınca gösterilen yakınlığın büyük mutluluk olduğunu söyledi.

Ben, Denise Lebrun ile buluşabilmenin, bana ayrılmış olan zamanın ve gösterilen yakınlığın bilincine çok sonraları vardım. Bugün bile etkisinde olduğumu söylemek isterim. Ve, o günden buyana da çok büyük bir güçle inanıyorum ki, Batı’da sanatçı olmak yalnızca yetenek, ve profesyonel eğitim işi değildir. Aramızdaki fark, hiç beklenmeyen bir anda, dünyanın öbür ucundan, karşısına çıkabilecek bir insana zaman ayırabilmeyi bir iş disiplini kabul eden anlayış, o bilinmedik, sürpriz insanın ülkesi ve tarihi ile ilgili yorum yapabilecek bir kültür birikiminin varlığıdır.

Edith Piaf, arkadaşı Denis Lebrun için şöyle diyor:

Bu kadın bana gençliğimi anımsatıyor… Yetenekli bir genç… Ve, benden sonra en iyi şarkı söyleyebilecek kişi de kendisidir…

Edith Piaf - Demir Aytaç

Edith Piaf

Denis Lebrun Yazdı: Arkadaşım Edith Piaf

1960’da Paris’te yaşayan genç bir şarkıcıydım. Kendi şarkılarımı besteliyordum. İlk şöhreti, ünlü müzikhol Bobino’dan teklif aldığım zaman yakaladım. Sahnede bana eşlik eden piyanistim Jacques Lesage, aynı zamanda Edith Piaf’ın da piyanistiydi.

Bir gün telefonum çaldı. Piaf benimle görüşmek istiyordu. O günlerde Fransa’da, Edith Piaf tarafından davet edilmek, Charles De Gaulle ile tanışmakla eş anlamlıydı.

Kendimi, şarkı sözlerimi yazan arkadaşım Jean ile birlikte, Edith Piaf’ın, Lannes Bulvarı’nın üzerindeki evinin önünde bulduğum an çok heyecanlıydım. Bir köşeye oturdum. Bir süre arkadaşımla konuştuktan sonra, aniden bana döndü ve “Sen, yaşamını kazanmak için neyle uğraşıyorsun?” diye sordu.

“Hiçbir şeyle…” diye yanıt verdim.

“Hiçbir şey mi?”

“Şarkı söylüyorum… Bazen…”

 “Şarkı mı söylüyorsun?.. Ne söylüyorsun?”

“Çoğunlukla sözleri bana ait olan ya da Jean ile birlikte yazdığımız şarkıları söylüyorum.”

Başucundaki zili çaldı. Sekreter hanım içeri girdi.

“Salona geçelim” dedi. “Bu genç bayan bana şarkı söyleyecek.”

Panik içinde  “Kim?” diye sordum. “Ben mi?”

“Evet, tabii sen.”

Salonda büyük bir piyano, bir divan ve birkaç iskemleden başka hiçbir şey yoktu.

“Piyanoda eşlik edecek kimse yok” dedim.

“Piyaniste gereksinimin yok” dedi.

İyi bilinen bir şarkımı söyledim. Bu şarkı daha sonraları Edith’e “Jene Regretted Rien”i besteleyen Charles Dumont’a aitti.

Dikkatle dinledikten sonra, öğüt vermeye başladı:

“Çok fazla kendini veriyorsun. Çok enerjini harcama… Sen sahnede iki saat kalacağın zamanlarda ne yapacaksın? Seyirci topluluğu her zaman haklıdır. Aynı zamanda hep, daha çoğunu, daha güzelini ister. Hep ister… Onları bir âşık gibi fethetmen, kalplerini kazanman gerek. Sana olan sevgilerini korumak için çok savaşman gerekir. Hiç ama hiçbir zaman, yorgun ya da üzgün olduğunu duyumsattırmaman gerek. Aksi takdirde hemen seni bırakır ve başka birini sevmeye başlarlar.”

 Benimle birlikte çalışmak istediğini, kendisini her gün aramamı istedi. Yanımızdaki, arkadaşıma dönerek şöyle dedi:

“Bu kız bana kariyerime başladığım ilk günleri anımsatıyor. Yeteneği var. Benden sonra kendisini komik duruma düşürmeden şarkı söyleyebilecek tek kişi bu kızdır.”

Bu ilk buluşmadan sonra, her gün Edith Piaf’la çalışmaya gittim. Benim için en güzel zamanlar ikimizin yalnız kaldığı dakikalardı. Bana yaşamından söz ederdi. Kaybetmiş olduğu küçük kızı Marcelle’in ölümüne ne denli çok üzüldüğünü anlatırdı. Kızı öldüğü zaman, Edith bir gecekonduda yaşıyor ve sokaklarda şarkı söylüyormuş. “Küçük bir kıza nasıl bakabilirdim ki? Ben kendime bile bakmayı beceremiyordum” derken ne denli büyük bir acı duyduğu yüzünden belli oluyordu.

Yaşamının en büyük aşkı, Marcel Cerdan’dan söz etmeyi de severdi. Marcel’in New York’a gelirken uçak kazasında öldüğü gece New York’un ünlü Versailles salonunda nasıl sahneye çıkabildiğini sormuştum. “Kolay değildi” dedi. “Ancak çıkmam lazımdı. Beni seyretmek için gelen insanlar, o gece için programlarını yapmışlar, biletlerini almışlardı. Onları yarı yolda bırakamazdım.”

Kısa zamanda, Piaf’ın Lannes Bulvarı’ndaki apartmanının ayrılmaz bir parçası olmuştum. Piaf’ın apartmanı gelen ve gidenin hiç eksik olmadığı, ziyaretçilerin saatlerce yerlerde oturarak kendisini dinlediği, adeta bir tren istasyonunu andırıyordu. O güldüğü zaman konukları da gülerdi. Ve Piaf çok gülerdi, çoğunlukla da çok yüksek sesle gülerdi. Ancak, bu güzel hava ziyaretçilerin birer birer evlerine, eşlerine ve çocuklarına dönecekleri zaman kaybolurdu. O, yalnızca “Hemen kalkıyor musunuz?” demekle yetinir, evi boşaldığı zaman gösteri dünyasının gerçek yüzünü ve yalnızlığını duyumsardı.

Yaşamı çok sevdiği için, insanlara özellikle gençlere çok bağlıydı. Zamanında çok para kazanmasına karşın, ben kendisini tanıdığımda beş parasızdı. Maddiyatı önemsemezdi. Sahip olduğu yetenek ve edinmiş olduğu ünü, parayla satın almak olası değildi…

Edith’i Bobino’da son seyredişimde sonunun yakın olduğunu duyumsamıştım. Bunu, kendi de biliyordu. Edith Piaf 1963 yılının Ekim ayında, kırkyedi yaşında öldü.

Edith bana, “Benim cenazem en iyi gösterim olacak” demişti. Haklı çıktı… Son yolculuğuna yüzbinlerce hayranı eşlik etti. O gün tüm Paris ağladı.

Edith Piaf için çok şey söylenmiştir. Ancak, benim için Edith efsanesi kendisini tam anlamıyla kariyerine adamış olmasından, sahne ve sahne dışı çalışmalarındaki disiplininden gelir. Ben öyle bir kadın tanıdım ki, tüm yalnızlığını ve acılarını seyircisinin sevgisi ve alkışları ile doldurmuştu.

Hâlâ devam eden ününün temelinde eskiye özlemin büyük rolü vardır. O, unutulamayan eskidedir. İnsani duygularının gösteri dünyasında yer aldığı bir eskide… Ve o eski dünyada,  Edith Piaf son kahkahayı atan kişidir.

Denise Lebrun’un Yaşam Öyküsü 

Fransız asıllı ve Parisli olan Denise Lebrun, Fransız Kültür Bakanlığı ve Fransa Ülke Yayın Kurumu’na bağlı olan “Maitrise de la Radio et Television Française”den, dokuz yıllık eğitimi sonrasında, müzik ve Fransız edebiyatı dallarında çift diploma alarak mezun olmuştur. Maitrise’deki eğitimine ek olarak Dennis Dines’den tiyatro dersleri almış ve Sacha Pittoef ekibinde oynamıştır.

Solti, Kodaly, Maazel gibi dünyaca ünlü müzisyenlerle beraber çalışan, Paris’in ünlü Olympia, Bobino ve Mouilain Rouge gibi salonlarında ve Avrupa’nın çeşitli kentlerinde Jacques Brel ile birlikte konserler veren, Fransa’da çeşitli plaklar yapan Denise Lebrun, Avustralya ve Afrika konserlerinden sonra Atlantik’in öbür yakasına geçmiş ve Amerika’da da çok ünlü olmuştur.

Denise Lebrun’un en fazla bilinen müzikalı “Jacques Brel Hayatta ve Paris’te Yaşıyor” ise de, en çok beğenilen şovlarının başında “Bravo, A Musical Portrait of Edith Piaf” geliyor. Robert Guillaume ile birlikte, New York, Chicago, Boston’da sahneye çıkan, “The Threepenny Opera”, Chicago’da “Irma La Douce” rolünde, Boston Pops’ta oynayan, tek kişilik gösteri “Piaf, Brel ve Lebrun” ile zirveye çıkan sanatçı; Amerika’da ve uluslararası alanda çeşitli ödüller almıştır. Denise Lebrun, son olarak da Dallas Tiyatrosu Forumu tarafından “Olağanüstü başarı Ödülü” almış ve “En Sevilen Sanatçı” seçilmiştir.

Çağın Başarısı Birden Çok “Yap-Boz” Çözmekte mi?

Etiketler

, , , ,

yapboz

Birden fazla “yap-boz” çözebilenler, yaptıkları iş ve meslekleri ne olursa olsun; daha yaratıcı, daha yapıcı ve daha fazla değiştirebilen/değişebilen bireyler olabilmektedir. 

Demir Aytaç

Ekonomik tercihler, 20. yüzyılın sonunda ulusları ve bireylerini teknik ve hizmet sektörü ağırlıklı bilim dallarına daha çok yönlendirmiştir. Bunun sonucunda, üniversitelerde sosyal bilim bölümlerinin bütçeleri kısıtlanmış; günün şartlarından dolayı yoğun rağbet görmekte olan güncel bilim konuları dört yıllık eğitimler ile topluma “yetişmiş” yetenek sahibi bireyler kazandırmıştır.

Güncel bilim dallarının küçümsenecek hiçbir tarafı yoktur. Hatta toplumun gündelik gereksinmelerine pratik katkıları ve eğitimini almış olanların somut neticeler ile uğraşıyor olmalarının sonucu kendilerine duydukları güven, bu bilim dallarına olan talebi daha da artırmıştır. Söz konusu dallardan mezun olanların iş bulabilmeleri kolaylaşmıştır. Ancak, burada önemle üzerinde durulması ve bilinçli olunması gereken bir nokta vardır. O da, bu eğitimi alanların gerçekte geçtiğimiz yüzyılın gereği oluşmuş bir dalda seçim yaptıklarını bilmeleri ve bilinen bilim birikiminin son halkasında,  sadece bir kesitinde uzmanlaşarak gerçeği sorgulamadan, önlerine konulan “bulmacayı çözmek”te olduklarını kavramalarıdır.   

“Bulmaca (puzzle) çözmek” ünlü Amerikalı sosyal bilimci Thomas Kuhn’a aittir. Ona göre, hepimiz eğitimini aldığımız bilim dalında,  bir bulmacanın parçalarının nereden ve nasıl geldiklerini sorgulamamak şartı ile bunları bir araya getirmekte ve ortaya çıkan resimle de somut bir şey elde etmiş olmanın başarısını ve güvenini yaşamaktayız.

Kuhn’nun bu konuyu ele aldığı ve ilk baskısını 1962 yılında yapan “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” adlı eseri, çok kısa zamanda sadece bilim dünyasının klasikleri arasına girmekle kalmamış; hepimize güncel konular ve sorunlarımız da dahil olmak üzere, yeni düşünce olanakları tanımıştır.

Kuhn bu yapıtında, Batı düşünce tarihini, bu düşüncenin temelinde olan geleneği, pozitivist düşünceyi ve bilimin ilerleme sürecini sorgulamıştır. İlerleme ve buluşları açıklamak için yalın bir mantığın yeterli olamayacağını, bilim adamlarının psikolojik ve sosyolojik tercihlerinin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirterek büyük yankılar uyandırmıştır.

Thomas Khun’un bu görüşünü, Türkiye Kimya Derneğinin, 78. kuruluş yıldönümü nedeniyle 21 Mayıs 1997 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesinde “Radyoaktifliğin Keşfi ve Temel Bilimlerin Değeri” adlı konuşmasında Sayın Erdal İnönü, aşağıdaki şekilde ve hepimizin anlayabileceği dilde çok güzel özetlemiştir:

” ….Thomas Kuhn, kitabında bilimsel kurumların sadece deneylerle belirlenmediğini, bu deneyleri yorumlayan insanların içinde bulundukları kültürel ortamın da yorumlar üzerinde etkisi olduğunu iddia etmiş, bir dönemde bir bilimsel çevrenin kabul ettiği yorumların bütününe paradigma adını vermiş ve bir paradigmanın değişmesi için bir deneyin kabul edilen yoruma uymayan sonuçlar vermesinin yetmeyeceğini, ancak yeni bir kültürel ortam oluştuğunda paradigmanın değişeceğine işaret etmiştir.”

Yeni kültürel ortamın oluşmasına da, olaylara değişik açıdan bakabilen,  alışılagelmişin dışında farklı deneyim sahibi, birden fazla bulmaca çözebilme becerisine sahip kişiler öncülük edebilecektir. Konuyu tarih sürecinde ele alan, Batı buluşlarının evrimini sıralayan ve bilim tarihini sorgulayan, aynı zamanda eğitimini aldığımız ve uygulamakta olduğumuz güncel bilim ile ilgili olarak önemli ipuçları veren Thomas Kuhn’un bilim dünyasında gündemini ilk günkü gibi koruyan bu yapıtını ve bulmaca çözebilme konusunu;  değişimi isteyen, insana odaklanan kişilerin iyi anlaması ve pratikte uyguluyor olabilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bugün bizler, olağan bilim dallarında dört yıllık lisans eğitimi almış kişiler olarak esasında parçaları bir araya getirip bulmaca çözerek “doğruyu buluyor” ve çözüm üretiyoruz. Sistem parçaları sorgulamamıza bilinçli olarak izin vermiyor. “İşin bu kısmını bilenine bırakın, bizim sahamıza girmiyor. ” derken, pek bilen olmadığını da söylemiyor. Çok merak ediyorsanız, ancak din/felsefe eğitimi söz konusu olabiliyor. Kaldı ki, merak edip uğraşanlar da çok da özendirilmiyorlar.

Ancak, bütün bu açıklamalar ve bilinçlenme bizlere beraberinde başka bir fırsatı da sunuyor: En azından birden fazla bulmaca çözebilir konumda olabilmek.  Bunu da hakkı ile yapabilmek için, birden fazla bilim dalında eğitim almak ve uzmanlaşmak gerekmektedir. Birden fazla bulmaca çözebilenler, yaptıkları iş ve meslekleri ne olursa olsun; daha yaratıcı, daha yapıcı ve daha fazla değiştirebilen/değişebilen bireyler olabilmektedir.

Erdal İnönü’nün “Anılar ve Düşünceler”i sadece köklü bir aile ve yaşam tecrübesinin neticesi midir?  Yoksa şahsında fizik ve felsefe eğitimi alabilmiş (iki bulmaca çözebilen) bir iradenin çekiciliği mi yatmaktadır?

Konu ile ilgili, örnekler vermek gerekirse:

Son yıllarda Türkiye’de yazılmış en güzel yapıtlardan birisi olan, Erdal İnönü’nün “Anılar ve Düşünceler”i sadece köklü bir aile ve yaşam tecrübesinin neticesi midir?  Yoksa şahsında fizik ve felsefe eğitimi alabilmiş (iki bulmaca çözebilen) bir iradenin çekiciliği mi yatmaktadır?

21. yüzyılın adeta 1989’da başlamasında büyük rolü olan Margaret Thatcher’ın, kimya eğitiminin yanında hukuk okumuş olmasının; birden fazla konuda uzmanlaşmasının rolü yok mudur?

Satışlarını artırabilmenin yolunu arayan bir şirket, başarısını sadece işletme eğitimi almış bir yöneticiye mi, yoksa işletme eğitimi sonrası lisansüstü psikoloji eğitimi görmüş (tersi de olabilir: psikoloji lisans, işletme lisansüstü) bir yöneticiye mi bağlamalıdır. Tüketicinin almak için hazır olduğu bir üründen başka bir ürün seçeneğine geçmek zorunda kaldığı an kullandığı, kendini haklı gösterme mekanizmasının içeriğini (cognitive dissonnace) iki bulmaca çözebilmenin neticesinde daha iyi görebilen bir yöneticinin reklam ajansından beklentileri daha açık ve net olmayacak mıdır?

Aynı şekilde, küreselleşen dünyanın çetin rekabet ortamında, yeniden yapılanmak durumunda kalan şirketler, biyolojik bir örneği incelemiş olmanın iş dinamikleri ve yeni pazar koşullarını kavramada çok faydalı olacağını tespit etmişler; biyoloji ve işletme eğitimi yapmış insan kaynaklarına yönelmişlerdir. Ekolojiyi etüd edebilen yöneticilerin iş dünyasında katma değerleri her geçen gün daha fazla artmaktadır.

Bu örneklerin sayısını çoğaltmak mümkündür. Birden fazla bulmaca çözebiliyor olmak sadece iş yaşamına ışık tutmaz. Kişinin özel yaşamına, bireyler ile olan ilişkilerine, kendisini ve başkalarını iyi tanımasına zemin hazırlar.  Toplumun paradokslarına akılcı ve göreceli olarak peşin hükümsüz yaklaşım olanaklarını yaratır.

Sonuç olarak, gençlerin meslek seçimlerinde ve bilhassa lisans ve lisansüstü eğitimlerinde farklı dallara yönelmelerinde çok büyük fayda var.  Değişik bilim dallarından sentez yapabilmek, farklı konularda ihtisaslaşıp “tüm” hakkında daha net bir bilgiye sahip olabilmek için harcanan zaman ve emek; alışılageldiği gibi “bir maymun iştahlılık” ya da “bir baltaya sap olamamak” değildir. Tam tersine, buluşların ve değişimin müjdeleyicisidir. Yeni bir yüzyılın başında bu tutum bir kararsızlık olarak algılanmayacak; tersine, bu tür bir farklılaşma, toplumlar ve bireyler için rekabetçi avantaj yaratacaktır.

Gerek zaman ve gerek ise emek ve disiplin olarak değişik bilim dallarında eğitim görmüş iradelerin, birden fazla bulmaca çözebilen kişilerin aydınlığına her zamankinden daha çok gereksinim duyacağımız bir çağa girdik.  Ailelerin, akademik çevrelerin ve iş yaşamının cesurca bu konuyu desteklediği oranda; toplumsal sorunlarımıza, uluslararası rekabete ve yarınlara daha güvenle bakabileceğimize inanıyorum.

Cenap Şahabettin ve… Plevne’ye Giderken

Etiketler

, ,

Cenap Şahabetttin - Demir Aytaç

“Her kış mevsiminde kar yağışı ile birlikte,      “Elhan-ı Şita” (Kış Müzikisi) şiiri ile bizlere kendisini anımsatan ünlü şairimizin, düz yazıları da çok beğenilmiştir.

Ölümünün 80’inci yıldönümünde sizleri Cenap Şahabettin’in düz yazılarından birisini okumaya davet ediyorum.”

Cenap Şahabettin

Demir Aytaç

Cenap Şahabettin hiç kuşkusuz ki Tevfik Fikret ve Halit Ziya Uşaklıgil ile birlikte Servet-i Fünun edebiyatının en önde gelen adlarından birisidir. Çok güzel şiirleri olmasına karşın, sık kullandığı Arapça ve Farsça sözcükler ve ağdalı Türkçe’si yeni kuşaklar tarafından hakkı ile tanınamamasına neden olmuştur. Cenap Şahabettin’in biz  bugün çok canlı, güzel olan ifadesini ve kalemindeki gücü  ancak  vecizeleri ve düz yazıları ile anlayabiliyoruz.

Değerli edebiyatçımız Prof Dr. İnci Enginün “Cenap’ın şiir anlayışı ile resim arasında bir münasebet vardır. O kelimelerle bir levha yapmak ve bu levhaya (…) ruhunu üflemek ister” dedikten sonra, “Cenap Şahabettin Servet-i Fünun’un (…) en önemli şairlerindendir, fakat, onun nesri de çok beğenilmiştir. Çok zihni bir tip olan ve mesleği gereği ülke içinde dolaşan, yurt dışına Avrupa’ya giden Cenap’ta kuvvetli bir gözlem gücü vardır. Ayrıca, nesrinde vecize halinde dillerde dolaşan çok çarpıcı cümleler bulunur” diyerek şairimizin düz yazılarındaki başarısını da vurgulamıştır.

Cenap’ın kış müzikisi anlamına gelen “Elhan-ı Şita” şiiri adeta bir müzik yapıtı ve tablo güzelliğindedir ve tasvir sanatımızın en güzel örneklerinden birisi olarak Türk edebiyatında yerini almıştır.

“Göklerden emeller gibi rizan oluyor kar
Her suda hayalin gibi puyan oluyor kar” 
 

defalarca sözlük açma ve satır satır inceleme gerektirse bile, bu çabaya değecek güzelliktedir. Bu   şiirde kış, Divan edebiyatında olduğu gibi statik değildir, yalnızca soğuk ve kar anlamına gelmez. Düşen kar tanelerine baharda kalan anılar karışır ve şiirin sonunda kış bahara, keder ve acı mutluluğa galip gelir. Değerli edebiyatçımız Prof. Dr. Mehmet Kaplan’a göre “Türk edebiyatında bir şiirin muhtevasının bu kadar dikkatli bir tanzime tabi tutulduğu görülmemiştir.” Ayrıca, meraklısı için şiirin yapısı  bir bilgisayar oyununu çözercesine zevklidir ve titiz bir inceleme gerektirmektedir. Kar ve baharın her bölümde tekrar tekrar nasıl sıraya dizildiğine ve kafiye düzeninin ne denli üzerinde çalışılması gereken bir şema olduğuna dikkatinizi çekmek isterim.

Cenap’ın vecizeleri ise ölümünden sonra “Tiryaki Sözleri” adlı yapıtında toplanmıştır. Dili kullanmadaki başarısı, hassas ruhu ve kültürü sayesinde düşüncelerini güzel ifade edebilmiş ve bizlere kuşaktan kuşağa geçecek ifadelerini bırakmıştır. “Gurur; meziyetsiz insanın üzerinde iğreti elbise gibidir. Bir tarafından mutlaka pot verir” ya da:  “Yüksek yerlerde, hem kartala hem de yılana rastlarsınız, ama biri uçarak, diğeri de sürünerek gelmiştir” diyen Cenap adeta gündelik yaşamın içerisinde her gün bize kendisini göstermektedir.

Cenap’ın düz yazıları beni daha çok etkilemiştir. Bunlardan birisi de “Plevneye Giderken”dir. Cenap’ın babası 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi sırasında Plevne’de şehit olmuştur. Henüz 6-7 yaşında olan Cenap babasının savaşa gidişini çok net anımsar. Kendisini çok etkileyen bu olayı daha sonraları düz yazılarından birisinde bizlerle paylaşmıştır. Konu ile ilgili Cenap’ın bir ikinci yazısı daha vardır ki; o da  yıllar sonra Plevne’den geçerken bir şehit çocuğunun “babası ile buluşması” ve babasına olan hasretinin acı bir ifadesidir. Ben bu iki yazının arka arkaya okunduğu zaman bir bütün olduğuna ve gerçek anlamını kazandığına inanıyorum. Her iki yazıda da Cenap’ın ifade sanatının güzelliğini ve gücünü buluyorum. Serveti Fünun şairleri, şiirlerinde müzik ve resme çok önem vermişler, içerikten daha fazla yapıtlarında tasvire odaklanmışlardır. Cenap’ın düz yazısında da bu özellik kendisini göstermektedir. Adeta bir tablo seyredercesine, manzarayı gözlerimizin önüne getirebilmektedir.

Sizleri Cenap Şahabettin’in düz yazılarından birisini okumaya davet ediyorum. Ve diliyorum ki, dünya haritasının çok stratejik bir coğrafyasında yer alan ülkemizin çocukları bundan sonra hiçbir biçimde babaları için ‘hayatını barut dumanlarına sarmış, gitmişti’ demek zorunda kalmasın.

Plevne’ye Giderken

Yeşil yolun başında bütün zabitler birer kere haykırdı. Büyük tabur durdu; bütün kalabalık durdu; herkes durdu. Ah, o zaman ben ne olacağını anlamış gibi mahzun oldum. Hayır, bu durmayı istemiyordum. Boru sesleri, trampete gürültüleri arasında yürürken ben yavaş yavaş her şeyi unutmuştum. Yürümeli, daha yürümeli idik. Ben zayıf bacaklarımda bugün her zamandan ziyade kuvvet hissediyordum. Hiç yorulmuyordum. Fakat durduk. Çünkü bütün zabitler birer kere haykırdı; çünkü tabur, büyük kalabalık, herkes durdu. O vakit bir şey oldu. Büyük tabur, bütün kalabalık birbirine karıştı. Kır sakallı, beyaz kuşaklı adamlar askerleri kollarının arasına alıyor, sıkıyor, öpüyor, bir daha öpüyor, alnından, yanaklarından, çenesinden, yüzünün rasgele bir noktasından öpüyor, sonra beyaz kuşağından kırmızı mendil çıkarıyor, kendi gözlerini kuruluyordu. Ötede bir nefer yarı çıplak bir köylü çocuğunu kokluyor, daha ötede bir köy delikanlısı bir onbaşının göğsünden ayrılmıyordu.

Bunlar hep babalar, kardeşler, evlatlardı. Kucaklaşıyorlar, tekrar kucaklaşıyorlardı. Gözlerinin etrafında kırmızı bir dolgunluk, seslerinde şişkin bir titreme vardı. Beride üst dudağı gölgeli pek genç bir zabit, şüphesiz mektepten o sene çıkmış, tabura gelmişti, bir kaya üstüne oturmuş, yumruğu şakağında, dalgındı. Sanki rüyada durgun bir havuza bakıyordu. Onun orada kucaklıyacak, öpecek, sarılacak hiç kimsesi yoktu. Orada yoktu fakat uzakta… Bilmem niçin ben, o zaman orada yalnız duran gence acımıştım. Eğer utanmasaydım mutlaka gidecek, ona bir şeyler söyliyecektim. Sanıyordum ki, o kendi kendine siyah bir şeyler düşünüyor.

Mesela İstanbul’da fakir bir anne, bir illetli baba, bir genç hemşire…

Babam, zavallı babam beni kucağına aldı: “Yaramazlık etme, anneni üzme; bak sonra darılırım…” diyordu. Beni öpüyor, okşuyordu. Ben gittikçe mahzun oluyor, hiç cevap vermiyor, önüme bakıyordum. Ah, niçin onun yüzüne bakmıyordum. O daima bir şeyler söylüyor, nasihatler ediyordu. Ben adeta: “Eğer sen gitmezsen hiç yaramazlık etmem; uslu otururum…” diye yemin etmek, onu alıkoymak için bir bahane bulmak istiyordum. Çocukluk…

Sonra herkes bir halka şeklinde toplandı. Ortada beyaz sakallı bir adam vardı. Adam, gözlerini kapadı; ellerini kaldırdı; herkes “Amin” diyordu. “Amin” dağlara kadar gidiyor, sonra dağlardan avdet ediyor gibi oluyordu. Ben hiçbir şey anlamıyordum. Fakat bu anlamazlık beni herkesle birlikte “Amin” demekten men edemiyordu. Benim küçük ellerim de semaya karşı açılmıştı. Yalnız ötede üçer üçer çatılmış duran süngüler dinleniyor, sükut ediyordu.

Birdenbire halka dağıldı. Bir karışıklık daha oldu. O zaman babam beni bir daha, bir daha, bir daha öptü; dedi ki: “Artık alın çocuğu götürün…” O zaman içimde, ta kalbimin içinde bir şeyin kırıldığını hissettim. O kırılan şey şişiyor, bütün göğsümü dolduruyor, boğazıma doğru bir tıkanıklık gibi geliyor, taşmak istiyordu. Mahzun, pek mahzundum.

Bilmem neden, eve girmek için acele ediyordum. Adeta koşuyor, beni elimden tutan uşağı çekiyor, sürüklüyordum. Uzakta, ta uzakta boru sesleri, trampete gürültülerine karışıyordu. Kendi kendime “Gittiler! Gittiler!” diyordum.

Taze bir kadın iniyor, çıkıyor, geziniyor, dağınık çamaşırları topluyor, açık kalmış bir sandığı kapatıyor, masanın çekmesini sürüyor, çekmenin anahtarını çeviriyor, duramıyor, dolaşıyor, gidenin evinde bıraktığı perişanlığı düzeltmeğe çalışıyor, bütün bu hareketler esnasında sessizce ağlıyordu. Bu, benim annemdi.

Kardeşim, o zaman üç yaşında bir habersiz, koca bahçenin çamurlu bir köşesinden yorgun gelmiş, hayretle bakıyordu. Kim bilir? Belki de gidenin her akşamki avdetini bekliyordu.      Öteki, hemşirem, daha üç ay beşiğinde ilk tebessümleri kendi kendine talim ediyordu. Hizmetçi kız, aşçı kadın, hepsi orada idiler. Yalnız bir kişi eksikti. Bir yumruk kadar aklımla bir dakika düşündüm: Giden babamdı. Babam, benim için bir dayanak, bir siperdi. Ben bir sepet gibi onun koluna asılır, korktukça onun göğsüne saklanır, bütün şikayetlerimi ona söyler, daima ondan imdat isterdim. Şimdi o gitmişti. Ben bunların hepsinden mahrum kalmıştım. Gitmişti. “Gene gelecek” diyorlardı. Fakat ya gelmiyecek olursa!

O zaman içimde, ta kalbimin içinde kırılan şeyin nazik bir oyuncaktan, güzel bir bebekten daha pek çok sevgili bir şey olduğunu anladım. Göğsümde şişip duran şey birdenbire doldu, taştı. O zaman: anladım; o zaman pek çok ağladım. O kadar ağladım ki, sessizce ağlayan annemi susturdum. Şimdi annem beni kucağına almıştı; haykırıyordu “Ah, yarabbi, hıçkırıklar evladımı boğacak! Su, su çabuk su getirin.” Bütün kendi hicran ve acılarını unutmuştu. Benim yüzümü yıkıyor beni teselli ediyordu. Zavallı kadın!..

O gece hiçbirimiz akşam yemeğine kendimizde iştah bulamamıştık. Ben yatağımda uykuyu taklit ettiğim zaman annem “Aman yarabbi, evladıma bir güzel rüya!” dedi, Zavallı kadın…

O gitti; bilmem nereye? Galiba Pilevne’ye gitti. Gitti ve gelmedi, bir daha hiç, hiç gelmedi.

Ben bundan yirmi sene evvel bugün sizin olduğunuz gibi, ey aziz kardeşlerim, bir yetim olmuştum. Benimki de sizinkiler gibi hayatını barut dumanlarına sarmış, gitmişti. Bugünkü siz yirmi sene evvelki bensiniz. Ben sizin bütün hislerinizi, bütün ruhunuzu bilirim. Ben o yarayı bilirim. O yarayı seviniz.

Söyledim, söyledim. Çocukluğumun bütün ağlıyan kalbini söyledim. Çünkü herkes size vermek istiyor. Ben sizden almak, iştirak suretiyle sizin kaderinizden bir kısmı almak istiyorum.

*   *  *

Yıllar sonra Cenap Şahabettin Plevne’den tren ile geçerken babasıyla buluşmuş ve hislerini bizlerle “Avrupa Mektupları”nda aşağıdaki biçimde paylaşmıştır:

Sabaha karşı Plevne civarından geçiyorduk. Alaca karanlıkta pencereyi açtım. Plevne ovasını görmek, arz üzerinde hakir bir mezarı bile kalmayan zavallı babamın ruhunu biraz teneffüs etmek istiyordum. Eyvah, yüksek ve zengin ekinleri okşayan gece rüzgarı –madde ve hakikat gibi insafsız– dedi ki: “Babanın kanını emen bu toprak şimdi babanın cisim ve ruhundan yabancı açlıklara gıda başakları hazırlıyor.”

Şimdi ufuk kızarıyor, kızarıyordu; Osmanlı bayrağı gibi al, kan gibi al olmuştu:

“Bir şehid ruhu için bu sabah ufku ne güzel bir kefendi. Baba, seni bu ağustos ayının son seherinde Plevne ufkunun bu geniş, kanlı mendili içinde kokladım.”